18 Ağustos, 2015

Ayrılık Günü

Şimdi vapurdayız. Vapurun şehre tek bir yarısını gösterdiği kıç tarafındaki soğuk banklardan birinde oturuyoruz ve suratımıza çarpan imbat güçlendikçe susuşlarımızı daha da anlamlı kılıyor. Gözlerimizi kısıyoruz gözlerimiz acıyor, saçlarımız savruluyor ve körfezin serin yosun kokusu beynimizi uyuşturuyor. Ama o zaman vapurda değildik. Nihai karar verildiğinde. Havalı bir kafenin bahçesinde, hasır masa etrafındaki iki hasır sandalyede oturuyorduk. Etrafta başka hasır masalarda başka insanlar vardı. Garson geldi. İki tane menü uzattı – derken menüleri eliyle reddetti ve:
—İki çay istiyoruz, dedi.
Bu hareketinden etkilendim. Zaten birilerinden saklanır gibi oturmaktaydım ve bu hareketiyle oturuşumu omuzlarından tutup masanın altına doğru bastırmıştı. Biraz sonra kendimi toparladım ve bir seviye yukarı çıkarak tekrar birilerinden saklanır oturuşuma geri döndüm. Çantasıyla oyalanıyordu. Bense, ellerimi nereye koyacağımı bir türlü bulamamıştım. Şekerlikten bir tane şeker çektim. Bir kısmının paketi beyazdı, bir kısmının paketi kahverengi. Üstünde kafenin adı, adresi ve telefonu yazılıydı. Biraz sonra da çaylarımız geldi. Uzunca süredir elimde evirip çevirdiğim paketi bardağa boşalttım. Çayını karıştırdı, bir yudum aldı.
—Bir şey söylemek ister misin?
Ben çayımı karıştırmayı henüz bitirmemiştim. Çok fazla ses çıkmamasına özellikle dikkat ediyordum ve bu yüzden çayımı karıştırmam her zamankinden uzun sürmek zorunda kaldı. Gülümsedim.
—Öncekilerden farklı bir şey söylemeyeceğim, dedim.
“Neden anlamıyorsun,” diye söze başladı.
“Eyvah!” dedim.
Konuştu.
Başımı aşağı yukarı sallayarak onu onayladım.
Konuştu.
Alt dudağımı öne çıkarıp çenemi buruşturarak anlamlı anlamsız mimikler yaptım.
Konuştu.
Son beş günde üçüncü defa konuşuyordu aynı şeyleri. Ben öncekilerden farklı bir şey söylemeyeceğim zaman susuyordum. O susmuyordu. Çok geçmeden dayanamaz olmuştum. Şekerlikten başka bir şeker alıp oynamaya başladım. Bir yandan da masadakilerle ilgilenirken bir diğer yandan karşımdakini dinlemeyi sürdürüyordum. Konuşmasının sonuna geldi. Ben de ağzımdaki kurabiyeyi neredeyse bitirmek üzereydim.
—Söyleyecek hiçbir şeyin yok mu gerçekten, diye sordu.
Elimle ağzımı işaret ettim. Çayımdan bir yudum aldım. Daha hızlı çiğniyormuş gibi yaptım. Ağzımdaki bittiğinde söyleyecek bir şey bulmuş olmam gerekiyordu. Ağzımdaki bittiğinde söyleyecek hiçbir şeyim yoktu. Etrafa bakındım. Tekrar gözlerine döndüm. Yarı çekingenlikle,
—Çayın yanında getirdikleri kurabiyeler çok güzelmiş, sen de yesene, dedim.
Galiba biraz sinirlenmişti.
—Teşekkür ederim, canım istemiyor, dedi.
Utandım. Elimdeki kurabiyeyi, bir ısırık bile alamadan geri bıraktım. Az önceki şeker paketiyle oynamaya başladım.
—O hâlde ayrıldık.
Nihayet formalite kısmını geçip sonuca gelmiştik. İki insan ya birlikte yollarına devam eder ya da ayrılır. Biz artık ikinci kısma aittik. Yolumuz bitmişti. Buradan sonrasına katırlarla devam edecektik. Ne diyeceğimi bilememekle birlikte, bir an önce de cevap vermek istiyordum.
—Bana uyar, deyiverdim.
Güldü.
Deminden beri evirip çevirdiğim şeker paketini elimden aldı. Çantasından çıkardığı kalemle üzerine isimlerimizi ve günün tarihini yazdı. Bir de gülen yüz ekledi yanına. Çantasının ayrı bir gözüne koydu. Başka bir şekerin üzerine de aynı şeyleri yazıp bana verdi. Hatıra koleksiyonumuza yeni bir parça ekleyecektik. En azından paketin kahverengisi güzelmiş, deyip cebime attım. Kalkalım mı diye sordu. Kalkalım dedim. Kalktık. İskeleye doğru yürüdük.
Şimdi kollarını belime dolamış; başını omzuma dayamış ağlıyor. Çünkü şimdi vapurdayız. Çünkü insan en çok ağlamak için biner vapura. Sinirlerimi çamaşır ipi gibi geren havai kafenin üstüne vapurda olmak, benim de bütün direncimi alıp götürüyor. Az ötedeki ufak çocuğun düşüşünü görmesem kendimi bırakıvereceğim. Neyse ki görüyorum. Ufak çocuğun düşüşüyle gülmeye başlıyorum. Gülerken sallanan vücudumdan rahatsız oluyor, başını göğsümden kaldırıp yüzüme bakıyor. Bir açıklama yapmak zorunda hissediyorum kendimi.
—Hiç. Şu çocuk takıldı da, ona güldüm.
Sinirleniyor. Kollarını belimden çözerek beni cezalandırıyor. Gözyaşlarına saygı duymadığım için hırslanıyor. Yanılıyor. İnsan aynı anda iki iş yapabilir. Biraz sonra kocaman çay tepsisindeki çaylarıyla bağır çağır dolaşan çaycı geçiyor önümüzden ve arkasından da başındaki tablasıyla simitçi. Peş peşe önümüzden geçerek vapurda olduğumuzu teyit ediyorlar. Çünkü insan en çok çayın yanında gevrek simit yemek için biner vapura. İmbat şiddetini kısa aralıklarla hissettiriyor, yine o aralıklardan birinde saçları yüzüme dolanıyor. Gülümsüyorum. Özür dileyip topluyor saçlarını. Bir ima bu, ama neyin iması? Önceden özür dilemezdi. Önceden sakınmazdı da benden. Çözüvermezdi kollarını. Böyle toparlanıp öteye kaçmazdı. Önceden, bunların hepsi önceden…
—Sakız kutusunu versene.
Cebimden sakız kutusunu çıkarıyorum. Vapura binmeden almıştık. Çilekli.
—Bu bende kalsın, saklayacağım.
—Boş ki o. Son bir taneyi de ben almıştım. Getir atayım bence.
—Saçmalama!
—Şu yaptığının hiçbir mantığı yok.
—Olmaz. Hayır. Seni öylece atamam.
—Beni öylece atacaksın ama. Ben buradayım. Bütün o eşyalar benim gölgem sadece. Gölgem bile değiller; senin kafandaki manaları kadar varlar, benden tümüyle alakasız olarak.
—Ne yani, sen atacak mısın hepsini?
—Mektuplar, notlar, hediyeler; hatta kitaplar bile… Sana güç verecekse, evet, saklamayacağım hiç birini. Gideni ömür boyu yanında taşıyamazsın, on yıl sonra kurtulmak ile ertesi gün kurtulmak arasında ne fark var? Kızma, her davranışın bir hikâyesi vardır, hatırladın mı? Belki cesaret meselesi; ama beni biliyorsun…
—Seni biliyorum.
Esir düşen birinin işkenceden kurtulmak için can havliyle konuşması gibi dökülüveriyor ağzından kelimeler. Devam edemiyorum, cümlem yarım kalıyor. Bunun bir önemi yok; çünkü beni biliyor. Çünkü insan en çok bilinmek için konuşur. Kollarını tekrar belime dolayıp sıkıca sarılıyor.
Rüzgârın yosun kokusunda kayboluyor sesi. Arada burnunu çekiyor: Ağlıyor olmalı. Çaycı bir kez daha dolaşıyor vapurun meydanında. Simitçi ortalarda görünmüyor. Denizdeki beyaz köpüklere bakıyorum; mutlu günlerin hatırasından daha beyaz değiller. Sonra geri çekiliyor, kollarını belimden çözmeden:
—Mektupları saklayacaksın değil mi?
İlk kez anne derken bile bu kadar masum bakmamıştır. İçim eziliyor. Acıma değil bu; şefkat ya da hayal kırıklığı değil. Bu onunla ilgili bile değil. İçim eziliyor. Gülümsüyorum.
—Saklayacağım. Eşyalardan bazılarını kullanıyorum zaten, işimi görüyorlar. Kitaplara da kıyamam hem. Ama iki tanesini ya en baştaki senin yazdığın boş sayfalarını koparıp kitapları birine veririm ya da yakarım. Senle ilgili değil, biliyorsun. O gün de zorla aldırmıştın o kitapları ama kapakları ne kadar kötüydü hala da kötü çocuk kitaplarından daha cafcaflı. O ikisini elden çıkarıp yeni kapaklarla yeni baskılarını bekleyeceğim ya da bulunacak bir hal çaresi ne yapalım?
Sıkıca sarılıp yüzünü şakağıma, yanağıma bastırıyor. Derin derin içine çekiyor, yanağından akan gözyaşının tuzlu tadı ağzıma geliyor. Saçları boynuma dolanıyor rüzgârda; sakınmıyor. Öncedenliğini kaybetmemiş bir tutam saç başımı döndürüyor.
Tekrar uzaklaşıp yüzüme bakıyor.
—Kokunu bana bıraksana.
Tekrar gülümsüyorum.
—Gülümsemeni de…
Bir anda nasıl oluyorsa dökülüveriyor kelimeler ağzımdan:
—Her ağaca her duvara işeyen köpek gibi her şeyi biriktirmeye her şeyi sahiplenmeye çabalıyorsun, ne bu telaş?
Bir an duruyoruz ikimiz de. Neden böyle dediğimi bilmiyorum. Bunlar yoktu aklımda, aslında hiç cevap vermemeyi düşünüyordum. Gözlerimi ayakkabılarıma dikip düzeltmeye çalışıyorum:
—Affet. Böyle bir şey demeyecektim, aslında nereden çıktı anlamadım, kafede otururken şeker paketine isimlerimizi yazdığın sırada böyle düşünmüştüm ama sadece düşünmüştüm o kadar. Yani, hakaret olarak alma sakın oradaki köpek benzetmesini, tamamen hayvanın içgüdülerinden kıyas yapıyorum, yani kasıtlı bir laf değildi yine de yapmış bulundum. Yani…
Gülüyor.
—Biraz abartıyorum galiba ama ne yapayım mümkün olduğunca çok kal bana diye. Hem, merak etme, yanlış anlamam, ben seni biliyorum.
Arkama yaslanıyorum. Bir elimle onu kendime çekip diğer elimle yanağını, saçlarını okşuyorum. Yarı çıplak kollarını fark edince kendimce gülümsüyorum. İyi ki kazak giymemişsin bugün, diyorum içimden, kazak giymiş olsaydın seni bırakmam mümkün olmazdı.
Vapurdan iskeleye atlıyoruz. Daha da vapurdan iskeleye atlayanlar var. Onları umursamıyoruz. Son birkaç saattir hiçbir şeyi umursamıyoruz. Uzunca bir süredir birbirine bağlı özerk hayatlarımıza tam bağımsızlık haklarını iade etmenin arifesindeyiz, çiçeği burnunda iki özgür ülkeyiz, kanunumuz nizamımız yolumuz yordamımız henüz belli değil; neyi ne şekilde ne kadar umursayacağımızı bilmiyoruz. İçine girenin hayatta kalabilmesi halinde eskisinden çok daha güçlü olacağı fakat şimdiye kadar içine giren hiç kimsenin hayatta kalamadığı volkanın bacasındayız. Lavlar fışkırıyor arada, sıcaktan boğulmak üzereyiz. Eğilip aşağı bakıyoruz: Gördüğümüz tek şey; kof, kuru bir efsane. Bütün kemiklerimiz kırılmış, sinirlerimiz pazarcı çadırlarının küflü halatları gibi çürümüş, ayrılmış, lime lime… O bacadan girmemiz gerek, eskisinden de güçlenmemiz gerek.
Elimi tutuyor. İskeleden açığa doğru yürüyoruz. Burası biraz daha ferahlatıcı: bol çimen, bol deniz. Dönüp yüzüme bakıyor. Ben önüme bakmaya devam ediyorum. Az sonra, önemli saydığı bir şey söyleyecek. Yan gözle hareketlerini izliyorum. Ağır ağır, sallana sallana yürüyor. Bir eli bende zaten, yumuşak, sıcacık. Diğer eli düzensiz hareketler içinde, yürürken yaptığı rutin sallama şekli bu değil. Ara sıra yanıma sokuluyor. Saçları yüzüme çarpıyor omzunu hissediyorum ellerimiz bacaklarımıza kalçalarımıza sürtünüyor göğsü bir inip bir şişiyor aniden ağzıma atlayıp nefesimi kendi içine çekiyor. Ara sıra da yanımdan uzaklaşıyor. O zaman hissedemiyorum onu. İkimiz de önümüze bakarak yürüyoruz. Ellerimiz terli; tutup terli avcunu öpmek geçiyor içimden. Ah, dün! Ne kadar uzaksın bugüne! Kendini bir uçurtma gibi salıveriyor uzaklara. Uçurtmamı kaçırmamak için daha sıkı tutuyorum elini. Ben elini sıktıkça o daha da zorluyor uzakları. O uzakları daha da zorladıkça ben daha da sıkı tutuyorum elini. Yürürken en sevdiği oyun bu. Birbirimize bakıp gülüşüyoruz. Sonra rüzgâr tersine dönüyor, uçurtmam bana doğru uçuyor. Sarılıp uzun uzun uzun öpüşüyoruz. Sonra, nasıl yapıştıysa aynı şekilde, birden, aniden, hiç olmayacak şekilde, en bir olmayacak anda, tam da çingenenin karı boşadığı zamanda, az önce dudaklarıyla dağıttığı dengemi daha toparlayamamışken ben, martılar bizi görüp çığlık atmaya fırsat bulamamışken iki eliyle iki kolumu sanki kendisinde emanetmiş de geri teslim edermiş gibi iterek uzaklaştırıyor. Gözlerime bakıyor. Simsiyah gözleri. Bakmıyor, bakan benim; o seyrediyor beni, bir savaş filmini seyreder gibi. Rujunu dağıtmaya çalışırcasına dudaklarını emiyor. Kocaman bir damla süzülüyor gözünden silmek için elimi hazırlıyorum fakat fırsat vermeden dönüp gidiyor. Dönüp gidiyor: işte içine giren hiç kimsenin hayatta kalamadığı iyileştirici volkan! Bütün kemiklerim kırılmış, bütün sinirlerim parçalanmış ve bütün düğümlerim çözülmüş şekilde arkasından seyrediyorum. Yalpalamıyor, sendelemiyor. İncecik beli bir kez daha katlıyor güzelliğini. Adımları kararlı. Bir kez dönüp arkasına bakmıyor. Uçurtmamın ipi kopuyor, uçurtmam gökyüzüne ve daha başka uzak yerlere doğru kahredercesine kayboluyor.
Bakıyorum: Ayaklarımın altı yeşil. Bakıyorum: Karşım mavi. Yürüyorum. Yeşile paralel, maviye paralel, hayata paralel yürüyorum. Hiçbiriyle hiçbir noktada kesişemiyoruz; bomboş boşlukta yürüyorum. Sonra, birinin koluma girdiğini hissediyorum. Ani ama ürkütmeksizin bir hareketle tutuyor kolumu. Dönüp bakmıyorum. Gülümsüyorum. Aksanlı diliyle selam veriyor Dean Martin ve ekliyor: “I Will.” Gülümsüyorum. O söylüyor, ben vücudumun üst kısmıyla eşlik ediyorum:

“Don’t wonder if you want to come back just come running home to me
And let me feel that thrill
‘cause I’m the one who told you
I would love you dear forever and I will”

Dino nakarat için dinlenirken büyük bir orkestra melodiyi sürdürüyor. Islık çalarak orkestraya eşlik ediyorum. Yine de iki dudağımı bütün müzik aletlerinden üstün görüyorum. Hiçbir müzik aleti yoktur ki ıslığın yerini alabilsin, diye düşünüyorum. Nakarata girince birlikte sürdürüyoruz şarkıyı. Sonuna geldiğimizde düet arkadaşım estetik bir biçimde mikrofonu bana bırakıyor ve ben de sesimi elimden geldiğince benzetmeye çalışarak kapanışı tek başıma yapıyorum:
Yeees, I wiii-ll…
Denizden yüzüme doğru esen imbat şiddetini artırıyor, aldırmıyorum, ellerimi pantolon ceplerime sokup yürümeye devam ediyorum.



Ağustos, 2012

Divanyolu, sayı 4, 2014

4 yorum:

  1. Kızın boyu biraz kısa mı yoksa bana mı öyle geliyor *.*

    YanıtlaSil
  2. Niyeyse kızın canı yanıyormuş gibi gelmedi . Daha çok bu işe epey canı sıkılıyormuş gibi geldi. Oğlanda geniş omuzlumudur nedir. Ama geniş omuzlular genelde ağlarlar.olmayada bilir. Bir öyküye bu kadar müdahale edilmez. Ama bunlar hep başıma babannemle dizi izlemekten dolayı geldi . bide geçen Schopenhauer diyordu kişinin yaşam öyküsü ve kişiliği ile yapıtı arasında ilinti kurmanin hiç bir doğru yanı yoktur diye. Ama biz yinede öykücüyü var ettiği karakterler üzerinden seviyoruz. Ve yine çok havalı bir karakter 😐😑

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. şopen'in bu dediğiyle hiçbir haklı yanı yok. yapıt, yaşam ve kişilik de dahil birkaç tezin ve antitezin sentezidir. yine de her bir hikayeyi ve karakteri müelliften bağımsız ele alırsak kurguyu çok daha geniş bir uzaya yayabiliriz ki daha güzel.

      Sil

İletişim

Ad

E-posta *

Mesaj *