I
“Çalışanlardan birine soralım istersen?”
“Çalışanlara sorduktan sonra ne anlamı
var buraya gelmenin? Evimde oturduğum yerden üstelik çok daha ucuza siparişini
verebilirim.”
Kendisine kızdığımı düşünüyor şu an.
Aslına bakarsak kendisine kızdım da. Ne var ki kendisine kızdığımı düşünmesi,
yani benim bunu düşünmem, yani tüm bu telepati yoğunluğu sinirlerime “viks”
krem gibi işleyip tavırlarımı yumuşatıyor. Bir iki sözle, bir iki dokunuşla
tekrar gülmeye başlıyoruz.
Haksız sayılmam. Haksız mıyım, diye
soruyorum, gülümsüyor, haklısın, diyor. Bir süre sonra, raflarda gördüğümüz
kitap isimlerini okumaktan hangi kitabı aradığımızı unutuyoruz. Rus edebiyatı,
Latin edebiyatı, Amerikan edebiyatı, İngiliz edebiyatı, Fransız, Alman,
Uzakdoğu… Felsefe, klasikler, çağdaş edebiyat, şiir, tiyatro, öykü, roman,
eleştiri, makale, deneme, edebiyat üzerine, masal, çocuk kitapları, yemek
tarifi kitapları, tarih, coğrafya ve diğer yanda Türk edebiyatı öyküleri,
romanları, şiirleri, klasikler ve çağdaşlar, eserler ve eleştirmenler, çok farklı
biçimler ile biçem sahipleri… Kocaman bir yığının arasında dolaşıyoruz. Etrafa
bakıyorum: Bu kadar kitabı insan bir ömür uğraşsa okuyamaz. Anlayıp kavramayı
bir kenara bırakalım; sırf okumuş olmak için haftada üç tane okuyup bitirse
yılda yüz elli eder; elli sene bilfiil kitap okusa insan yine dünyadaki bütün
kitapları okudum da öldüm diyemez. O hâlde çok okumak marifet değildir. O hâlde
ne kadar okuduğundan önemlisi okuduklarının ne kadarını sindirebildiğindir. O hâlde
çok yazmaktan daha önemlisi; besin değeri yüksek eserler ortaya koymaktır. Bir
tabak türlüyü iki tabak makarnaya kim yeğ tutmaz?
“Ne mırıldanıyorsun?”
Mırıldanmıyordum ki. Düşünüyordum.
Mırıldanıyor muydum?
“Ahmed Arif, o en güzelini yaptı.”
“O ne yaptı ki?”
“Hangi kitabı arıyorduk biz?”
“Bilmem?”
Gülüşüyoruz.
“Ne düşündüm biliyor musun?”
“Ne düşündün?”
“Bilgi büyük bir güç.”
“Ne var bunda? Sorsan herkes bilir bunu.”
“Bundan bahsediyorum işte. Bilgi büyük
güç. Bilgiye saygı duy, ihtiyaç duyduğunda kullan onu; fakat bilgi eskir. Bilgi
değişir. Bilgi insana mutluluğu veremez.”
II
Saat yedi buçuk olmuş. Olmuş değil; saat
daha yedi buçuk. Çimenli ağaçlı parklar için henüz çok erken. Üç gündür
evsizim. Üç gün üç gecedir yatağıma hasretim. Demiyorum ki illa kendi yatağım
olsun; üç gün üç gecedir herhangi bir yatağa hasretim. Bütün vücudum ağrıyor;
belim başı çekiyor, başım ikinci sırada. Başımı kaldırıp etrafa bakıyorum: Sere
serpe uzandığım bu çimenlerde benden başkası yok. Yalnız, az ötede yaşlı bir
adam bankta oturmuş seyrediyor. Şu bol yapraklı ağaç da iyi siper oluyor sabah
güneşine; güneş biraz yükselecek olursa şu diğer ağacın gölgesine kaçarız, güneşin
altında uyuyakalmayalım da. Belim fena ağrıyor. Evsiz geçen üçüncü günümde
bütün evsizler için tam ortopedik bembeyaz yataklar diliyorum. Böylece evlilere
borçlanmış sayıyorum kendimi. Onlara ne dilemeli? Evliler de bol çocuk yapsın,
bizim dilememize ihtiyaçları mı var?
Ayakkabılarımı çıkarıp çantamın yanına koyuyorum.
Ayaklarım rahatlıyor. Soğuk çimenlere sırt üstü yatıp ellerimi başımın altında
birleştiriyorum. Bacaklarımı var gücümle esnetiyorum. Vay be, diyorum, yaşamaya
ne kadar da benziyor bu.
Öpmesine izin vermese miydim acaba? Ama
seviyormuş. Ama sen sevmiyorsun. İnsan sevdiğini de öpmesin mi yani? O zaman
bırakalım bütün dünyada kim kimi seviyorsa tutsun öpsün öyle mi? Ne kadar güzel
olmaz mı?
Yemekte de tuhaftı. İlla hesabı o
ödeyecekmiş. Demiyorum ki illa ben ödeyeyim; ama o kadar inatlaşmasına anlam veremedim.
İyi, dedim, öde madem. Yola gidecekmişim, misafirmişim falan… Sahipleniyor,
koruyucu yanı kuvvetli. Fakat diğer hareketlerini de düşününce onda çocuk
gururu olduğunu düşünüyorum. Hahaha! Çocuk gururu demek? Güzel laf bu. Çocuk
gururu.
Uzaktan iki kişi yaklaşıyor. Birkaç saat
sonra parkın her köşesi dolacak. Şimdilik ortalık sessiz. Bu ağacın gölgesinde
birkaç saat uyuyalım en iyisi. Birkaç saat sonra uyanıp simit poğaça yemeye
gideriz. Hem, birkaç saat sonra güneş yükselir, ağacın gölgesi kaybolur,
rahatımız kaçar.
Çantamı başımın altına yastık yapıyorum.
Ayakkabılarımı da çantamın altına sakladıktan sonra vücudum yırtılırcasına
geriniyorum. Ağacın serin gölgesi ve soğuk çimenler iskeletime iyi geliyor.
III
“Hoş geldiniz, buyurun.” diyor kapıda karşılayan
adam.
“Hoş bulduk.”
İçeriye yürüyorum. Salonun sağa açılan
odasında kimse yok. Geçip bir masaya oturuyorum. Kapıdaki garson peşimden takip
etmiş olmalı, yaklaşıyor.
“Arkadaşınızı bekleyeceksiniz herhâlde?”
Arkadaşım mı gelecek? Yoo.
“Yok, hayır, kimse gelmeyecek. Ben bir
limonata alayım.”
“Hemen getiriyorum.”
Hemen getirme yahu, acelemiz ne sanki?
Bakayım; daha altı saat var otobüsün kalkmasına. Köşedeki at arabaları ne kadar
güzelmiş, aynanın önünde dizili olanlar, üç o tarafta üç bu tarafta. Satılık
olsalar ne kadar güzel olurmuş. Ne kadar güzellikleri ne kadar güzellikle
katlanırmış. Bakayım, neymiş: “Victoria’s Patisserie”. Anında oturuşum
değişiyor. Buraya iki günde üçüncü gelişim, hâlâ alışamadım şu isme. Bu telaşlı
toparlanma sırasında sandalyemde arkaya doğru düştüğümü hayal ediyorum,
düşerken ayaklarımla da masayı ters kepçe devirdiğimi filan. Hahaha! Ne eğlence
ama! İşte kelimelerin gücü! Patisserie demek… Limonata. Patisserie. Patisserie
limonatası. Limonata patisserie’si. Limonatacı Victoria. Üstelik ev yapımı
tadında!
“Buyurun efendim, limonatanız.”
Anında oturuşum değişiyor. Oturuşum ne
de çok değişiyor bugün.
“Teşekkür ettim.”
“Başka bir isteğiniz?”
“Yok, sağ olunuz.”
“Afiyet olsun efendim.”
“(Hay ulan!) Teşekkürler efendim, kolay
gelsin.”
Müteşekkirlik kadar yorucu bir şey yok
şu dünyada. Bir de mecbur olmayınca, nezaketen, yapmacık… İşin belası, benimki
nezaketen değil, yapmacık hiç değil; düpedüz kendimi mecbur hissettiğimden.
Başka bir isteğimiz? Elbette olmayacak,
nasıl olsun efendim? Biz sade limonata istedik; siz bize neler neler getirdiniz
başka ne isteriz biz? Bardağın içindeki ne? Pipetin yanındaki? Ebonit çubuk mu?
Sürtünmeyle elektriklenme. Hahaha! Bardaktaki limon parçalarına lafımız yok ha,
limonata değil mi adı, elbet limon olacak. Sonra, yanında gelen kuru pastalar
bir şeyler filan… Teşekkürler efendim, sağ olunuz, kolay gelsin.
Sonra nedense kapı açılıyor, içeriye bir
kadın ve iki küçük çocuk giriyor. Kapıdan bir kadın ve iki küçük çocuk olarak
giren bu topluluk bir anne ve iki çocuğu olarak hemen yanımdaki masaya
oturuyor, nedense. Tek başıma oturduğum bu salonun ağır havasını kahkahalarıyla
dağıtıveriyorlar, nedense, çocukların gülümsemesi içimi ısıtıyor. Garson
soruyor. Kadın soruyor. Çocuklar dondurma istiyor. Kadın söylüyor. Garson
soruyor. Kadın limonata istiyor. Söylüyor. Garson ayrılıyor.
Başka hiç salon başka hiç masa yokmuş
gibi gelip benim yanıma oturdular nedense. Çocukların biri kız, biri erkek;
gelip yanıma oturunca iyice rahatımı kaçırdılar. Nedense? Anne ile iki çocuğu
gelmeden önce kendi hâlinde salınan kollarım şimdi kaçacak yer bulamıyor.
Bacaklarım birbirinin üzerinden aşıp kim bilir hangi diyarlara çırpınıyor?
Sadece organlarım değil; iyice iyice içerilerimde, en bir ben olan yerim bile
uzaklara deviniyor. Çantamdaki kitaplardan birini alıyorum. İlk kez günışığı
görüyoruz birlikte. Kaldığım yerden devam ediyorum okumaya.
Garson geliyor. Çocukların dondurmasını
veriyor, sonra da kadının limonatasını.
Okumaya devam ediyorum.
Biraz sonra, genç yaş kuşağından
ayrılmış fakat orta yaş kuşağından gün almamış iki kadın, gelip arkadaki masaya
oturuyorlar. İki limonata söylüyorlar.
Okuduğum kitabı saklamaya çalışarak veya
kitap okuduğumu saklamaya çalışarak büzülüyorum, sandalyede yan dönüp sırtımı
duvara yaslıyorum, kitabı bacaklarımın arasına alıyorum.
İki genççe kadının iki taze limonatası
geliyor.
Hayır, okumak yetmiyor hem sevmiyorum da
herkesin içinde okumayı.
Tek başıma otururken istediğim gibi
nefes alıyordum şimdi kasılıyorum. Tek başıma otururken etrafı istediğim gibi
seyredebiliyordum artık orada insanlar var. Tek başıma otururken bunları
düşünmüyordum bile. Ey kalabalık, nasıl da küçük düşürüyorsun sıradan bir tek
başınalığı!
Daha fazla beklemeye dermanım yok.
Kalkıyorum. Garsona çantamı gösterip, “Hemen dönerim.” diyorum. Tamam anlamında
başıyla onaylıyor uzaktan. Uzaktan geçerken kırtasiye olduğunu anladığım dükkâna
gidiyorum.
“Dosya kâğıdıyla kalem alabilir miyim?
Kalem ucuz yollu bir şey olabilir.”
Ucuz yollu kalemim ve iki tane temiz
dosya kâğıdımla tekrar pastaneye dönüyorum. Anne ve iki çocuğu ben yokken
kalkıp gitmişler. Yerime oturuyorum. Garson kıza seslenip dondurma söylüyorum,
birkaç saat daha buradayız, anlaşıldı. Hemen efendim, diyor. O, dondurmayı
hazırlayadursun; ben, geçen birkaç günümü, kitabevindeki küçük gerginlikten
itibaren hikâye etmeye koyuluyorum.
Eylül, 2012
Divanyolı, sayı 5, 2014
Divanyolı, sayı 5, 2014
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder