20 Ocak, 2019

Avarelik Günü


I

“Çalışanlardan birine soralım istersen?”
“Çalışanlara sorduktan sonra ne anlamı var buraya gelmenin? Evimde oturduğum yerden üstelik çok daha ucuza siparişini verebilirim.”
Kendisine kızdığımı düşünüyor şu an. Aslına bakarsak kendisine kızdım da. Ne var ki kendisine kızdığımı düşünmesi, yani benim bunu düşünmem, yani tüm bu telepati yoğunluğu sinirlerime “viks” krem gibi işleyip tavırlarımı yumuşatıyor. Bir iki sözle, bir iki dokunuşla tekrar gülmeye başlıyoruz.
Haksız sayılmam. Haksız mıyım, diye soruyorum, gülümsüyor, haklısın, diyor. Bir süre sonra, raflarda gördüğümüz kitap isimlerini okumaktan hangi kitabı aradığımızı unutuyoruz. Rus edebiyatı, Latin edebiyatı, Amerikan edebiyatı, İngiliz edebiyatı, Fransız, Alman, Uzakdoğu… Felsefe, klasikler, çağdaş edebiyat, şiir, tiyatro, öykü, roman, eleştiri, makale, deneme, edebiyat üzerine, masal, çocuk kitapları, yemek tarifi kitapları, tarih, coğrafya ve diğer yanda Türk edebiyatı öyküleri, romanları, şiirleri, klasikler ve çağdaşlar, eserler ve eleştirmenler, çok farklı biçimler ile biçem sahipleri… Kocaman bir yığının arasında dolaşıyoruz. Etrafa bakıyorum: Bu kadar kitabı insan bir ömür uğraşsa okuyamaz. Anlayıp kavramayı bir kenara bırakalım; sırf okumuş olmak için haftada üç tane okuyup bitirse yılda yüz elli eder; elli sene bilfiil kitap okusa insan yine dünyadaki bütün kitapları okudum da öldüm diyemez. O hâlde çok okumak marifet değildir. O hâlde ne kadar okuduğundan önemlisi okuduklarının ne kadarını sindirebildiğindir. O hâlde çok yazmaktan daha önemlisi; besin değeri yüksek eserler ortaya koymaktır. Bir tabak türlüyü iki tabak makarnaya kim yeğ tutmaz?
“Ne mırıldanıyorsun?”
Mırıldanmıyordum ki. Düşünüyordum. Mırıldanıyor muydum?
“Ahmed Arif, o en güzelini yaptı.”
“O ne yaptı ki?”
“Hangi kitabı arıyorduk biz?”
“Bilmem?”
Gülüşüyoruz.
“Ne düşündüm biliyor musun?”
“Ne düşündün?”
“Bilgi büyük bir güç.”
“Ne var bunda? Sorsan herkes bilir bunu.”
“Bundan bahsediyorum işte. Bilgi büyük güç. Bilgiye saygı duy, ihtiyaç duyduğunda kullan onu; fakat bilgi eskir. Bilgi değişir. Bilgi insana mutluluğu veremez.”

II

Saat yedi buçuk olmuş. Olmuş değil; saat daha yedi buçuk. Çimenli ağaçlı parklar için henüz çok erken. Üç gündür evsizim. Üç gün üç gecedir yatağıma hasretim. Demiyorum ki illa kendi yatağım olsun; üç gün üç gecedir herhangi bir yatağa hasretim. Bütün vücudum ağrıyor; belim başı çekiyor, başım ikinci sırada. Başımı kaldırıp etrafa bakıyorum: Sere serpe uzandığım bu çimenlerde benden başkası yok. Yalnız, az ötede yaşlı bir adam bankta oturmuş seyrediyor. Şu bol yapraklı ağaç da iyi siper oluyor sabah güneşine; güneş biraz yükselecek olursa şu diğer ağacın gölgesine kaçarız, güneşin altında uyuyakalmayalım da. Belim fena ağrıyor. Evsiz geçen üçüncü günümde bütün evsizler için tam ortopedik bembeyaz yataklar diliyorum. Böylece evlilere borçlanmış sayıyorum kendimi. Onlara ne dilemeli? Evliler de bol çocuk yapsın, bizim dilememize ihtiyaçları mı var?
Ayakkabılarımı çıkarıp çantamın yanına koyuyorum. Ayaklarım rahatlıyor. Soğuk çimenlere sırt üstü yatıp ellerimi başımın altında birleştiriyorum. Bacaklarımı var gücümle esnetiyorum. Vay be, diyorum, yaşamaya ne kadar da benziyor bu.
Öpmesine izin vermese miydim acaba? Ama seviyormuş. Ama sen sevmiyorsun. İnsan sevdiğini de öpmesin mi yani? O zaman bırakalım bütün dünyada kim kimi seviyorsa tutsun öpsün öyle mi? Ne kadar güzel olmaz mı?
Yemekte de tuhaftı. İlla hesabı o ödeyecekmiş. Demiyorum ki illa ben ödeyeyim; ama o kadar inatlaşmasına anlam veremedim. İyi, dedim, öde madem. Yola gidecekmişim, misafirmişim falan… Sahipleniyor, koruyucu yanı kuvvetli. Fakat diğer hareketlerini de düşününce onda çocuk gururu olduğunu düşünüyorum. Hahaha! Çocuk gururu demek? Güzel laf bu. Çocuk gururu.
Uzaktan iki kişi yaklaşıyor. Birkaç saat sonra parkın her köşesi dolacak. Şimdilik ortalık sessiz. Bu ağacın gölgesinde birkaç saat uyuyalım en iyisi. Birkaç saat sonra uyanıp simit poğaça yemeye gideriz. Hem, birkaç saat sonra güneş yükselir, ağacın gölgesi kaybolur, rahatımız kaçar.
Çantamı başımın altına yastık yapıyorum. Ayakkabılarımı da çantamın altına sakladıktan sonra vücudum yırtılırcasına geriniyorum. Ağacın serin gölgesi ve soğuk çimenler iskeletime iyi geliyor.

III

“Hoş geldiniz, buyurun.” diyor kapıda karşılayan adam.
“Hoş bulduk.”
İçeriye yürüyorum. Salonun sağa açılan odasında kimse yok. Geçip bir masaya oturuyorum. Kapıdaki garson peşimden takip etmiş olmalı, yaklaşıyor.
“Arkadaşınızı bekleyeceksiniz herhâlde?”
Arkadaşım mı gelecek? Yoo.
“Yok, hayır, kimse gelmeyecek. Ben bir limonata alayım.”
“Hemen getiriyorum.”
Hemen getirme yahu, acelemiz ne sanki? Bakayım; daha altı saat var otobüsün kalkmasına. Köşedeki at arabaları ne kadar güzelmiş, aynanın önünde dizili olanlar, üç o tarafta üç bu tarafta. Satılık olsalar ne kadar güzel olurmuş. Ne kadar güzellikleri ne kadar güzellikle katlanırmış. Bakayım, neymiş: “Victoria’s Patisserie”. Anında oturuşum değişiyor. Buraya iki günde üçüncü gelişim, hâlâ alışamadım şu isme. Bu telaşlı toparlanma sırasında sandalyemde arkaya doğru düştüğümü hayal ediyorum, düşerken ayaklarımla da masayı ters kepçe devirdiğimi filan. Hahaha! Ne eğlence ama! İşte kelimelerin gücü! Patisserie demek… Limonata. Patisserie. Patisserie limonatası. Limonata patisserie’si. Limonatacı Victoria. Üstelik ev yapımı tadında!
“Buyurun efendim, limonatanız.”
Anında oturuşum değişiyor. Oturuşum ne de çok değişiyor bugün.
“Teşekkür ettim.”
“Başka bir isteğiniz?”
“Yok, sağ olunuz.”
“Afiyet olsun efendim.”
“(Hay ulan!) Teşekkürler efendim, kolay gelsin.”
Müteşekkirlik kadar yorucu bir şey yok şu dünyada. Bir de mecbur olmayınca, nezaketen, yapmacık… İşin belası, benimki nezaketen değil, yapmacık hiç değil; düpedüz kendimi mecbur hissettiğimden.
Başka bir isteğimiz? Elbette olmayacak, nasıl olsun efendim? Biz sade limonata istedik; siz bize neler neler getirdiniz başka ne isteriz biz? Bardağın içindeki ne? Pipetin yanındaki? Ebonit çubuk mu? Sürtünmeyle elektriklenme. Hahaha! Bardaktaki limon parçalarına lafımız yok ha, limonata değil mi adı, elbet limon olacak. Sonra, yanında gelen kuru pastalar bir şeyler filan… Teşekkürler efendim, sağ olunuz, kolay gelsin.
Sonra nedense kapı açılıyor, içeriye bir kadın ve iki küçük çocuk giriyor. Kapıdan bir kadın ve iki küçük çocuk olarak giren bu topluluk bir anne ve iki çocuğu olarak hemen yanımdaki masaya oturuyor, nedense. Tek başıma oturduğum bu salonun ağır havasını kahkahalarıyla dağıtıveriyorlar, nedense, çocukların gülümsemesi içimi ısıtıyor. Garson soruyor. Kadın soruyor. Çocuklar dondurma istiyor. Kadın söylüyor. Garson soruyor. Kadın limonata istiyor. Söylüyor. Garson ayrılıyor.
Başka hiç salon başka hiç masa yokmuş gibi gelip benim yanıma oturdular nedense. Çocukların biri kız, biri erkek; gelip yanıma oturunca iyice rahatımı kaçırdılar. Nedense? Anne ile iki çocuğu gelmeden önce kendi hâlinde salınan kollarım şimdi kaçacak yer bulamıyor. Bacaklarım birbirinin üzerinden aşıp kim bilir hangi diyarlara çırpınıyor? Sadece organlarım değil; iyice iyice içerilerimde, en bir ben olan yerim bile uzaklara deviniyor. Çantamdaki kitaplardan birini alıyorum. İlk kez günışığı görüyoruz birlikte. Kaldığım yerden devam ediyorum okumaya.
Garson geliyor. Çocukların dondurmasını veriyor, sonra da kadının limonatasını.
Okumaya devam ediyorum.
Biraz sonra, genç yaş kuşağından ayrılmış fakat orta yaş kuşağından gün almamış iki kadın, gelip arkadaki masaya oturuyorlar. İki limonata söylüyorlar.
Okuduğum kitabı saklamaya çalışarak veya kitap okuduğumu saklamaya çalışarak büzülüyorum, sandalyede yan dönüp sırtımı duvara yaslıyorum, kitabı bacaklarımın arasına alıyorum.
İki genççe kadının iki taze limonatası geliyor.
Hayır, okumak yetmiyor hem sevmiyorum da herkesin içinde okumayı.
Tek başıma otururken istediğim gibi nefes alıyordum şimdi kasılıyorum. Tek başıma otururken etrafı istediğim gibi seyredebiliyordum artık orada insanlar var. Tek başıma otururken bunları düşünmüyordum bile. Ey kalabalık, nasıl da küçük düşürüyorsun sıradan bir tek başınalığı!
Daha fazla beklemeye dermanım yok. Kalkıyorum. Garsona çantamı gösterip, “Hemen dönerim.” diyorum. Tamam anlamında başıyla onaylıyor uzaktan. Uzaktan geçerken kırtasiye olduğunu anladığım dükkâna gidiyorum.
“Dosya kâğıdıyla kalem alabilir miyim? Kalem ucuz yollu bir şey olabilir.”
Ucuz yollu kalemim ve iki tane temiz dosya kâğıdımla tekrar pastaneye dönüyorum. Anne ve iki çocuğu ben yokken kalkıp gitmişler. Yerime oturuyorum. Garson kıza seslenip dondurma söylüyorum, birkaç saat daha buradayız, anlaşıldı. Hemen efendim, diyor. O, dondurmayı hazırlayadursun; ben, geçen birkaç günümü, kitabevindeki küçük gerginlikten itibaren hikâye etmeye koyuluyorum.



Eylül, 2012

Divanyolı, sayı 5, 2014

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

İletişim

Ad

E-posta *

Mesaj *