18 Ağustos, 2015

Ayrılık Günü

Şimdi vapurdayız. Vapurun şehre tek bir yarısını gösterdiği kıç tarafındaki soğuk banklardan birinde oturuyoruz ve suratımıza çarpan imbat güçlendikçe susuşlarımızı daha da anlamlı kılıyor. Gözlerimizi kısıyoruz gözlerimiz acıyor, saçlarımız savruluyor ve körfezin serin yosun kokusu beynimizi uyuşturuyor. Ama o zaman vapurda değildik. Nihai karar verildiğinde. Havalı bir kafenin bahçesinde, hasır masa etrafındaki iki hasır sandalyede oturuyorduk. Etrafta başka hasır masalarda başka insanlar vardı. Garson geldi. İki tane menü uzattı – derken menüleri eliyle reddetti ve:
—İki çay istiyoruz, dedi.
Bu hareketinden etkilendim. Zaten birilerinden saklanır gibi oturmaktaydım ve bu hareketiyle oturuşumu omuzlarından tutup masanın altına doğru bastırmıştı. Biraz sonra kendimi toparladım ve bir seviye yukarı çıkarak tekrar birilerinden saklanır oturuşuma geri döndüm. Çantasıyla oyalanıyordu. Bense, ellerimi nereye koyacağımı bir türlü bulamamıştım. Şekerlikten bir tane şeker çektim. Bir kısmının paketi beyazdı, bir kısmının paketi kahverengi. Üstünde kafenin adı, adresi ve telefonu yazılıydı. Biraz sonra da çaylarımız geldi. Uzunca süredir elimde evirip çevirdiğim paketi bardağa boşalttım. Çayını karıştırdı, bir yudum aldı.
—Bir şey söylemek ister misin?
Ben çayımı karıştırmayı henüz bitirmemiştim. Çok fazla ses çıkmamasına özellikle dikkat ediyordum ve bu yüzden çayımı karıştırmam her zamankinden uzun sürmek zorunda kaldı. Gülümsedim.
—Öncekilerden farklı bir şey söylemeyeceğim, dedim.
“Neden anlamıyorsun,” diye söze başladı.
“Eyvah!” dedim.
Konuştu.
Başımı aşağı yukarı sallayarak onu onayladım.
Konuştu.
Alt dudağımı öne çıkarıp çenemi buruşturarak anlamlı anlamsız mimikler yaptım.
Konuştu.
Son beş günde üçüncü defa konuşuyordu aynı şeyleri. Ben öncekilerden farklı bir şey söylemeyeceğim zaman susuyordum. O susmuyordu. Çok geçmeden dayanamaz olmuştum. Şekerlikten başka bir şeker alıp oynamaya başladım. Bir yandan da masadakilerle ilgilenirken bir diğer yandan karşımdakini dinlemeyi sürdürüyordum. Konuşmasının sonuna geldi. Ben de ağzımdaki kurabiyeyi neredeyse bitirmek üzereydim.
—Söyleyecek hiçbir şeyin yok mu gerçekten, diye sordu.
Elimle ağzımı işaret ettim. Çayımdan bir yudum aldım. Daha hızlı çiğniyormuş gibi yaptım. Ağzımdaki bittiğinde söyleyecek bir şey bulmuş olmam gerekiyordu. Ağzımdaki bittiğinde söyleyecek hiçbir şeyim yoktu. Etrafa bakındım. Tekrar gözlerine döndüm. Yarı çekingenlikle,
—Çayın yanında getirdikleri kurabiyeler çok güzelmiş, sen de yesene, dedim.
Galiba biraz sinirlenmişti.
—Teşekkür ederim, canım istemiyor, dedi.
Utandım. Elimdeki kurabiyeyi, bir ısırık bile alamadan geri bıraktım. Az önceki şeker paketiyle oynamaya başladım.
—O hâlde ayrıldık.
Nihayet formalite kısmını geçip sonuca gelmiştik. İki insan ya birlikte yollarına devam eder ya da ayrılır. Biz artık ikinci kısma aittik. Yolumuz bitmişti. Buradan sonrasına katırlarla devam edecektik. Ne diyeceğimi bilememekle birlikte, bir an önce de cevap vermek istiyordum.
—Bana uyar, deyiverdim.
Güldü.
Deminden beri evirip çevirdiğim şeker paketini elimden aldı. Çantasından çıkardığı kalemle üzerine isimlerimizi ve günün tarihini yazdı. Bir de gülen yüz ekledi yanına. Çantasının ayrı bir gözüne koydu. Başka bir şekerin üzerine de aynı şeyleri yazıp bana verdi. Hatıra koleksiyonumuza yeni bir parça ekleyecektik. En azından paketin kahverengisi güzelmiş, deyip cebime attım. Kalkalım mı diye sordu. Kalkalım dedim. Kalktık. İskeleye doğru yürüdük.
Şimdi kollarını belime dolamış; başını omzuma dayamış ağlıyor. Çünkü şimdi vapurdayız. Çünkü insan en çok ağlamak için biner vapura. Sinirlerimi çamaşır ipi gibi geren havai kafenin üstüne vapurda olmak, benim de bütün direncimi alıp götürüyor. Az ötedeki ufak çocuğun düşüşünü görmesem kendimi bırakıvereceğim. Neyse ki görüyorum. Ufak çocuğun düşüşüyle gülmeye başlıyorum. Gülerken sallanan vücudumdan rahatsız oluyor, başını göğsümden kaldırıp yüzüme bakıyor. Bir açıklama yapmak zorunda hissediyorum kendimi.
—Hiç. Şu çocuk takıldı da, ona güldüm.
Sinirleniyor. Kollarını belimden çözerek beni cezalandırıyor. Gözyaşlarına saygı duymadığım için hırslanıyor. Yanılıyor. İnsan aynı anda iki iş yapabilir. Biraz sonra kocaman çay tepsisindeki çaylarıyla bağır çağır dolaşan çaycı geçiyor önümüzden ve arkasından da başındaki tablasıyla simitçi. Peş peşe önümüzden geçerek vapurda olduğumuzu teyit ediyorlar. Çünkü insan en çok çayın yanında gevrek simit yemek için biner vapura. İmbat şiddetini kısa aralıklarla hissettiriyor, yine o aralıklardan birinde saçları yüzüme dolanıyor. Gülümsüyorum. Özür dileyip topluyor saçlarını. Bir ima bu, ama neyin iması? Önceden özür dilemezdi. Önceden sakınmazdı da benden. Çözüvermezdi kollarını. Böyle toparlanıp öteye kaçmazdı. Önceden, bunların hepsi önceden…
—Sakız kutusunu versene.
Cebimden sakız kutusunu çıkarıyorum. Vapura binmeden almıştık. Çilekli.
—Bu bende kalsın, saklayacağım.
—Boş ki o. Son bir taneyi de ben almıştım. Getir atayım bence.
—Saçmalama!
—Şu yaptığının hiçbir mantığı yok.
—Olmaz. Hayır. Seni öylece atamam.
—Beni öylece atacaksın ama. Ben buradayım. Bütün o eşyalar benim gölgem sadece. Gölgem bile değiller; senin kafandaki manaları kadar varlar, benden tümüyle alakasız olarak.
—Ne yani, sen atacak mısın hepsini?
—Mektuplar, notlar, hediyeler; hatta kitaplar bile… Sana güç verecekse, evet, saklamayacağım hiç birini. Gideni ömür boyu yanında taşıyamazsın, on yıl sonra kurtulmak ile ertesi gün kurtulmak arasında ne fark var? Kızma, her davranışın bir hikâyesi vardır, hatırladın mı? Belki cesaret meselesi; ama beni biliyorsun…
—Seni biliyorum.
Esir düşen birinin işkenceden kurtulmak için can havliyle konuşması gibi dökülüveriyor ağzından kelimeler. Devam edemiyorum, cümlem yarım kalıyor. Bunun bir önemi yok; çünkü beni biliyor. Çünkü insan en çok bilinmek için konuşur. Kollarını tekrar belime dolayıp sıkıca sarılıyor.
Rüzgârın yosun kokusunda kayboluyor sesi. Arada burnunu çekiyor: Ağlıyor olmalı. Çaycı bir kez daha dolaşıyor vapurun meydanında. Simitçi ortalarda görünmüyor. Denizdeki beyaz köpüklere bakıyorum; mutlu günlerin hatırasından daha beyaz değiller. Sonra geri çekiliyor, kollarını belimden çözmeden:
—Mektupları saklayacaksın değil mi?
İlk kez anne derken bile bu kadar masum bakmamıştır. İçim eziliyor. Acıma değil bu; şefkat ya da hayal kırıklığı değil. Bu onunla ilgili bile değil. İçim eziliyor. Gülümsüyorum.
—Saklayacağım. Eşyalardan bazılarını kullanıyorum zaten, işimi görüyorlar. Kitaplara da kıyamam hem. Ama iki tanesini ya en baştaki senin yazdığın boş sayfalarını koparıp kitapları birine veririm ya da yakarım. Senle ilgili değil, biliyorsun. O gün de zorla aldırmıştın o kitapları ama kapakları ne kadar kötüydü hala da kötü çocuk kitaplarından daha cafcaflı. O ikisini elden çıkarıp yeni kapaklarla yeni baskılarını bekleyeceğim ya da bulunacak bir hal çaresi ne yapalım?
Sıkıca sarılıp yüzünü şakağıma, yanağıma bastırıyor. Derin derin içine çekiyor, yanağından akan gözyaşının tuzlu tadı ağzıma geliyor. Saçları boynuma dolanıyor rüzgârda; sakınmıyor. Öncedenliğini kaybetmemiş bir tutam saç başımı döndürüyor.
Tekrar uzaklaşıp yüzüme bakıyor.
—Kokunu bana bıraksana.
Tekrar gülümsüyorum.
—Gülümsemeni de…
Bir anda nasıl oluyorsa dökülüveriyor kelimeler ağzımdan:
—Her ağaca her duvara işeyen köpek gibi her şeyi biriktirmeye her şeyi sahiplenmeye çabalıyorsun, ne bu telaş?
Bir an duruyoruz ikimiz de. Neden böyle dediğimi bilmiyorum. Bunlar yoktu aklımda, aslında hiç cevap vermemeyi düşünüyordum. Gözlerimi ayakkabılarıma dikip düzeltmeye çalışıyorum:
—Affet. Böyle bir şey demeyecektim, aslında nereden çıktı anlamadım, kafede otururken şeker paketine isimlerimizi yazdığın sırada böyle düşünmüştüm ama sadece düşünmüştüm o kadar. Yani, hakaret olarak alma sakın oradaki köpek benzetmesini, tamamen hayvanın içgüdülerinden kıyas yapıyorum, yani kasıtlı bir laf değildi yine de yapmış bulundum. Yani…
Gülüyor.
—Biraz abartıyorum galiba ama ne yapayım mümkün olduğunca çok kal bana diye. Hem, merak etme, yanlış anlamam, ben seni biliyorum.
Arkama yaslanıyorum. Bir elimle onu kendime çekip diğer elimle yanağını, saçlarını okşuyorum. Yarı çıplak kollarını fark edince kendimce gülümsüyorum. İyi ki kazak giymemişsin bugün, diyorum içimden, kazak giymiş olsaydın seni bırakmam mümkün olmazdı.
Vapurdan iskeleye atlıyoruz. Daha da vapurdan iskeleye atlayanlar var. Onları umursamıyoruz. Son birkaç saattir hiçbir şeyi umursamıyoruz. Uzunca bir süredir birbirine bağlı özerk hayatlarımıza tam bağımsızlık haklarını iade etmenin arifesindeyiz, çiçeği burnunda iki özgür ülkeyiz, kanunumuz nizamımız yolumuz yordamımız henüz belli değil; neyi ne şekilde ne kadar umursayacağımızı bilmiyoruz. İçine girenin hayatta kalabilmesi halinde eskisinden çok daha güçlü olacağı fakat şimdiye kadar içine giren hiç kimsenin hayatta kalamadığı volkanın bacasındayız. Lavlar fışkırıyor arada, sıcaktan boğulmak üzereyiz. Eğilip aşağı bakıyoruz: Gördüğümüz tek şey; kof, kuru bir efsane. Bütün kemiklerimiz kırılmış, sinirlerimiz pazarcı çadırlarının küflü halatları gibi çürümüş, ayrılmış, lime lime… O bacadan girmemiz gerek, eskisinden de güçlenmemiz gerek.
Elimi tutuyor. İskeleden açığa doğru yürüyoruz. Burası biraz daha ferahlatıcı: bol çimen, bol deniz. Dönüp yüzüme bakıyor. Ben önüme bakmaya devam ediyorum. Az sonra, önemli saydığı bir şey söyleyecek. Yan gözle hareketlerini izliyorum. Ağır ağır, sallana sallana yürüyor. Bir eli bende zaten, yumuşak, sıcacık. Diğer eli düzensiz hareketler içinde, yürürken yaptığı rutin sallama şekli bu değil. Ara sıra yanıma sokuluyor. Saçları yüzüme çarpıyor omzunu hissediyorum ellerimiz bacaklarımıza kalçalarımıza sürtünüyor göğsü bir inip bir şişiyor aniden ağzıma atlayıp nefesimi kendi içine çekiyor. Ara sıra da yanımdan uzaklaşıyor. O zaman hissedemiyorum onu. İkimiz de önümüze bakarak yürüyoruz. Ellerimiz terli; tutup terli avcunu öpmek geçiyor içimden. Ah, dün! Ne kadar uzaksın bugüne! Kendini bir uçurtma gibi salıveriyor uzaklara. Uçurtmamı kaçırmamak için daha sıkı tutuyorum elini. Ben elini sıktıkça o daha da zorluyor uzakları. O uzakları daha da zorladıkça ben daha da sıkı tutuyorum elini. Yürürken en sevdiği oyun bu. Birbirimize bakıp gülüşüyoruz. Sonra rüzgâr tersine dönüyor, uçurtmam bana doğru uçuyor. Sarılıp uzun uzun uzun öpüşüyoruz. Sonra, nasıl yapıştıysa aynı şekilde, birden, aniden, hiç olmayacak şekilde, en bir olmayacak anda, tam da çingenenin karı boşadığı zamanda, az önce dudaklarıyla dağıttığı dengemi daha toparlayamamışken ben, martılar bizi görüp çığlık atmaya fırsat bulamamışken iki eliyle iki kolumu sanki kendisinde emanetmiş de geri teslim edermiş gibi iterek uzaklaştırıyor. Gözlerime bakıyor. Simsiyah gözleri. Bakmıyor, bakan benim; o seyrediyor beni, bir savaş filmini seyreder gibi. Rujunu dağıtmaya çalışırcasına dudaklarını emiyor. Kocaman bir damla süzülüyor gözünden silmek için elimi hazırlıyorum fakat fırsat vermeden dönüp gidiyor. Dönüp gidiyor: işte içine giren hiç kimsenin hayatta kalamadığı iyileştirici volkan! Bütün kemiklerim kırılmış, bütün sinirlerim parçalanmış ve bütün düğümlerim çözülmüş şekilde arkasından seyrediyorum. Yalpalamıyor, sendelemiyor. İncecik beli bir kez daha katlıyor güzelliğini. Adımları kararlı. Bir kez dönüp arkasına bakmıyor. Uçurtmamın ipi kopuyor, uçurtmam gökyüzüne ve daha başka uzak yerlere doğru kahredercesine kayboluyor.
Bakıyorum: Ayaklarımın altı yeşil. Bakıyorum: Karşım mavi. Yürüyorum. Yeşile paralel, maviye paralel, hayata paralel yürüyorum. Hiçbiriyle hiçbir noktada kesişemiyoruz; bomboş boşlukta yürüyorum. Sonra, birinin koluma girdiğini hissediyorum. Ani ama ürkütmeksizin bir hareketle tutuyor kolumu. Dönüp bakmıyorum. Gülümsüyorum. Aksanlı diliyle selam veriyor Dean Martin ve ekliyor: “I Will.” Gülümsüyorum. O söylüyor, ben vücudumun üst kısmıyla eşlik ediyorum:

“Don’t wonder if you want to come back just come running home to me
And let me feel that thrill
‘cause I’m the one who told you
I would love you dear forever and I will”

Dino nakarat için dinlenirken büyük bir orkestra melodiyi sürdürüyor. Islık çalarak orkestraya eşlik ediyorum. Yine de iki dudağımı bütün müzik aletlerinden üstün görüyorum. Hiçbir müzik aleti yoktur ki ıslığın yerini alabilsin, diye düşünüyorum. Nakarata girince birlikte sürdürüyoruz şarkıyı. Sonuna geldiğimizde düet arkadaşım estetik bir biçimde mikrofonu bana bırakıyor ve ben de sesimi elimden geldiğince benzetmeye çalışarak kapanışı tek başıma yapıyorum:
Yeees, I wiii-ll…
Denizden yüzüme doğru esen imbat şiddetini artırıyor, aldırmıyorum, ellerimi pantolon ceplerime sokup yürümeye devam ediyorum.



Ağustos, 2012

Divanyolu, sayı 4, 2014

12 Ağustos, 2015

Bir Yevmiye Hikâyesi

Bob Ross’a

Ben bir yevmiyeciyim. Özür dilerim, zira kelimelerle öyle içli dışlı olmaya gerek yok; okuyan duyan herkes bu yevmiye kelimesinin ahenkten ne kadar uzak olduğunu bilir. Bir mahalle düşünelim, diğer kelimeler hangi tiplere denk gelir bilemiyorum ama yevmiye kesinlikle meşe oynarken yerdeki meşeleri alıp kaçan dili yöre aksanlı çocuktur bana kalırsa. Yevmiyeci yerine gündelikçi de diyebilirdik pek âlâ ama o daha çok evlere temizliğe gidenler içindir, fonetiği daha çok mermerli ahşap dekorlu salonlara müsait gelir. Hikâyemizi sevimlileştirmek adına yevmiyeyi koyunun olmadığı yerdeki keçi nam-ı diğer Abdurrahman Çelebi dayıbaşıların deyişiyle “yövmiye” ya da onları hiç sevmeyen işçilerin deyişiyle “yöğmiye” şeklinde tahrif edebilirdik; ne var ki bu sefer doğru yazılışını tercih ettik (yevmiye çok somurtkan duruyor, şirinlik fırçamızı alıp yevmiyenin yanına şöyle gülümseyen bir –ci ekleyelim).
Mesela tuvalimizin şurasında bir yevmiyeci varmış. Evet, o benim. Evet, o sensin, seni biraz daha ayrıntılı resmedelim. İnsan fırçamızı alıyoruz, şuralarına şöyle, buralarına böyle, fırçanın ucuyla, gördüğünüz gibi ayaklarında kalın ayakkabıları sırtında kalın ceketi –birazdan hele sabah ayazı geçsin çalıştıkça ısındıkça onu sırtından sıyırıp atacak- ve karışık saçlarıyla işte bir yevmiye işçisi! Neyi bekliyor? Bizim ona vereceğimiz işi bekliyor. Mesela ne olsun – vakit zeytin hasadı vakti olsun. Zeytin ağacı fırçamızı alıyoruz, biraz şu dal biraz bu dal, dallarda küçük küçük iri zeytinler, çok hafifçe, işte bir zeytin ağacı! Yalnız şurada bir dalı çok zayıf vermiş, belki de o aşı tutmamış. Şimdi resmimize geniş bir naylon yazgı ile büyükçe bir merdiven ve uzun bir sırık ekleyelim. Burada mümkün olduğunca pastel tonları yakalamaya çalışmalıyız ki canlı renkler kullanmak için hava fazla kapalı. Zeytin ağacının altına doğru geniş naylonumuzu yazalım, yazgı fırçamızla, sağa sola fazla gidecek diye telaşa kapılmaya gerek yok naylon ne kadar geniş olursa düşen zeytinleri toplamak o kadar kolay olacaktır, işte böylece geniş naylonumuzu da yazdık. Sıra geldi ağaçtaki zeytinleri düşürmeye! Nasıl düşüreceğiz? Merdivenin tepesine çıksın? Çık! Çıktı. Hayır önce uzun sırıkla değil önce elinin erdiği dalları elinle sıyıracaksın! Şurada birkaç tane kalmış, onları da, aferin. Dur ben uzatayım hiç inme, tut bakalım, haydi şimdi sırıkla bir güzel çırp o tepeleri. Filizleri kırmadan, ince dallara çok vurma. Ulan yavaş ol kafama indirdin hep zeytinleri! Ben de o zaman altında durmayayım değil mi? Hop biri kazağın içine gitti! Yavaş, düşeceksin! Merdivenin ayaklarını sağlamlaştırmadan niye çıkıyorsun tepesine? Azıcık usturuplu çırp bakayım! Haydi, devam!
İşte bu bir zeytin hasadıdır. Dibinde kuru kuru sert sert dikenlerle, tepede olgun zeytinleriyle, daha da tepede kurşuni bulutlarıyla bir zeytin ağacının olanca doğurganlığını ele güne gösterme zamanıdır. Sırığı vurdukça kırılan kuru ince dalların çıtırtıları, yerde serili kalın naylonun üstüne art arda düşen zeytinlerin patırtıları, kafaya çarpanların bıraktığı soğuk sızı, kazağın içlerine girenlerin huysuz gıdıklamaları, dallardaki örümcek ağlarının kulağa kaşa göze dolanması, karıncalar, ufacık siyah kocaman kırmızı karıncalar, sert budakların çizip sıyırdığı bilekler, eller, ısınan kaslar; ayak tabanından kollara ve boyna ve parmak uçlarına kadar ısınan, yanan kaslar… İşte bu bir zeytin hasadıdır.
Şu ağacın altında bir sofra olsun. Bu öyle bir sofra olsun ki; koca zeytin ağacından yerdeki geniş naylonun bir köşesine çırpılan zeytinleri diğer tarafa toplayıp o köşeye kurulmuş derme çatma bir sofra olsun: kapaklı kapların içlerinde biraz bal, biraz zeytin, biraz çökelek, iki domates ve belki birkaç şey daha veya belki başka hiçbir şey, bir somun ekmek, bir parça gazete kâğıdına sarılmış bir avuç tuz, termos, plastik bir bardak ve başka bir parça gazete kâğıdına sarılmış bir avuç şeker…
“─Saat öğlen oldu, şurayı da çırpayım bırakıp bir şeyler yiyeyim midem kazındı vallahi.”
Böylece ağacın şurası da çırpılıyor ve tıpkı yukarıda bahsettiğimiz gibi bir sofra kuruluyor naylon yazgının en uygun – yani en korunaklı köşesine.
“─Of aman yarabbi! Kollarımda bacaklarımda derman kalmamış. Önce biraz oturup dinleneyim, kapların kapaklarını açarım, termostan çayımı doldururum, hepsini de yaparım, beklesinler. Yalnız, ağacın şurasının çırpılıp bitirilmesinden sofranın kurulmasına kadar geçen o kısacık süre ne kadar güzeldi, insanın kendisini tanıması için ne kadar elverişliydi! İnsan bir iş yapıyorken, hele ki işçiyse, yani iş yapana elbette işçi denir ama hani el işinde çalışıyorsa diyeyim, çok acıkmışsa ve elindeki ufak işi de bitirip bir molaya bir yemeğe geçecekse nasıl da bütün organları sonsuz bir telaş içinde çırpınıyor, beş dakikalık iş on dakikalık oluveriyor da on dakikalık süre beş dakikaya iniveriyor sanki; akıl bile peş peşe düşünceler yüzünden hiçbir düşünceyi tamamlayamıyor böyle zamanlarda. İçindeki açlığın az sonra doyuma ulaşacağını bilmenin zapt edilemez coşkunluğu bu; doğrusu şaşıyorum. Bir aslan olsaydım kovaladığım zebrayı yakalamama birkaç adım kala yine böyle heyecanlanıp telaş yapmaktan hiçbir avımı yakalayamaz ve öylece açlıktan ölür giderdim galiba. Şimdi de durum farklı değil aslına bakarsak; ama şimdi insan kurnazlığımı kullanarak bir dereceye kadar hükmedebiliyorum bu coşkunluğa, şimdi bile bir an önce yemeğime başlamayıp bu heyecanı mümkün olduğunca sürdürme isteğim de yine bu insan kurnazlığıma sığınarak peşine düştüğüm bir şey. İşte ince ince yağmur da atıştırmaya başladı, iyi ki bu korunaklı köşeye kurmuşum sofrayı. Birazdan tutup iyice bastırırsa o zaman yandık. Bereket başımda dayıbaşı filan yok, yok olmasına yok ama mal sahibi sağ olsun nemrut gibi herif, aratır mı? İki ölüyü bir kefenle gömdürür, öteki kefeni evine yollar; öyle çakal! Harmanım yanıyor yetiş desen saplığını ütülemeye koşar. Şimdi bile başımda kimse yok diye sanki rahat mı edebiliyorum? Ağacın tepelerinde hele birkaç tane zeytin kalmış olsa yarın yine aynı ağaca göndermeyecek mi insanı – gönderecek besbelli. Neyse ne, bir an önce yiyip kaldırmalı, birazdan yağmur başlayacak.”
Hasat süredursun, karıncalı bir hikâye anlatayım: Bugünkü havanın aksine bol güneşli bir yaz günü, ne yapsam ne yapsam diye dolaştığım sırada, evin önündeki karınca yuvasıyla oynarken buldum kendimi. Her yaz oralarda görülen kırmızı kocaman karıncalar o yaz da yine oradaydılar. Ben elimdeki küçük kuru ot parçası ile gözüme kestirdiğim iki karıncayı birbirine kızıştırmaya çalışırken bir tanesi aniden elimdeki çöpü tırmanıp parmağımı ısırmaya başladı. Aman yarabbi o ne acı! Ben elimi salladıkça o daha da sıkıyor çenesini, o sıktıkça ben daha da sallıyorum… Aman, bu güneşli yaz günü nereden aklıma geldi şimdi? Nereden hatırladıysam bu çocukluk hüsranını? Yine ne düşündüm de hatırladım, kim bilir?
Yağmur bastırıyor. Biz şunu bunu resmederken, bizim yevmiyeci ağacın dibinde öğününü yerken birden yağmur bastırıyor. Yaz günü hatıramız da bu yüzden yarıda kaldı demek? Biz fırçalarımızı toplayıp temizliyoruz, yevmiyeci sofrasını bir çırpıda toplayıp kaldırıyor ve ikimiz birlikte ağacın gövdesine sığınıyoruz. Zeytinlerini toplayıp soyduğumuz dalların altında, birden bastıran yağmuru ve ondan kaçışan ve yine onla dolan yuvalarına kaçışan karıncaları seyrediyoruz. Derken bir araba yaklaşıyor, duruyor, bizi alıp oradan ayrılıyor.
Birden bastıran yağmurda başını bulutlara kaldırıp yıkanan zeytin ağacı bu yazıyı okuyamıyor. (Şuradaki insanların yavanlığını almak için aralarına birkaç tane yevmiyeci serpiştiriyoruz.)


Ocak, 2014

07 Ağustos, 2015

Camın Berisindeki Öteki

I

Salyangoz da evini sırtında taşır,
baksan yarısı kadar ilgi görmemiştir kaplumbağanın.

Yalnızlık, ayrılıktır. İhtiyaç duyulan, sevilen, özlenen, istenen ne varsa; işte hepsinden ayrı kalmaktır. Sevgiliden, anne-babadan, kardeş, arkadaş, dosttan ayrılıktır. En özlenmeyesi, en unutulası şeyleri hatırlayıp delicesine özlemektir. Çocuklukta taşlanan cevizleri, ilkokulda üzeri karalanan sırayı, masayı özlemektir. Hiçbir olayın hiçbir ayrıntısını kaçırmamaktır, yalnızlık; hayatı ayrıntılarda yaşamaktır.
Yalnızlık, sükûnettir; sessiz, hareketsiz, tam bir ölüm taklidi yani. Ölüm değilse bile, ölüm taklidi. Bu yüzden ölümü en kolay olanlar yalnızlardır. Milyon asırlık bir ömür boyunca provası yapılmış bir olay, bir anlık olay. Ölmeleri de gerekir, en önce, en fazla onların ölmeleri gerekir. İnsan doğar, yaşar, ölür; yalnızlar yaşamıyorlardır. O halde ölmeleri gerekir. Ölüm en çok yalnızlara yakışır. Ütülenmemişse bile en azından hiç giyilmemiştir kefenleri, tertemizdir, yakışır. En rahat, yalnızlar ölür; dünyaya bırakacak bir şeyleri yoktur. Zaten hayat yaşarken ne vermiştir ki ölürken ne istesindir geriye? Sade bazen, bazılarından yalnızlıklarını ister dünya. Ama hiçbir yalnız, yalnızlığını geride bırakmaz, kefeninin cebine koyar ve ölür. Sadece onun kefeninde cep vardır ve o cebinde yalnızlığıyla gömülür. Cimriliğinden değil; geride kalan yalnızlar miras kavgasına tutuşmasın için. Yalnızlar ölür; çünkü yapabildikleri tek şey budur.

II

Olmadık zamanlarda tiz çığlıklar duyarsan
bil ki;
bir yerlerde bir adam
hafifmeşrep yalnızlığıyla sevişiyordur.

Bir kelime tek başına yeter: gece. Onun içinde her şey vardır, bir yalnıza yetecek; tüm yalnızlara yetecek her şey. Yalnız, geceyle beslenir; geceyle konuşur, şakalaşır. Geceye ait ne varsa yalnızın yoldaşıdır.
Gözlerini açtı. Derin bir gece uykusundan sonra mı? Belli belirsiz bir iç sızısının ardından mı? Odadaki toz birikintisinin büyükçe bir parçasının gözlerine kaçmasından dolayı mı? Anlık bir göz kapağı hareketi mi? -Bilinmez. Kendi de bilmiyordu, sadece gözlerini açtı. Yani o andan önce kapalı olan gözleri, artık açıktı. Kapattı gözlerini. Sonra tekrar açtı, etrafına baktı. Tekrar kapattı, hiçbir şey göremiyordu, sadece kocaman bir karanlık. İçinden ona kadar saydı ve üstüne birkaç daha ekleyip açtı gözlerini. Kapalıyken hiçbir şey göremiyordu ama şimdi etrafını görebiliyordu. Bunu bile bir farklılık olarak sayabilirdi dümdüz hayatında. Etrafına baktı, etrafındakilere, dikkatlice. Hepsine uzun uzun baktı. Yataktan kalkıp yürümeye başladı odanın içinde. Hayır, yataktan kalkmadı; oturduğu sandalyeyi gördü geri dönünce. Ne kadar zamandır orada öylece oturuyordu? Birkaç adım dolandıktan sonra tekrar sandalyeye oturup etrafı süzmeye devam etti. Ayaklarına baktı; terlik yoktu, çorap yoktu, en küçük parmağı biraz yamuk ve hepsi kendini halının üstüne yüzükoyun bırakmış hâlde yan yanaydılar. Bir yerlerden sürekli müzik sesi geliyordu. Şarkıların biri bitiyor diğeri başlıyordu. Hangisi daha güzeldi? Birini iki kere dinleme hakkı olsa, hangisini başa alıp tekrar dinlerdi? Hepsinde acı, hepsinde bir durgunluk vardı; sanki notalar ayrıldıkları yerlere ve sözler çıktıkları ağızlara söver gibiydi. Ayağa kalktı, hafif doğruldu, gidip şarkıları susturdu. Oysa o anda çalan henüz bitmemişti.
İşte yine o derin sessizlik: Yavaşça etrafı izleyen kendi gözbebeklerinden başka hareket eden hiçbir şey yoktu odada, kendi nefesini kendi ensesinde duyuyordu. Burun delikleri başının arkasında mıydı? Hayır, ama duyuyordu. İki ayağı halıda olan ve diğer iki ayağı da betonda olan masanın üstünde, hepsi içilmemiş bir bardak su duruyordu. Yarısı içilmiş bir bardak su ve içilmemiş yarım bardak su; ikisi aynı şeylerdi. Bardağın kenarlarına baktı, birkaç dudak izi vardı, hepsi de birbirine benziyordu. Hiçbiri kadın dudağı değildi, olamazdı, olmayı hak etmiyorlardı. Bunlar makyajsız; boyasız; bir çift dudağı başka bir çift dudakla aldatmamış; hiç yalan söylememiş ama bazı kere yalan yere yalanlanmış; içlerindeki dişler kendinden başkasının lokmasını çiğnememiş; aralarından hava sızdırarak neşeli ıslıklar çalmayı bırakmış; iki yana gerinip açılarak büyük kahkahalar atmayı unutmuş dudakların izleriydi. İzlere biraz daha dikkatli baktı. Üç tanesi bardağın dışındaydı ve diğer üç tanesi de tam karşılarında, bardağın biraz daha içinde. Baktı. Bardağı eline alıp kendi dudaklarını izlerinden öptü. Bardağın hemen yanındaki kitaplardan birini aldı. Daha önceden bitirdiği bir kitaptı. İlk sayfadan başlayarak tüm sayfaların sadece sayfa numaralarını okudu tek sayfa atlamadan ve bunu yaparken hiç sıkılmadı. Son sayfaya geldiğinde, gerçek anlamda kitabın tamamını okumuştu artık.
Birden, gözleri masanın öbür ucunda duran tuvalet kâğıdına kaydı. Kendince gülümseyerek, algıda seçicilik, diye mırıldandı. Tuvalet kâğıdından bir parça kopararak tuvalete gitti. Ama tuvalete varmadan önce, odanın hole açılan kapısından çıkarken geriye dönüp odaya iyice baktı. Sonra yürüyüp birkaç adımda tuvalete vardı. -İnsanlar evlerinde tek başlarına olsalar bile, tuvalete girdiklerinde kapıyı kapatırlar- o, tuvalete girince kapısını örtmedi; tuvalet kapısını örtmeyi yadırgayacak kadar uzun süredir yalnızdı. Çıktı, ellerini yıkarken aynaya baktı; sakalları biraz daha uzamıştı. Bıyıkları da uzamıştı. İkisi de eşit uzamıştı. Üst dudaktaki kıllara bıyık ve alt dudaktakilerle yanaklar ve çene çevresindekilere de sakal deniyordu, ama hepsinin birden topluca bir ismi yoktu. Ellerini yıkıyordu, ellerini yıkarken biraz daha üşüdü. Yalnızlık, taharet musluğu gibidir; usulsüzce arkadan yaklaşır ve soğuk ellerini en mahrem yerlerimizde ısıtır, diye mırıldandı. Ellerini kurularken tekrar aynaya baktı; sakalları bir hayli uzamıştı. Bıyıkları da…
Odaya geri döndü. Kapıda, içeriye adımını atmadan birkaç saniye durup içeriyi iyice süzdü: Çıkarken her şey nasılsa; geldiğinde de yine aynıydı. Demek bir şeyleri yerinden oynatacak, eşyaları dağıtacak hiç kimse yoktu hayatında! Halıda yürürken ayağına irili ufaklı çöpler batıyordu. Küçük bir temizlik yapması gerekliydi, yerleri süpürmek yeterli olurdu. Zaten yaptığı temizliğin büyük olanı da süpürme işine ek olarak köşedeki minik çöp kutusunu boşaltmaktı. Ama şimdilik sadece küçük bir temizlik yeterliydi.  Kapının arkasındaki çalı süpürgesine ve süpürgenin arkasındaki plastik temizlik küreğine baktı. Birbirine sımsıkı bağlı bir çift sevgili gibi duruyorlardı birbirlerine yaslanmış. Kürek duvar tarafındaydı ve süpürge tümüyle onu kapatmıştı birilerinden, bir şeylerden; her şeylerden korumak istercesine. Sadece birkaç aralık yerden belli belirsiz görülüyordu kürek. Kürek pembeydi, süpürge sarı. Giyindikleri renklere bakılırsa; ya genç bir çifttiler ya da yaşları ilerlemiş ama genç kalmış bir çift. Şimdi, önce süpürgeyi ve sonra da küreği kullanarak bu çiftin şu anki saadetlerini bozacaktı. Yerler süpürülecek ve çöpler küreğe toplanıp minik çöp kutusuna dökülecekti. Peki, geriye döndüklerinde? Geriye döndüklerinde yine aynı şekilde, kürek duvar tarafında ve süpürge onun önünde, duracaklardı ama kesinlikle aynı kalmayacaklardı. Yorgun döneceklerdi geriye. İş yapmış olmanın, pislik temizlemenin, dahası; başkasının pisliğini temizlemenin yorgunluğu olacaktı üzerlerinde. Kirleneceklerdi. İkisinin de suçu olmayacaktı, ikisi de böyle olsun istemeyecekti ama kirleneceklerdi. Birbirlerine yabancılaşacaklardı, üzerlerindeki tozdan anlayacaklardı ki ikisi de temiz olmayan şeyler yaşamıştı. “Bana sarılır mısın?” diyemeyecekti artık biri ve diğeri de asla sarılamayacaktı. Bunun adı: hayata müdahale edememekti.
Yanağına konan sinekle irkildi, kendine geldi. Sineği elinin tersiyle kovaladıktan sonra tekrar süpürgeyle küreğe baktı. İkisini ayırmamaya karar vererek bu aşk öyküsünü mutlu bitirdi. Belki de durup dururken, aniden devrilen süpürgeler de bunun gibi tozlu, kirli hikâyelerin kaybeden kahramanıydı, kim bilir? Böyle böyle düşündüğünden kaç günlerdir temizlik yapamıyordu bir türlü. Yerdeki çöplere baktı, biraz daha bekleyebilirlerdi.
Hızla pencereye koştu. Aceleyle perdeyi bir yana savurdu, pencereyi açtı, başını dışarıya çıkarıp sağ tarafa, uzaklara baktı: Güneş denizin üstünde batmak üzereydi. Hava kapalıydı, batmak üzere olan güneş bulutların arkasında görünmüyordu. Görmediği halde onun güneş olduğunu nereden biliyordu? Biliyordu işte. Hiç kıpırdamadan, uzun uzun baktı. Ufukta, bulutların ardındaki iyice kaybolana kadar, denizin üstündeki kızıllık silinene; hatta tümden siyaha bürünene kadar kıpırdamadan, aynı noktaya baktı. Dakikalarca sabit durmaktan boynu yeterince ağrıdığındaysa, artık hava kararmıştı. Başını kaldırdı; tek bir yıldız göremedi. Göremediği yıldızları izlerken, göremeyeceği dolunayı beklerken; gürültüyle bir şimşek çaktı. Yağmur başladı.
Pencerenin hemen sağındaki yatağına oturup, yatağın hemen solundaki pencereden yağmuru izlemeye devam etti. Perdeyi topuz yapıp açık pencerenin köşesine sıkıştırdı. Yağmur biraz daha şiddetlenince damlalar, pencereden girip hemen önündeki sehpanın mermer tablasına düşüyordu. Yastığını duvara yasladı, ayaklarını sehpanın üzerine koyup uzandı. Bir şarkı çalmaya başladı; ağzıyla davul, piyano, flüt, keman, gitar sesleri çıkararak, isimsiz sesler çıkarıp bunların davul, piyano, flüt, keman, gitar sesleri olduğunu varsayarak, eşlik etti. Aylardan kasımdı ve yağmur yağıyordu. Hafif doğruldu, gömleğini çıkarıp yatağın ranzasına astı. Demir ranzada artık iki pantolon, bir gömlek ve üç tişört vardı. Giyip çıkardıklarını tekrar dolaba koymaya üşeniyordu. Birkaç hafta sonra dolabı bomboş kalacaktı ve yatağının ranzası, masanın köşeleri, sandalyenin üstü ve diğer müsait olan her yer çamaşırla dolacaktı. Yağmur yağmayı, ayakları sehpada ıslanmayı, o da uzandığı yerden eşlik etmeyi sürdürdüler. Şarkının belki de en manidar yerinde sesi biraz titredi. Kendisini sevebilecek hiç kimse kalmamıştı, bunun için kimseyi de suçlamıyordu. En azından, inanıp da düş kırıklığına uğrayacağı birileri yoktu hayatında… Züğürt tesellilerini seviyordu. Şimşekler arttıkça, şarkıların ritmini şimşeklerin sıklığına göre değiştirdi.
Dipsiz bir kuyuda sürekli aşağıya doğru yol alırken, bir yandan da duvarlardaki taşlara tutunmaya, yukarılara çıkmaya çalışıyordu. Duvarlara çarpmaktan, sürtünmekten her tarafı yara bere içinde kalmıştı. Sırt üstü düşerken, kuyunun tepesindeki ışık da gittikçe küçülüyordu. Bir korku filminde karanlık karakterden kaçmaya çalışan kahraman gibiydi sanki. Sanki yönetmen ve diğer tüm set ekibi, kendisini bir başına bırakıp ortadan kaybolmuşlardı. Az uzaktaki bir çalının arkasına saklanmışlar ve kaçmaya çalıştığı o tehlikeli karakter geldiğinde ne yapacağını merakla bekliyor, kendisini izliyorlardı. Sağanak yağmurda bir başınaydı. Etrafına bakındı, defalarca kendi çevresinde döndü, başını kaldırıp çığlık atmaya çalıştı ama damlalar hızla ağzına yağıyordu, çığlığını bastırmak istercesine. Sağa sola koşturuyordu ama her yol bir sokağa çıkıyor; o sokaklarsa hiçbir yola çıkmıyordu. Filmdeki herkes, o da; kötü adamın gelip kendisini öldürmesini, parçalamasını, işkence etmesini, yerlerde sürüklemesini, bir sevdiğini rehin almasını, sahip olduğu her şeyi mahvetmesini ya da herhangi bir şey yapmasını bekliyordu. İşin kötüsü, kendisini tehdit edebilecek kimse gelmiyordu bir türlü. Belki de bu tehlikelerin hiç birinden korkmadığı için korkmadığı şey de gerçekleşmiyordu işte. Bugüne kadar neden korktuysa hep o gelmemiş miydi başına? O hâlde, korkmadığı şeyler de başına gelmezdi. Bir anda film seti bozuldu, yönetmen ve diğerleri ortaya çıktılar, her şeyi toparlayıp, eşyalarını alıp gittiler. Giderken bir süre yüzüne baktılar; küsmüş, darılmış, kırılmış baktılar. Korkması gerekiyordu ama korkmamıştı. Oyunu bozmuştu.
Yağmur hafifledi, şimşekler kesildi. Karanlık çökeli saatler geçmesine rağmen hâlâ odanın ışığını yakmamıştı. Her karanlık çöktüğünde ışığı yakar mıydı? Kalktı, ışığı yaktı; oda hâlâ aynıydı. Masanın üstündeki kitaplardan birini alıp içindeki bir öyküyü okudu. Gülümsedi. Sonra onu bırakıp başka bir kitapta birkaç şiire baktı. “Çıldırmış bu insanlar!” diye aklından geçirdi.
Yağmur tekrar hızlandı. Elindeki kitabı kapatıp masanın üstüne koydu. Çok yavaş hareketlerle ayağa kalktı. Çok yavaş adımlarla yürüyüp düğmeye basarak ışığı söndürdü. Kapıyı açıp holdeki ışığı yaktı. Geri geldi, kapıyı kapattı. Sandalyesini, odanın hole açılan kapısının tam karşısına koydu. Sandalyeye oturdu. Tüm bunları çok yavaş hareketlerle yaptı. Donuk gözlerle, kapının altından gelen beyaz ışığa bakmaya başladı. Yağmur, pencereden girip küçük sehpanın mermer tablasına şıpır şıpır düşüyordu. Bu, yağmurun sesi değildi, mermer tablanın sesi de değildi; bu, yağmurla mermerin aynı anda konuşmasıydı. Dövüşüyorlar mıydı, öpüşüyorlar mıydı? Bilinmez. Ama çıkan seste ikisinin de payı vardı. Ara sıra, çakan şimşeklerin beyaz ışığı odayı anlık aydınlatıyor; sonra yine karanlığa terk ediyordu. İşte bu anlık aydınlıkta, oturduğu sandalyeyle birlikte gölgesi düşüyordu karşısındaki kapıya. Her şimşekte gölgesine baktı. Hayır, kapıya baktı ve her şimşek çaktığında da gölgesini gördü. Gölgesi kambur oturuyordu sandalyede. Gölgesinin saçları hafif uzun ve dağınıktı. Bilinçli bir şekil değildi bu; saçları, ilgisizlikten hafif uzun ve ilgisizlikten dağınıktı. Gölgesinde belli olmuyordu ama büyük ihtimal yağlı ve pistiler de. Sonraki bir şimşekte gölgesinin omuzlarını gördü: kapıya yamuk düştüklerine göre aşağı doğru çökmüşlerdi. Ayaklarına baktı: Terlik yoktu, çorap yoktu, en küçük parmağı biraz yamuk ve hepsi kendini halının üstüne yüzükoyun bırakmış halde yan yanaydılar. Şimşekler odayı aydınlattıkça kendini görmeye çalışıyordu. Ayağında bir böcek yürümeye başladı. Karanlıkta görmüyordu ama hissediyordu. Bileğine kadar yürüdü, sonra -nedense- tırmanmaktan vazgeçip geri halıya indi ve kayboldu. Gözlerini tekrar kapının altından gelen beyaz ışığa sabitledi. Işık zayıf değildi, titremiyordu ve kesilmiyordu. Kapının altından ışıkla beraber, yerde sürünen ayak sesleri gelseydi veya kapının altında bir çift ayak gölgesi görseydi ne yapardı? Korkar mıydı? Yoksa kim olursa olsun hemen içeriye buyur mu ederdi? Kapının altından küçük bir gece kelebeği girdi, havalanıp önce eline çarptı ve kanat çırpmayı bırakmadan odanın diğer taraflarına doğru uçtu. Kelebeğin çarptığı eline dokundu diğer eliyle. Soğuk muydu yoksa sıcak mı? Hissedemedi. Güçlü bir şimşekle titredi. Sandalyeden kalkıp yürümeye başladı. Kapının altından gelen ışığın karşısında duran sandalye, şimdi boştu.
Işığı yaktı. Kuruması için serdiği çamaşırları tek tek kontrol etmeye başladı. Siyah yeleğinin sırtına dokundu; ıslaktı. Kadife pantolonunun paçalarını ve belini elledi; ıslaktı, paçaları daha az ıslaktı. Mavi gömleğinin kollarını ve yakasını elledi; çok hafif nemliydi, çoğunluk kurumuştu. Odaya, daimi bir rutubet kokusu hâkimdi. Sanki kendisi buraya gelmeden yıllar önce rutubet buraya gelip yerleşmiş gibiydi. Kendi odasında misafir hissediyordu kendini. Kurumayan yeleğine, kurumayan pantolonuna ve biraz kuruyan gömleğine baktı. Hiçbiri, birilerini anımsatmıyordu; birilerinin hediyesi, hatırası ya da anısı değildiler. Görüldüğü anda gülümseterek maziye daldıran kıyafetleri eskiyip atılalı hayli zaman olmuştu. Şimdikilerinse en yabancı ilişkileri; yılda birkaç kez lisenin çaprazındaki terzinin eline dokunmalarıydı. Onun dışında daima kendisiyleydiler.
Pencereyi kapattı. Topuz yapıp pencereye sıkıştırdığı perdeyi düzelterek örttü. Yatağına oturdu, ayaklarını sehpanın üstüne koyarak yağmur suyu birikintisiyle oynamaya başladı. Perdenin arkasından, camda süzülen damlaları izledi. Yağmur damlaları, bulutlardan düşüp yerde herhangi bir şeye çarpana kadar, yani yağmur denen olay boyunca birbirine değmeden yol alırlar. O halde camda birbirine karışan damlalar, daha önceden karşılaşmamış; az önce o soğuk pencerede tanışmışlardı. Peki nasıl bu kadar kısa sürede kaynaşıp, ikisi-üçü birleşip tek oluveriyorlardı? İnsanlar da böyle miydi? Ama bu yanlış bir soruydu; kendisini biliyordu, yağmur damlaları gibi değildi. “Diğer insanlar da böyle miydi?” olarak düzeltti soruyu. Diğer insanlar nasıldı? Nasıl oluyordu da birbirlerine çok kısa zamanda alışıp bağlanabiliyorlardı?
İnsan da aslında tam bir yağmur damlasıydı; ikisinin hayatları aynıydı. Bulutlar anne ve toprak da ölüm olarak düşünülürse; bir bebek doğup bulutundan ayrıldığında yalnızdır, hayatı boyunca tek başına yol alır ve toprağa düştüğünde ancak diğer benzerlerine karışabilir. Ama herkes, yaşamı boyunca yalnızlığını gidermek uğruna, tıpkı yağmur damlaları gibi; birilerine çarpmak, birilerine karışmak, katılmak için çabalıyordu. Ve hayat yolu, bulutlarla toprak arasındaki yol gibi dümdüz olmadığından; herkes yaşamı boyunca kendisine katılacak birilerine mutlaka dokunuyor, karışıyordu. Ama öyle zamanlar geliyordu; en yakın arkadaşlar, dostlar, hatta yıllardır evli eşler bile birbirini, birbirinin boşluğuna terk edebiliyordu. Kimisi diğerinin yaptığı yanlışa ortak olmak istemezken; kimisi kendi doğrusunu diğeriyle paylaşmak istemiyor, kimisi artık yeni yüzler; yeni kişiler istiyor ve daha birçok sebepten dolayı herkes, ama herkes mutlaka bir gün yalnız kalıyordu. Yalnızlık herkes için bu kadar kaçınılmazken, neden peki insanlar birbirini arıyordu? Yalnızlıktan kaçabilmek için birilerine sarılmak, bencilliğin en âlâsı değil miydi? İki kişinin, yalnızlıklarını gidermek uğruna birbirini kullanması, hem de hiç farkına varmadan, düşünmeden kullanması; karşılıklı saygısızlık değil miydi? Yalnızlık korkusu ne kadar üstün olabilirdi kaybetme korkusundan?
Camda süzülen yağmur damlaları birleşip büyümeye devam ediyordu. Sonra üst köşedeki tek duran damlaları gördü. Onlar diğerleri gibi aşağıya doğru akıp birleşmiyorlardı. Orada öylece sabit duruyorlardı. Birbirlerine dokunmuyorlardı, diğer büyükçe kalabalık damlalara dokunmuyorlardı ve kendilerine de dokunulmasın diye; camın kuş uçmaz kervan geçmez kuytu bir köşesine saklanmışlardı. Diğer tüm damlalar pencerede, ağaç dallarında, toprakta, her yerde toplanırken; onlar yalnızlığı seçmişlerdi. Bu sırada, sabit duran damlalardan birine; cama henüz düşen bir başka taze damla karıştı. Yeni düşen damla camda aşağıya akmak ve diğer hepsi gibi davranmak istiyordu, bunu yaparken sabit duran damlayı da beraberinde götürmek için zorluyordu. İkisi birlikte çok hafif hareket ettiler, sonra yeni düşen damla ayrıldı ve tek başına, aşağılara aktı. Diğeri yerinde kaldı.
İşte o az önce gelen, sabit duran damlayı hafif zorlayan ama yine tek başına bırakıp giden damla; kendini hayattan soyutlayan bir yalnızın etrafındaki üstünkörü arkadaştı: Yalnızı gördüğünde üstünkörü bir tutumla hatrını sorar, üstünkörü bir çağrıyla kalabalığa teşvik eder ve cevap alamayınca yine üstünkörü bir tavırla yalnızı kendi hâline bırakır. Böylesi arkadaşlar çok kolay bulunur ve kaybetmesi daha da kolaydır. Asıl önemlisi dostlardır. Bir dost, sorgulayabilecek kadar yalnız kalmaya izin verir ve dostu dibe vurduğunda elinden tutup yukarı çeken kişidir. Peki kendi dostları, arkadaşları, ailesi, sevdikleri neredeydi? Hepsi ne yapıyorlardı? Gülümsedi yavaşça, bu öylesine düşünülmüş bir soruydu, hiçbirinin cevabını merak etmiyordu. Kendini yine kandıramamıştı. Camda sabit duran damlalar el ele tutuşup pencereden aşağı atladılar.
Fırtınayla birlikte cama vuran yağmur daha sert yağmaya devam ediyordu. Bazı şimşeklerde iç organları, hatta bazılarında duvarlar titriyordu. Sonra elektrik kesildi. Sevgilisiyle film izlemiyordu. Aile ya da dost sohbetinde değildi. Sabaha yetiştirmesi gereken bir şey yoktu. Yani elektrikle işi yoktu, kesilebilirdi. Cama baktı: Camdaki yağmur damlalarını, karşı uzaktaki sokak lambaları sayesinde görebildiğini elektrik kesildiğinde fark etti. Geriye döndü, kapının altından odaya vuran ışık da kaybolmuştu. Artık sadece şimşeklerin anlık parlayan beyaz ışıkları kalmıştı geriye. O ana kadar, elektrik kesilene kadar, sokak lambalarını; gözünün önündeki ışıkları görememişti. Yine kaybettikten sonra anlamıştı elindekinin değerini. Ama kaybettiğine göre artık elinde değildi. “Yine kaybettikten sonra anlamıştı, kaybetmeden hemen önce elinde olanın değerini.” olarak düzeltti kendini. Damlaları izlerken, asıl onları görebilmesini sağlayan ışığı fark etmemişti. Bütün yağmur damlalarından nefret etti. Şimşekler çaktıkça, anlık aydınlıklarda görebildiği damlalara, yağmura küfürler savurmaya başladı. İşte yine hata yapıyordu, sanki sokak lambalarını fark etmemesinin sebebi kendisi değil de yağmurmuş gibi… Sanki yaptıklarının, yaşadıklarının tek sorumlusu kendisi değilmiş gibi… Bütün zayıf insanlar gibi hatayı başkalarında arıyor, suçu kendinden başkasına yüklüyordu.
Ayağa kalktı. O andan itibaren, ne olursa olsun elindekilerin değerini bilecekti. Ellerini açtı, baktı, bomboştu. Güldü. Odanın içinde dolanmaya başladı. Yerdeki irili ufaklı çöpler ıslak ayaklarına yapışıyordu, aldırmadı. Elindekilerin değerini bilmek… Kulağa hoş geliyordu. Kalabalık bir salonda parlak yüzlü, takım elbiseli adamların ve o takım elbiselerin yanında çok şık duran kadınların hayatlarının özeti gibiydi. Elindekilerin değerini bilmek… Sudan sebeplerle mutsuz olan, en olmadık zamanda, bir anda hayatı alaşağı eden ergen gençleri yatıştırmak gibiydi… Kaliteli bir filmin o can alıcı sahnesini tamamlayan fon müziğiydi. Elindekilerin değerini bilmeye kararlıydı. Karanlık odada bir sağa bir sola dönüyor, yerinde duramıyor; elinde değeri bilinecek ne var diye düşünüyordu.
Gittikçe hızlanan adımları, sağ ayağının küçük parmağını sandalyenin bacağına çarpmasıyla birden bıçak gibi kesildi. Kıpırdamadı. Her yer karanlıktı, el yordamıyla sandalyeyi tutup kenara çekti. Sonra buldu: Elinde kocaman bir yalnızlık vardı. Dipsiz bir sessizlik, karanlık, tek başınalık ve sonsuz düşünceler; tam bir yalnızlık yani. Değeri bilinecek tek şey; yalnızlığıydı elindeki.
Yalnızlığın değerini bilmek… Işıklı salondaki takım elbiseli adamlar ve yanlarındaki kadınlar ortalıkta görünmüyordu şimdi. Hayatı silkeleyen ergen de odasına kapanmıştı. Filmin belki de en can alıcı sahnesindeydi ama fon müziği duyulmuyordu. Yalnızlık deyince hepsi birden, yuvalarını su basmış karıncalar gibi kaçışmıştı her bir yana. Yalnızlığı tek kişi için çok fazlaydı, paylaşmak istediğindeyse kimse yanaşmıyordu. Bir günlük yalnızlığını on günlere bölmek ve teker teker yaşamak istedi, ama diğer günlerin yalnızlıkları da katlanarak birikecekti. Bu; borcunun faizini yine faizle borç alıp kapatmaya çalışmak gibi bir kısır döngüydü. Yalnızlığın değerini bilmek, ondan kaçmayarak; hatta üstüne giderek mümkündü. Ağlayıp sızlamak değil; durumunu kabullenmek ve kalan günlerini gülerek geçirmeye çalışan kanser hastasının olgunluğunu benimsemek gerekti. Peki bundan sonrası? Bundan sonrası yalnızlığın değerini bilmeye kalıyordu. Bir sevdiğinin değerini bilmek, ona sürekli sevgi sözcükleri söylemek olabilirdi. Ekmeğin değeri, onu çöpe atmamakla; çiçeğin değeri, yaprakları henüz tazeyken koklamakla bilinebilirdi. Zamanın değerini bilmek, tembellik etmemekti belki. Peki yalnızlığın değeri neydi? Tiksindiğimiz insanların yüzünü görmemek mi? Harcamalarımızı tek kişilik yapmamız mı? Hesap vermek zorunda olduğumuz bir kimsenin olmayışı mı? Sahip olduklarımızı paylaşmak zorunda olmamamız mı? Toplum içindeyken üstüne deodorant sıktığımız davranışlarımızı, tek başımızayken özgür bırakmamız mı? Hayır! Hepsine birden hayır! Yalnızlığın değeri, düşünebilmekti. Geçmişi düşünüp hatıralarda kaybolmak değil; geleceğe dair olmayacak hayallere dalmak değil; sadece düşünmekti. Ne geçmiş, ne gelecek; ne pişmanlıklar ne de ütopyalar… Şimdiyi düşünmekti yalnızlığın değeri, var olan durumu yargılayabilmekti.
Sağ dizi öne doğru kırıldı, istemsizce, farkında olmadan. Hafif sendeledi, geri toparlandı. Ayağını sandalyeye çarpıp da sandalyeyi çekip kenara koyduğundan beri kıpırdamadan ayakta duruyordu; sağ dizi de sonunda isyan etmişti. Kızmadı, dizine hak verdi. Karanlıkta eşyalara çarpmamak için yavaş yavaş yürüyüp yatağını buldu ve kenarına oturdu. “Şimdi keyifler nasıl bakalım?” dercesine sağ dizine baktı. Dizine mi bakmıştı gerçekten? Karanlıktı, neye, nereye baktığını bilmiyordu, herhangi bir şeye ya da dizine bakmış olabilirdi. “Şimdi keyifler nasıl bakalım?” mıydı bakışlarının anlamı? Bakışları… Karanlıktı, bir ya da birden çok nesneye bakmış olabilirdi, bakışlarından binlerce anlam çıkabilirdi. Zifirî karanlıkta bakmakla bakmamanın; gözünü açık ya da kapalı tutmanın farkı yoktu. O halde bütün bu zamandır gözleri kapalı da olabilirdi! İki eliyle usulca gözlerini yokladı, ikisi de açıktı. Sonra gözlerini kapatıp, gözkapaklarını yokladı. Yatağına uzandı.
İnsan neden yalnız kalır? Yalnızlık bir tercih midir, yoksa mecburiyet mi? Sefirlik midir yoksa sefillik mi? Yalnız kimdir; coğrafyası, iklimi nasıldır? Tonlarca soru üst üste yığıldı kafasında. Önce hangisine cevap aramalıydı; hangisi, hangisinin cevabıydı? Bilmiyordu. Kendi yalnızlığını düşündü, ne zamandır böyleydi? Kendisini yalnız hissetmesini gerektiren kayıpları nelerdi, kimlerdi? Yalnızlık kayıplar mıydı? Kesinlikle öyleydi. Daha önceden elinde, yanında olanları kaybetmekti yalnızlık; tek başına olmak değildi. Kimsesiz doğmuş, büyümüş ve yaşayan insanlar yalnız değildi; belki muhtaçtılar, yalındılar. Asırlardır aynı düzende varlığını sürdüren dağlar, çöller, ıssız adalar, denizler; hiç biri yalnız değildi, nasıl başladılarsa öyle devam ediyorlardı. Kimsenin gidip görmediği, bilinmeyen yerler değil; gün boyu yürüyen, alışveriş yapan, bir yerlere yetişmek için koşan insanların, gece olunca evlerine çekilmesiyle karanlığa gömülen sokaklar, caddeler yalnızdı. Yaprağını düşürmüş ağaç, ağacından kopan yaprak, yağmurunu kaybetmiş toprak yalnızdı… Kimsesiz, tek başına doğup-büyüyen değil; onları, yüzleri, binleri tanıdıktan sonra tek başına süren, bir başına biten hayatlar yalnızdı.
Kimisinin durumu kaçınılmazdır: Şartlar öyle bir hâl alır ki; sahip olduğu, değer verdiği ne varsa vazgeçmesi gerekir; yavaş yavaş, göz göre göre kaybetmeyi an be an yaşar. Kimisi; daha ne olduğunu anlamadan, ne oluyor demeye kalmadan bir başına kalıverir. Kimininse kendi seçimidir; bazıları, çevresindekilerin günden güne çürüdüğünü, yalnızlığın insanlardan daha değerli hâle geldiğini gördükçe uzaklaşır herkesten. Bazıları mutludur, herkesi, her şeyi bırakmak rahatlıktır. Sorumluluklar yoktur, hayatına ortak olan yoktur, seçimlerini yargılayan yok… Bazılarıysa acı çeker, işte onlar gerçek yalnızlardır. Delice kıskanıp en saçma olayda tartışma başlatan sevgililerini; en sıcak havada bile sırtına ceket giydiren annelerini; içtiği her dal sigarada kendisini azarlarcasına uyaran babalarını; ufak bir sakarlıkta alay konusu oldukları arkadaş sohbetlerini; hatta soğuk sabahlarda çalışmamak için dakikalarca direnen arabalarını; hatta topuklarını vuran ayakkabılarını ve diğer her şeylerini, herkeslerini özlerler. Onlar, gerçek kayıp tamlamasının ne demek olduğunu en iyi bilenlerdir.
Peki kendi yalnızlığı? “Bana mı soruyorsun?” dedi, “Evet.” diye cevapladı kendini. Kendi yalnızlığını kendine açıklaması gerekiyordu, yanında başkası olsa ona açıklardı. Yanında başkası olsa yalnız olur muydu? Belki olmazdı. Düşündü, “Bazen ben insanlardan kaçıyorum, bazen de onlar benden kaçıyor. İnsanlara ihtiyaç duyduğumda ve ihtimal onlardan bazıları da bana ihtiyaç duyduğunda… İşte o da böyle yalnız olduğum zamanlara denk düşüyor.” Kendini, kendine böyle açıkladı.
Şimşekler epeydir duyulmuyordu. Yağmur da hafiflemiş olmalıydı. Doğruldu yatağında, kalktı. Masaya kadar yürüdü. Yataktan kalktığında yere ilk önce sol ayağını basmıştı, sonra sağ ayağını da basınca ayağa kalkmıştı ve aynı ayağıyla ilk adımını atarak yürümeye başlamıştı. Sandalyenin yanından geçerken dördüncü adımını atıyordu ve masanın yanına vardığında da toplam dokuz adım atmıştı. Masanın üstündeki torbada birkaç kurabiye ve daha önceden yediği kurabiyelerin de kırıntıları vardı. Torbayı açtı. Baktı, ilk hangisini yiyeceğine karar veremedi. Birini eline aldı, bir kenarı çok az yanmış gibiydi. Diğerini aldı, alır almaz da kurabiye ikiye bölündü, bir parçası elinden tekrar torbaya düştü. Elinde kalanı ağzına attı. Ağzının hangi tarafıyla çiğneyecekti? Tekrar torbadaki kurabiyelere baktı, az pişmiş görünen beyaz bir tanesini alıp yemeye başladı. Birkaç taneden sonra susadı. Masanın üstündeki yarısı içilmiş bir bardak suyu aldı, içilmemiş yarım bardak suyu kafasına dikti. İçtikten sonra bardağa baktı, dudaklarının izi vardı. Bardağı bıraktı. Bardağı bırakırken, camın ahşapla çarpışmasından çıkan ses yalnızlığını bir anlık böldü. Bardağı kaldırdı, tekrar masaya koydu, tekrar aynı sesi duydu. Bunu birkaç kere yaptı. Bir anda fark etti: Elektrikler yoktu ve şimşekler de kesilmişti. Hava bulutlu ve hatta yağmurlu olduğundan dolunay da görünmüyor, odasını aydınlatmıyordu. Hava açık olsa dolunay, güneş batar batmaz penceresinde bitiverir ve sabaha kadar odasını gözlerdi ama şimdi yoktu. Etrafta zerre ışık yoktu. O halde masayı, kurabiyeleri, bardağı, bardaktaki izleri nasıl görebiliyordu? Arkasına döndü, etrafa bakındı; ama herhangi bir ışık yoktu. Sonra tekrar masaya çevirdi yüzünü. Masaya döner dönmez irkildi, titredi. Küçük, beyaz bir mum yanıyordu masada. Bardağı, izleri, yataktan kalkıp masaya yürürken dördüncü adımda yanından geçtiği sandalyeyi, kurabiyeleri hep bu mumun ışığında görmüştü. Mumu görünce neden irkilmişti? O mumu oraya kim koymuştu? Kim, ne zaman yakmıştı?
Sandalyeyi tutup masanın yanına koydu, oturdu, masadaki kitaplardan birini açtı. Kitabı kucağına koyunca masanın altında kalıyordu ve mumun ışığı sayfalara ulaşamıyordu. Masanın üstüne koyunca da kendisi eğilmek zorunda kalıyordu. Sandalyeden kalktı. Mumu ve kitabını alıp duvarın dibine, halıya oturdu. Mumu yan tarafına yere bırakıp duvara yaslandı. Ayaklarını uzattı, kitabı kucağına koydu ve okumaya başladı. Yağmurlu havada mum ışığında kitap okumak… Masal gibi bir şeydi. Masal gibi miydi? Yalnızlığı, masal olamayacak kadar gerçekti. Hem, masallara yalnızlık yakışmazdı. Masallar kalabalık olmalıydı, iyiler ve kötüler olmalıydı; iyiler mutlaka kazanmalıydı. Hem, kendisi hangi taraftaydı? Yalnızlar iyilerden miydi yoksa kötülerden mi? Kimse bilemezdi. Çünkü iyilik ya da kötülük yapabilecekleri kimseleri yoktu. Yaşadıkları masal değildi. Hem, etrafta iyiler ve kötüler olmalıydı. Hem, yalnızdı.
Ayracı iki sayfanın arasına koyarak kitabı kapattı. Mumun titrek ışığında, diğer bir duvarın dibindeki boş bavulunu gördü. Pantolonuyla gömleği, ah bir kurumuş olsaydılar odada! Bir de yeleği… Bavula doldurup gitmek lazımdı. Eşyalarını bavula doldurup, bavulunu da sırtlayıp gitmek. Nereye? Nereye olursa. Şu rutubeti ve yalnızlığı kendinden gayrimenkul odadan kurtulsaydı da, nereye giderse gitseydi. Masada torbada bıraktığı kurabiyeler bile gözünde değildi. Gitmek… Güldü kendi kendine. Kendine güldü. Gidebileceği çok yer vardı ama kaçabileceği hiçbir yer yoktu. Kurtulmak için kendini bırakıp gitmesi gerekiyordu ama biliyordu ki nereye giderse gitsin; yalnızlığı, daha kendisi varmadan gittiği yerde kendisini karşılamak için hazır olacaktı. Eğer kimsesi olsa, onu bırakıp gidebilirdi. Yalnız olduğu için kimseyi de bırakamıyordu işte. Kendini bırakıp gittiğindeyse; kendisi hep geride kalan kişi oluyordu. Bavul, yollar, gitmek… Bunlar bir yalnız için hiçbir şey ifade etmiyordu. Şartlar aynı olduğu sürece gitmenin anlamı yoktu.
Kitabı masanın üstüne koydu. İki avucundan çok az taşan, eski model, demir oyuncak arabasını aldı. Duvarın dibine, mumun yanına oturdu. Yağmur kesilmişti. Şimşekler kesilmişti. Hava hâlâ bulutlu olduğundan dolunay ya da yıldızlar görünmüyordu pencereden. Dışarısı zifirî karanlıktı, odayı da küçük bir mum aydınlatıyordu. Oyuncak arabasının tekerleklerini döndürmeye başladı bir eliyle. Halının üstüne koydu, ileri-geri hareket ettirirken; ağzıyla da sesler çıkararak sanki gerçek araba sürüyormuş gibi yaptı. Biraz daha oynadıktan sonra oyuncak arabasını masanın üstüne bıraktı. Tekrardan duvarın dibine, halının üstüne çöktü. Mumu izlemeye başladı. Yanan fitili, eriyen kenarlarını izledi. Sonra muma hızlıca bir nefes üfledi. Söndü. Dört duvara yalnızlığın resmi düştü.

III

Bir öykünün sonunda
kimse ölmediği halde geriye kimse kalmıyorsa;
orada mutlaka yalnızlık vardır.

Yalnızın her günü gecertesidir. Tümden yalnız geçen bir gecenin ertesinde, o güne isim verilmez; o gün herhangi bir ismi kabul etmez, yakıştırmaz kendine. Geceden çıkılmıştır ve bilinen her şeyin; özellikle de geçip giden günlerin tekdüzeliğinden sonra, artık hepsi aynı adla çağrılır. Bir yerde, “Bugün günlerden ne?” sorusuna “Gecertesi.” diye cevap veren biri yoksa eğer; orada yeterince yorgunluk yok demektir.
Gözlerini açtı. Açar açmaz gözlerini alan aydınlığa baktı; hafif pürüzlü ve kirli bir beyazlıktı. Sol dirseğinde şiddetli bir ağrı hissetti. Sağ eliyle sol dirseğini ovalarken; bir yandan bakmaya devam ettiği gözlerini alan aydınlık da acele etmeden ama hızlı adımlarla söndü. Sonra bu iki durumu birleştirdi: Yatağında uyurken ani bir hareketle diğer tarafa dönmüş ve dirseğini, şu anda bakmakta olduğu kirli beyaz pürüzlü düzlüğe çarpmıştı: duvara. Beyni kaynıyordu sanki, elini başına götürdü; sımsıcaktı. Duvardan ayrılarak arkasına döndü; yatağın sol başındaki pencerenin perdesi açık kalmıştı ve güneş de bunu fırsat bilip saçlarını, sonra da kafa derisini ve daha içerileri yakıyordu. Güneş böylesine yükseldiğine göre vakit öğleyi görmüş olmalıydı. Yanağında bir ıslaklık hissetti. Elini bu sefer de çenesine götürdü, çenesinin altından yanağına doğru ve oradan da ağzına kadar elinin tersiyle sildi. Islak elini üstünde kurulamak istedi, üzeri çıplaktı. Elini, ayağındaki eşofmanında kuruladı. Doğrulup kalkmaya çalıştı, beceremedi. Battaniyesi yine her tarafına dolanmıştı; önce ondan kurtulması gerekiyordu, sonra kalkabilirdi. Bir-iki uğraşıp başaramayınca, döne döne kendini yere attı yataktan. Her uyku sonunda aynı durum yaşanıyordu. Çirkef iki sevgili gibi sabaha kadar didişiyorlardı battaniyesiyle. İkisi de şikâyetçi değildi. Yerden kalktı, sevgilisini geri yatağına bıraktı. Ayaktaydı.
İnsanlar bir yere gitmek için, bir iş yapmak için, birilerini görmek ya da daha fazla görmemek için ayağa kalkardı. Kendisi şimdi ayaktaydı, kim için? Ne için? Yatağına gelip oturdu, battaniyesi altında kaldı. Ayağa kalkmak için sebep, sebepler bulması gerekiyordu. Uykudan uyanan bir kişi ne yapardı? Kalktı, lavaboda elini yüzünü yıkayıp geri geldi. Günlerdir aynı yerde asılı duran, sürekli ıslanıp-kurumaktan bıkmış küçük havlusunda kuruladı yüzünü. Gidip sandalyeye oturdu. Hayır, önce sandalyeyi odanın köşesine doğru çekti, oturdu. Odayı iyice süzdü. Tavana baktı, sağ tarafında kalan duvardaki uzunca çatlağı bir uçtan bir uca izledi. Havaya boğucu bir rutubet kokusu hâkimdi. Suçlayan gözlerle, etrafa saçılmış çamaşırlara baktı. Rutubetin bir diğer sorumlusu sürekli ıslanıp-kuruyan havluydu, ona da aynı gözlerle baktı. Sonra, yağmur yağdığında açık pencereden sehpaya düşen damlalar… Yağmur damlalarının gıyabında, sehpaya bakıp onları da suçladı. Masanın üstündeki birkaç haftalık çekirdek kabuklarına, masanın üstündeki birkaç kurabiyeye, yine masanın üstüne yayılmış kitaplara, müsveddelere ve birkaç dosya kâğıdına, yerlerdeki çöplere… Etrafta dağınıklığa sebep olan her ne varsa hepsine aynı şekilde baktı. Sonra aynanın karşısına geçip… Odada ayna var mıydı? Tuvalete gidip, lavabonun üstündeki aynanın karşısına geçip; asıl sorumluyu yerden yere vurdu.
Odaya geri döndü. Masanın üstündeki takvimi aldı eline, günleri okumaya başladı. Bitirince, kalemi alıp bütün günlerin üstünü çizdi. Hepsinin yerine, tek ve büyük bir “gecertesi” yazdı. Sonra takvimle kalemi bıraktı geri. Takvim ve kalem mi vardı masada? Nereden gelmişlerdi? Bilmiyordu. Demir oyuncak arabasını aldı, sağını-solunu kontrol eder gibi yaptı, birkaç yerine dokunup geri bıraktı.
Üstünü değiştirip dışarıya çıkmaya karar verdi. Etrafta atıl duran çamaşırlarına ve -dolabının önüne gelip- askıda duranlara baktı. Ne giyeceğine karar veremiyor, eli bir ona bir ötekine gidiyordu. Hem kim içindi bu kadar telaş? Ne kadar zevkli olduğunu gösterebileceği veya takdir beklediği veya yanında yakışıklı durmak istediği bir kimse; hiç kimse yoktu hayatında. O halde giyinirken özen göstermesi gerekmiyordu. Rastgele, alakasız bir pantolonla bir fanila giydi üstüne.
Dış kapının önünde ayakkabılarını giyerken birden vazgeçti. Koşarak odaya geldi ve üstündekileri çıkarmaya başladı. Kimse umurunda değildi ama sadece kendisi için yine de iyi giyinmeliydi. Fanilasını çıkarıp güzel bir gömlek giydi. Bu tutum yabancı değildi ona, ne olduğunu biliyordu. Sayısız kişiden duyduğu “Başkası için değil, kendim için…” kalıbının, kendi bünyesindeki bazı bazı ortaya çıkan karşılığıydı bu. Yoksa çok iyi biliyordu ki; dünyada tek kişi yaşasa, ya da birçok kişi yaşasa fakat kendilerini gösterebilecekleri, ispat edebilecekleri kimse olmasa -mesleği, cinsiyeti, yaş aralığı, beklentileri, planları ve diğer her şeyleri ne olursa olsun- hiç kimse giyimine, oturup-kalkmasına, yolda yürümesine, hayatına özen göstermezdi. Bütün yapılanlar, işte şu sokağa çıkarkenki kıyafet seçimi bile, toplumda yer edinmek, kimlik kazanmak, saygı görmek, bazen ilgi çekmek ve bazen de cinsî duygularını tatmin etmek amacıylaydı. İnsanlık da “başkası için değil, sadece kendim için” koymuştu bunun adını. Bu akımın asıl hedefiyse; egolarını çift lavaş dürümlerle, patatesli böreklerle tıka basa doyurup alınan besinlerden bolca özgüven depolayarak başkalarının yanında kendini farklı hissetmekti. Sadece, elindeki her şeyi kaybettiği için artık kaybedecek bir şeyi kalmayanlar; yaşamdan beklentisi olmayanlar ya da etrafındakileri umursamayanlar bu durumu aşıp hayatın üstüne çıkabilirlerdi. Ne var ki onların da birçoğu ne başardığının farkında bile değildi. Öyleyse şimdi kendisi neden hayatın kuralları altında eziliyordu? Belki de hâlâ umut vardı sıradan olmaya? Ya da sırf bunları düşünmek için böyle davranmıştı. Ama o bunun adına özsaygı dedi. Zira insanları tanıdıkça, kendine duyduğu saygı günden güne artıyordu. Pantolonunu; gömleğiyle el ele tutuşabilen bir başka pantolonla değiştirdi. Çıkarken bir de ceket aldı üzerine, ceketi “başkası için değil, sadece kendisi için” almıştı; çünkü üşütüp hastalanırsa kendisine bakacak kimsesi yoktu.
Gözlerini açtı. Başı, dolmuşun camında çok küçük hareketlerle zıplıyordu. Başını camdan ayırdı. Boynunu kıpırdatamadı: Sanki boynu yamuk olarak doğmuş ve gelişimini de öyle tamamlamıştı da; yaradılışına aykırı bir hareket yapıyordu sağa sola oynatmaya çalışarak. Birkaç dakika dinlendirdikten sonra yavaş yavaş oynattı başını ve biraz sonra da boynu çözüldü. Ayakta duran yaşlıca bir adam vardı, kimse yer vermemiş; o da kimseden yer istememişti. Kalkıp yer vermek istedi, sonra vazgeçti. Bunu hak edecek bir şey yapmış mıydı adam? Mesela çocukları için, başkalarının çocukları için, gençler ve kendinden sonra gelen herkes için ne yapmıştı? Geride bıraktığı kaç güzellik vardı? Kaç çirkinlik? Daha iyi bir dünya için çabalamış mıydı? Bilinmiyordu. Kalkmadı, adama yer vermedi. Camdan dışarı baktı. Neredeydi, nereye gidiyordu? Yetişmesi gereken bir yer ya da görüşmesi gereken biri yoktu. Biraz daha gittikten sonra çarşıya yakın bir yerde indi, çarşıya doğru yürümeye başladı. Hava kapalıydı. Kurşun gibi ağırdı. Her adımda, etraftaki insan sayısı da artıyordu. Kalabalığın merkezine doğru yürüyordu belli ki. Her adımda yalnızlığı da artıyordu. Kimsenin olmadığı, bomboş bir evde, bir arazide, bir sokakta; yine herkes kadar yalnızdı. Kim olsa aynı şekilde yalnızdı. Ama kalabalığa karıştıkça insanlar her tanıdık yüzde, her merhabada yalnızlığın ağzına ağzına vururken; o sürekli aynıydı. Etraf kalabalıklaşırken kişinin aynı kalması; bir bakıma, etrafın aynı kalması ama kişinin gittikçe yalnızlaşması demekti. Etraftaki her bir kişi, yalnızlık hanesine artı bir olarak yazılıyordu. Yalnızlığın merkezine doğru yürüyordu.
Kavşağa geldi. Dört yol ağzında, karşıya geçmek için trafik lambalarındaki yeşil adamın yanmasını bekledi. Önünden arabalar sırayla geçerken, bir motosiklet ayaklarının hemen dibinden; beraberinde sürüklediği rüzgârı da suratına bırakarak geçti. Arkasından baktı: İki kişiydiler, öndeki direksiyona; arkadaki de, öndeki oğlanın beline, sıkıca sarılmışlardı. Arkalarından bakarken sövüp sayması gerekiyordu, kazadan kıl payı kurtulanların her zaman yaptığı şey buydu. Arkalarından sövmedi, kızmadı, hiçbir şey söylemedi. Kızgınlığını içine atmak da değildi bu, hiçbir şey hissetmemişti o anda. Tekrar önüne döndü, ışıklara baktı. Yeşil adam, boş ver, hadi karşıya geç, anlamında yürüyormuşçasına ayaklarını sallıyordu. Boş verip karşıya geçti.
Yolun karşısında kalabalık biraz daha yoğundu. Bazıları alelade adımlarla yavaş yürüyordu, bunların kim olduklarını bilmiyordu. Bazılarıysa -kadınlar- küçük ama hızlı adımlar ve -erkekler- büyük ama yavaş adımlar atıyordu. İşte bunlar modern zamanların insanlarıydılar. Tabii ki sırtlarında mont, ceket değil; palto vardı ve tabii ki ellerinde de çantaları. Kendisi nasıl yürüyordu? Alelade adımlarla hızlı yürüyordu. Hızlı yürüyordu; çünkü kalabalıktan bir an önce kurtulmak istiyordu ve alelade yürüyordu; çünkü hiçbir yere gitmediği için, hiçbir adımının da anlamı yoktu. Bu kalabalıkta herkes nasıl birbirine çarpmadan yür… Yanından geçen iri yarı bir adam omzuna çarptı. Birkaç an sonrasında da diğer omzuna bu sefer bir kadın çarptı. Kadın daha şiddetli çarptı. Omzuna çarpanlar geri dönüp özür dilemedi, o da geri dönüp özür dilemelerini istemedi. Sanki bütün bu insanlar, omuzlarına çarpan o iki kişiyi aralarından seçip “Gidin şuna haddini bildirin!” demişti ve o iki kişi de gelip “Ne işin var aramızda?” demişti. “Yok, ben, öyle, geçiyordum…” diye mırıldandı, o anda yanındaki kadın birden gözlerini kendisine çevirdi, sorarcasına baktı. Ama o, kadına bakmadı; başını yerden kaldırmayarak yürümeye devam etti, hızlı ve alelade adımlarla. Liseyi geçip terziye doğru ilerlerken, arkadan biri omzunu tuttu. Biri omzunu tuttuğunda ne yapılırdı? Durmalı mıydı, ona boş verip yürümeye devam mı etmeliydi? Durup onunla konuşmazsa, konuşmadığı kişi söver miydi, döver miydi? Kimdi bu omzunu tutan adam? Adam mıydı peki? Belki bir kadındı; genç, zarif, alımlı bir kadın. Belki kendisini ta yolun başından beri takip ediyordu da, kalabalıktan fırsat bulamayıp ancak şimdi ulaşabilmişti. Ne diye takip ediyordu? Hayatıyla alay edip eğlenmek için mi? Belki de bir yerde görüp beğenmişti? Hayır, bu ihtimali düşünmemeliydi. Kendi yalnızlığına ortak mı arıyordu? Yalnızlığına ortak olduğu son kadın, tüm yalnızlığını üstüne yıkıp kaçmamış mıydı? O hâlde şimdi bu kadına güvenemezdi. Peki ya kadın değil de erkekse? Omzundaki eli hissetmeye çalıştı: sert değildi, nazik değildi, daha çok; babasının elini sımsıkı tutan bir çocuk eli gibiydi. Bir durup da arkasına baksa, kim olduğunu görecekti. Adımlarını yavaşlattı, durdu. Arkasına döndü: Hiç kimse yoktu. Biraz ötedeki büfeci “Buyur birader?” dedi. Önüne dönüp yürümeye devam etti. İkinci adımında tökezledi; ama düşmedi. Gören oldu mu diye gizliden etrafına baktı. Sonra alelade adımlarını tekrar hızlandırdı.
Ne kadar zamandır yemek yememişti? Bildiği tek esnaf lokantasına doğru yürümeye devam etti. Kendisi esnaf değildi, o halde neden esnaf lokantasına gidiyordu? Bu lokantalara sadece esnaflar gitmiyordu, o halde neden adı esnaf lokantasıydı? Lokantaya vardı, içeri girdi. Aynı hızlı adımlarla lavaboya ulaşıp ellerini yıkadı, yemeklerin olduğu camekânın önüne geldi. Pilav, taze fasulye ve yoğurt istedi, yemeği veren adam kıvrak esnaf diliyle “Hemen ağabeycim!” dedi. Esnaf lokantası ne kadar gerçekti bilinmez ama esnaf dili kesinlikle gerçekti, vardı öyle bir şey. Gülümsedi, yürüdü, boş masalardan herhangi birine oturdu. Önüne servis açıldı: kaşık, çatal, ekmek, su dolu sürahi, bardak, küçük bir tabakta birkaç taze acı biber… Peçete, tuzluk ve karabiber de zaten daha önceden masada vardı. Çok az zaman sonra da yemeği geldi. Kaşığını aldı, yoğurt kâsesine doğru götürürken durdu, geri çekti, tersini çevirdi. Başını biraz daha eğince kaşığın dışında kendini görüyordu. Dikkatlice kendini izlemeye başladı: Görüntüde asık suratlı, saçları dağınık biri vardı. Garsonu çağırdı, kaşığı değiştirmesini istedi. Garson kaşığı aldı, gitti, elinde yeni bir taneyle döndü, masaya bıraktı, ayrıldı. Yeni gelen kaşığı aldı bu sefer eline ve yine kendine bakmaya başladı. Az önceki kişi vardı yine karşısında: asık suratlı, saçı başı dağınık… Karşısındakine, acıyan; ama anlayan gözlerle baktı. Kaşığı bir kez daha değiştirtmedi. Yemeğini yemeye başladı.
Lokantadan çıkıp yürürken, lokantacıdan aldığı para üstünü neden saymadan doğrudan cebine koyduğunu düşündü. Para üstü verirken lokantacının aynı olan kâğıt paralardan neden en eski olanı seçip verdiğini düşündü.
Büyük bir giyim mağazasının önünden geçiyordu, vitrine baktı. Vitrindeki cansız erkek mankenin üstünde bordo bir kazak ve siyaha yakın lacivert pantolon vardı. Yanındaki mankende ise siyah bir mini etek, kırmızı bir bluz ve bluzun üstünde de uzunca -yine siyah- bir kaban vardı. Ama mini etekle kabanın aynı anda vücutta olması kesinlikle tutarsızlık değildi; bunun adına şık giyinmek deniyordu. Erkek mankene baktı, siyaha yakın lacivert pantolonu ve bordo kazağıyla o da pek âlâ şık duruyordu. Marifet kıyafetlerde değildi; her iki mankenin de vücut yapıları güzellikten nasiplerini fazlasıyla almıştı: İkisi de uzun boyluydu, ikisi de şişman ya da zayıf değildi, erkekleri temsil eden fazlaca kaslı ve kadınları temsil eden de fazlaca ince belli, ölçülüydü. Bu cansız mankenlerden oldukça farklı olan şişman, cılız, vücudu orantısız, kısa boylu veya her ne şekildeyse tüm müşteriler; aldıkları kıyafetlerin kendi üzerlerinde de aynı güzellikte durduğunu düşünüyordu. Daha komiği, hiçbiri de bu güzel mankenlere tepki göstermiyor; hiçbiri de çıkıp “Bizim ayarımızda mankenler koyun vitrine!” demiyordu.
Mağazanın önünden yürüyüp karşı kaldırıma geçti. Kaldırımdan yola inip de henüz karşıya geçmemişken; üç araba kendisine çarpmaktan son anda vazgeçmişti. Sonra gelen dördüncü arabaysa umursamamıştı bile. Tüm arabalar geçip gittikten, yol boş kaldıktan sonra; sürekli sağa-sola bakarak ve korkarak, koşar adımlarla geçmişti karşıya. Kaldırımdaydı, yürüyordu. Karşıdan, elinde bebek arabasıyla bir kadın geliyordu. Durdu, kenara çekildi. Bebek arabası geçince tekrar yoluna devam etti.
Kaldırımdan yola inip tekrar karşıya geçti, köşedeki bankanın önünden sola döndü. Birkaç adım sonra yol sahile çıkıyordu. Birkaç adımda yolu bitirdi ve sahile çıktı. Büyük heykelin yanındaki parka gitti. Ağaçların altındaki bir banka oturdu.
Cebinden müzik çalarını çıkardı, yüzünü denize dönüp oturmasını düzeltti, kulaklıklarını taktı. Şarkılar söylenmeye başladı. Şarkılar dinlerken kim olsaydı yanında? Eskiden kimle dinlerdi; kimlerle, hangi şarkılara eşlik ederdi? Hiçbirini, hiç kimseyi hatırlamıyordu. Başını kaldırdı, ağaç dallarının arasından gökyüzüne baktı, güneş bulutların arkasında görünmüyordu, uzaklardaydı ama yerini belli edecek kadar da yakındaydı. Cilveli bir sevgili gibiydi; ne tamamen teslim oluyordu ne de rahat bırakacak kadar gidiyordu. Acımasız bir maşuk gibiydi, aşığının canını yakmaktan zevk alıyordu. Yüzünü göstermiyordu ama kendini de unutturmuyordu. Oturduğu yerde yükselip etrafına baktı, güneş ne taraftan doğup ne taraftan batıyordu? Kuzey-güney neresiydi? Bunları en son ne zaman umursamıştı? Belki sevdiğinin yanına en son giderken, belki daha da önceleri aklındaydı bunlar. Ama artık değil.
Aynı şarkıyı tekrar tekrar dinliyordu ve her değişen şarkıda fikirleri de değişiyordu. Neden tek başına dinliyordu bunları? Kaç zamandır her şeyini tek başına yaşıyordu. Bazen uzun uzadıya muhabbet ediyordu kendisiyle; farklı iki düşünce bulup bunları savunan iki-üç tane de kişi uyduruyordu ve kıyasıya yarıştırıyordu kafasındakileri. Kim galip gelirse ona yemek ısmarlıyor, bazen cebinde parası olursa üstüne tatlıcıya da götürüyordu. Kafasında fikirleri çoktan hazırlayıp da fakat uydurduğu kişiler gelmediğindeyse; ağır yatalak hasta ruhuna bürünüyordu. Kendini bir köşeye yığıveriyor ve dünyaya küsüyordu.  Görenler deli diyordu, ama değildi. Aklı başında olduğunu kanıtlamak için de uğraşmıyordu, varsın kim nasıl isterse öyle görsündü. Kim nasıl görüyordu ki kendisini? Kimsenin umurunda mıydı? Birilerinin umursamasına da ihtiyacı yoktu zaten. Birilerinin umursamasına ihtiyacı yoktu, çok daha fazlasına ihtiyacı vardı. Ama bunu kendisine söylemiyordu.
Şarkılar değişiyordu. Sadece şarkılar mı? Herkes değişiyordu. Bir zamanlar yanında olan, her zaman da yanında olacak olan; öyle söz veren kim kalmıştı geriye? Herkes, yol kenarındaki su birikintileri gibi; hiç belli etmeden ve çok ağır hareketlerle kaybolmuştu. Yağmurda yol kenarına birikip, güneş açtığında da sessizce buharlaşıp gitmek gibi…  Teneke kumbaradaki bozuk paralar gibi… Sallarsın, sesleri gelir; ta ki son bozukluğu alana kadar. O son parayı da aldıktan sonra birden kesilir ses, ne kadar sallasan da kâr etmez. Son konuşmaya kadar hiç anlamamıştı ne kadar azaldıklarını, nereye gittiklerini. Her bireriyle son konuşmalarında, sanki hiç tanımadığı birine hiç tanımadığı adresleri sormak gibi uzaktılar. En son ne zaman konuşmuştu birileriyle; şöyle içindekileri gizlemeden, saklanmadan?
Kulaklıkları alıp müzik çaları kapattı, bir öfkeyle cebine koydu. Öfkesinin sebebi son çalan şarkıydı. İlk tarihini unuttuğu bir süredir yanında taşıyordu o şarkıyı ama henüz uygun bir anını yakalayıp da dinleyememişti. Güzel günlere saklıyordu onu; ama şimdiki durumu pek elverişli değildi.
Başını gökyüzüne kaldırdı, güneş az önceki yerinden çok uzaklara gitmişti. Demek batı tarafı orasıydı ve tam tersi doğu da şurası olmalıydı. “Evet çocuklar, kollarımızı iki yana açıyoruz, sağ kolumuz doğuyu gösterirken sol tarafımız batı oluyor, kuzey tam karşımızda ve güney de arkamızda kalıyor.” Başını indirdi.
Karşıdan elinde tomurcuk güllerle bir çingene kızı geliyordu. Omzundaki sevgilisine baktı, gülümsedi. Biraz sonra da çingene kızı gelip tam karşılarında durdu. Bir elini beline koyarak “Dünya güzeli ablama bir gül vereyim?” dedi o kendine özgü ağzıyla. Sevgilisinin belinden elini çekmeden, yavaşça doğruldu. “En güzeli hangisi?” diye sordu. Çingene kızı elindeki bütün gülleri üstünkörü bir hızla inceleyerek “Budur en güzeli abicim!” dedi. Güle baktı, karşısındakine baktı, güldü; “En güzeli benim kollarımda.” dedi sevgilisine dönerek. Sonra kızın uzattığı gülü aldı, en sevgilisine verdi.
Karşıdan bir çingene kızı geliyordu. Gözlerini ona dikti ve izlemeye başladı; yürüyüşünü, başından ensesine doğru düşmüş kırmızı yazmasını, ayağındaki şalvarını, elindeki gülleri dikkatlice takip etti. Kız geldi, önünden geçti gitti. Yanındaki boşluğu, kollarındaki yalnızlığı görmeden, geçip gitti.
Banktan kalkıp parkta yürümeye başladı. Kollarını sallayacak kadar hızlı değildi adımları, Sinemadan kendine ufak bir rol biçip kollarını ağır çekimde sallamak da istemiyordu. Ellerini göğsünde birleştirip iç içe soktu. Sonra vazgeçip arkaya attı; böylesi de şişman göbekli toprak ağası gibi oluyordu. Sonra pantolonunun ceplerine soktu ellerini, yürümeye devam etti. Bahar ayı olmamasına rağmen etrafta her yaştan bir sürü çift vardı. Yanındakinin ruhunu sevenler, vücudunu sevenler, gülüşünü sevenler, kendini güldürmesini sevenler, sevmeyenler, hiç sevmeyenler, başkasından arda kalanlar, daha önce ayrılıp birleşenler, yakında ayrılıp bir daha birleşemeyecek olanlar… Hepsi birden dışarılara çıkmış, sanki kendisinin oraya geleceğini biliyormuş da nispet yapıyormuş gibi toplanmıştı. Hiçbirine aldırmadan yürümeye devam etti. Karşıdan bir erkekle kadın geliyordu. Erkek; kadını rüzgâra siper etmiş gibi tutuyordu ve kadın da, sırtında bir ceket gibi taşıyordu erkeği. Gülüşüyorlardı. Kadının omzunu sıkı sıkı tutan elin parmağında bir yüzük vardı ve diğer yüzük de erkeğin tıraşlı çenesini okşayan kadının parmağındaydı. Parmaklarındaki aidiyet sembollerini taçlandırırcasına yürüyor ve başka kimseyi görmüyorlardı. Yönünü başka tarafa çevirdi. İki tane çöpçü, ellerinde süpürge ve küreklerle yerdeki irili ufaklı çöpleri topluyordu. Diğer insanların kendi kendine uygun gördüğü çevreyi kirletme hakkı; onlar için ekmek kapısı olmuştu. “Ah, zamanında imkânım olsaydı şimdi hiç uğraşmazdım şu soğukta şunla!” dedi biri diğerine, elindeki süpürgeyi göstererek. Diğeri cevap vermedi, daha çok; yaşananları düşünüp haline şükreder gibiydi. Berikinin yakındığı şeyse, imkânsızlıklardan dolayı okuyamamak; diplomasıyla sıcak bir masada çalışamamaktı. Oysa biraz iyi olsaydı şartlar, belki de ülkenin en önemli doktorlarından; en hatrı sayılır siyaset adamlarından; en öğretici öğretmenlerinden olurdu. Hiçbir zaman tembellik falan da yapmazdı üstelik, her dersini ciddiyetle takip eder, öğrenir ve yüksek okulunu da birincilikle bitirirdi. Etraftaki öğrencileri sık sık azarlayan, “bizim imkânımız olsaydı…” öyküleri anlatan herkesten biriydi o da. Güldü, çöpçülere zahmet çıkmasın diye yere hiçbir şey atmadı. Yere atacak bir şey de yoktu elinde. Vicdanını yükseltmek için, bir yerlerden yere atılacak birkaç çöp edinip onları yere atmamak istedi. Pek konuşmayan çöpçüye baktı, sonra onun yanındakine dönerek, “Okumak mı istiyorsun? İşte sınav sorun: Cevapla bakalım hayat kime güzel?” diye seslendi. “Kardeşim bir müsaade et!” dedi o da. Bu sese cevap vermedi. Tekrar, kardeşim bir müsaade et diyen aynı ses; “Birader!” diye bağırdı. Yan tarafa döndü; ellerinde süpürge ve küreklerle iki çöpçü kendisine bakıyordu. Şaşırdı bir anlık, “Kusura bakmayın.” diyerek yoldan çekildi. Çöpçüler geçip giderken arkalarından baktı.
Sol tarafta, parmaklarında yüzükleriyle yürüyen erkekle kadını gördü, görmezden geldi. Üstü başı perişan bir dilenci yaklaştı, tam önünde durdu; boş avucunu gösterdi. Sonra o da durdu. Sana para vereyim, sen de bana arkadaş ol, der gibi baktı. Benim arkadaşlığım parayı alana kadar olur, sonra kaybolurum ortalıktan, der gibi baktı dilenci de. O zaman neden sana yardım edeyim ki? Halimi görmüyor musun, yardıma ihtiyacım var. Benim halim çok mu iyi peki? İkisi de der gibi bakmakta nicelerinden iyiydiler. Dilenci bir şey demeden; başka türlü bakmadan gitti. Herkesin bir şeylere, birilerine ihtiyacı vardı ve kime gitsen şu dünyada; aradığını bulamamıştı.
Yanından geçen bir adam, telefondakine, “Yarın çarşamba hem daha uygun olur.” dedi. Yarın çarşambaymış, yarın çarşambaysa bugün hangi gündü? Dün neydi? Az ötede salıncaklarda sallanan çocukların yanına gitti, günün adını sordu, hep bir ağızdan “Perşembe!” dediler, sondaki e’yi uzatarak. Şaşırdı. Hızlı adımlarla, diğer tarafta çimlerde oturmuş çay içen aileye yaklaştı, özür dileyerek, “Bugün günlerden ne?” diye sordu. “Bugün pazar.” dedi kucağında çocuk olan kadın. Korktu, başka yöne doğru koşmaya başladı. Yaşlı bir teyzeyi durdurarak, “Bugün günlerden ne?” diye sordu, “Pazartesi evladım.” dedi kadın, usulca. Sonra bulvara doğru koştu, bulvarın ortasındaki büyük, ışıklı tabelada “Cuma” yazıyordu. Yola attı kendini, karşıdan bir taksi gürültülü bir kornayla tam önünde fren yaptı. Şoför başını camdan çıkararak ve hararetli el hareketleriyle küfürler saydı. Taksinin camına yaklaştı, “Bugün günlerden ne?” diye sordu. Şoför bir küfür daha patlatıp gaza asıldı. Yavaş adımlarla yoldan karşıya geçip bankanın önüne geldi, camdan içeri bakmaya başladı. Bir adam omzuna dokunup “Bugün cumartesi kardeşim, bankalar çalışmaz.” dedi. Arkasını döndü, “Sağ olasın.” dedi.
Yürüyordu, yine alelade adımlarla fakat yavaş yürüyordu. Yoldan karşıya geçip tekrar sahile çıktı. Büyükçe bir taşın önüne geldi, taşın üstüne oturup denizi seyretmeye başladı. Güneş, denizin üstündeki bulutların ardındaydı. Limana demirleyen birkaç gemi de dalgalarda bir o yana bir bu yana sallanıyordu. Rüzgâr akşama doğru daha da şiddetleniyordu her zaman; daha da şiddetlenmişti. Ceketinin önünü kapayıp daha sıkı sarındı. Şu haliyle, ucuz bir tablonun kahramanı gibiydi. Deniz, gemiler, şehir, rüzgâr; her şey ucuzdu. Yalnızlığı ucuzdu. Renkler, tonlar hep silik ve mattı. Bir tek; hemen yan tarafında, sert rüzgâra karşı koymaya çalışan küçük bir kır çiçeği, ortası canlı, yaprakları canlı; tek başına, dünya pahasıydı. Çiçeği izledi bir süre… Nasıl direndiğini, toprağa nasıl sımsıkı tutunduğunu izledi. Etrafındaki diğerleri soğuğu kaldıramayıp ölmüştü, ama o inatla yaşamaya devam ediyordu. Bir başına kaldı diye koyuvermiyordu kendini. Etraftaki pisliğe, insanların görmemesine, hatta rüzgâra, hatta susuzluğa rağmen bırakmıyordu mücadeleyi. Devam etmek lazımdı, direnmek, aramak ve bulmak… Ayağa kalktı, güldü. Gerçek bir gülmeydi bu; beraberinde acı, aşağılama, nefret, dert hiçbiri yoktu. Hayatını değiştiren çiçeğe eğilip, yapraklarını öptü. Yaşamak için sebepler bulmak gerekiyordu ve şimdi kendisi o çiçeğin sebebi olmuştu; sırf bu yeterdi bir kır çiçeğine.
Dolmuş durağına doğru yürümeye koyuldu. Sahilden çıktı, bankanın önünden geçti. Bu sırada yola atlayan bir kedi, yoğun trafikte ezilmekten son anda kurtuldu. Güldü. Kalabalığa girdiğinde birkaç kişi omzuna çarptı, hepsine teker teker teşekkür etti; hiçbiri anlamadı bu şaşkınlığı. Marketten çıkan bir kadın parasını cüzdanına koyarken birkaç bozukluk yere düştü. Hemen eğilip aldı ve kadına uzattı. Kadın kendisine minnettar gözlerle bakarken, “Önemli değil.” dedi gülümseyerek. Durağa yaklaşırken bir dolmuş geliyordu. El kaldırıp durdurdu, bindi. Kendisi şimdi ayaktaydı; sorun değildi. Arkalardan bir adamın parasını alıp şoföre uzattı, para üstünü de tekrar adama.
Dolmuştan indi, hızlı adımlarla odaya girdi. Kapıyı açar açmaz o boğucu rutubet kokusu suratına vurdu. Etraftaki aynı duran dağınıklığa aldırmadan masanın önüne geldi. Takvime baktı, günlerin üstü çiziliydi ve en tepede gecertesi yazıyordu. Eski model oyuncak arabasını aldı eline, birkaç yerine kontrol eder gibi baktı, yokladı: Sağlamdı, yola çıkmaya hazırdı. Kapıyı açtı, arabasına bindi. Geriye kalan tüm gecertesilerin hepsine birer ad koyabilmek için ayrıldı odadan.
Arabasıyla çok kırlarda dolaştı, çok kır çiçeği ezdi. Hepsi birbirine benziyordu; hepsi çok farklıydı. Her birinde o ilk çiçeği arıyordu; her biri çok başka anlamlara geliyordu oysa. Aramaya başlamadan önce orada duran anlam; aramaya başladıktan sonra parça parça yok oldu.


Ekim - Kasım, 2010

İletişim

Ad

E-posta *

Mesaj *