I
Salyangoz
da evini sırtında taşır,
baksan
yarısı kadar ilgi görmemiştir kaplumbağanın.
Yalnızlık, ayrılıktır. İhtiyaç duyulan,
sevilen, özlenen, istenen ne varsa; işte hepsinden ayrı kalmaktır. Sevgiliden,
anne-babadan, kardeş, arkadaş, dosttan ayrılıktır. En özlenmeyesi, en unutulası
şeyleri hatırlayıp delicesine özlemektir. Çocuklukta taşlanan cevizleri,
ilkokulda üzeri karalanan sırayı, masayı özlemektir. Hiçbir olayın hiçbir
ayrıntısını kaçırmamaktır, yalnızlık; hayatı ayrıntılarda yaşamaktır.
Yalnızlık, sükûnettir; sessiz,
hareketsiz, tam bir ölüm taklidi yani. Ölüm değilse bile, ölüm taklidi. Bu
yüzden ölümü en kolay olanlar yalnızlardır. Milyon asırlık bir ömür boyunca
provası yapılmış bir olay, bir anlık olay. Ölmeleri de gerekir, en önce, en
fazla onların ölmeleri gerekir. İnsan doğar, yaşar, ölür; yalnızlar
yaşamıyorlardır. O halde ölmeleri gerekir. Ölüm en çok yalnızlara yakışır.
Ütülenmemişse bile en azından hiç giyilmemiştir kefenleri, tertemizdir,
yakışır. En rahat, yalnızlar ölür; dünyaya bırakacak bir şeyleri yoktur. Zaten
hayat yaşarken ne vermiştir ki ölürken ne istesindir geriye? Sade bazen,
bazılarından yalnızlıklarını ister dünya. Ama hiçbir yalnız, yalnızlığını
geride bırakmaz, kefeninin cebine koyar ve ölür. Sadece onun kefeninde cep
vardır ve o cebinde yalnızlığıyla gömülür. Cimriliğinden değil; geride kalan
yalnızlar miras kavgasına tutuşmasın için. Yalnızlar ölür; çünkü yapabildikleri
tek şey budur.
II
Olmadık zamanlarda tiz çığlıklar duyarsan
bil ki;
bir yerlerde bir adam
hafifmeşrep yalnızlığıyla sevişiyordur.
Bir kelime tek
başına yeter: gece. Onun içinde her şey vardır, bir yalnıza yetecek; tüm
yalnızlara yetecek her şey. Yalnız, geceyle beslenir; geceyle konuşur,
şakalaşır. Geceye ait ne varsa yalnızın yoldaşıdır.
Gözlerini açtı.
Derin bir gece uykusundan sonra mı? Belli belirsiz bir iç sızısının ardından
mı? Odadaki toz birikintisinin büyükçe bir parçasının gözlerine kaçmasından
dolayı mı? Anlık bir göz kapağı hareketi mi? -Bilinmez. Kendi de bilmiyordu,
sadece gözlerini açtı. Yani o andan önce kapalı olan gözleri, artık açıktı.
Kapattı gözlerini. Sonra tekrar açtı, etrafına baktı. Tekrar kapattı, hiçbir
şey göremiyordu, sadece kocaman bir karanlık. İçinden ona kadar saydı ve üstüne
birkaç daha ekleyip açtı gözlerini. Kapalıyken hiçbir şey göremiyordu ama şimdi
etrafını görebiliyordu. Bunu bile bir farklılık olarak sayabilirdi dümdüz
hayatında. Etrafına baktı, etrafındakilere, dikkatlice. Hepsine uzun uzun
baktı. Yataktan kalkıp yürümeye başladı odanın içinde. Hayır, yataktan kalkmadı;
oturduğu sandalyeyi gördü geri dönünce. Ne kadar zamandır orada öylece
oturuyordu? Birkaç adım dolandıktan sonra tekrar sandalyeye oturup etrafı
süzmeye devam etti. Ayaklarına baktı; terlik yoktu, çorap yoktu, en küçük parmağı
biraz yamuk ve hepsi kendini halının üstüne yüzükoyun bırakmış hâlde yan
yanaydılar. Bir yerlerden sürekli müzik sesi geliyordu. Şarkıların biri bitiyor
diğeri başlıyordu. Hangisi daha güzeldi? Birini iki kere dinleme hakkı olsa,
hangisini başa alıp tekrar dinlerdi? Hepsinde acı, hepsinde bir durgunluk
vardı; sanki notalar ayrıldıkları yerlere ve sözler çıktıkları ağızlara söver
gibiydi. Ayağa kalktı, hafif doğruldu, gidip şarkıları susturdu. Oysa o anda
çalan henüz bitmemişti.
İşte yine o
derin sessizlik: Yavaşça etrafı izleyen kendi gözbebeklerinden başka hareket
eden hiçbir şey yoktu odada, kendi nefesini kendi ensesinde duyuyordu. Burun
delikleri başının arkasında mıydı? Hayır, ama duyuyordu. İki ayağı halıda olan
ve diğer iki ayağı da betonda olan masanın üstünde, hepsi içilmemiş bir bardak
su duruyordu. Yarısı içilmiş bir bardak su ve içilmemiş yarım bardak su; ikisi
aynı şeylerdi. Bardağın kenarlarına baktı, birkaç dudak izi vardı, hepsi de
birbirine benziyordu. Hiçbiri kadın dudağı değildi, olamazdı, olmayı hak
etmiyorlardı. Bunlar makyajsız; boyasız; bir çift dudağı başka bir çift dudakla
aldatmamış; hiç yalan söylememiş ama bazı kere yalan yere yalanlanmış;
içlerindeki dişler kendinden başkasının lokmasını çiğnememiş; aralarından hava
sızdırarak neşeli ıslıklar çalmayı bırakmış; iki yana gerinip açılarak büyük
kahkahalar atmayı unutmuş dudakların izleriydi. İzlere biraz daha dikkatli
baktı. Üç tanesi bardağın dışındaydı ve diğer üç tanesi de tam karşılarında,
bardağın biraz daha içinde. Baktı. Bardağı eline alıp kendi dudaklarını
izlerinden öptü. Bardağın hemen yanındaki kitaplardan birini aldı. Daha önceden
bitirdiği bir kitaptı. İlk sayfadan başlayarak tüm sayfaların sadece sayfa
numaralarını okudu tek sayfa atlamadan ve bunu yaparken hiç sıkılmadı. Son
sayfaya geldiğinde, gerçek anlamda kitabın tamamını okumuştu artık.
Birden, gözleri
masanın öbür ucunda duran tuvalet kâğıdına kaydı. Kendince gülümseyerek, algıda
seçicilik, diye mırıldandı. Tuvalet kâğıdından bir parça kopararak tuvalete
gitti. Ama tuvalete varmadan önce, odanın hole açılan kapısından çıkarken
geriye dönüp odaya iyice baktı. Sonra yürüyüp birkaç adımda tuvalete vardı. -İnsanlar
evlerinde tek başlarına olsalar bile, tuvalete girdiklerinde kapıyı kapatırlar-
o, tuvalete girince kapısını örtmedi; tuvalet kapısını örtmeyi yadırgayacak
kadar uzun süredir yalnızdı. Çıktı, ellerini yıkarken aynaya baktı; sakalları
biraz daha uzamıştı. Bıyıkları da uzamıştı. İkisi de eşit uzamıştı. Üst
dudaktaki kıllara bıyık ve alt dudaktakilerle yanaklar ve çene çevresindekilere
de sakal deniyordu, ama hepsinin birden topluca bir ismi yoktu. Ellerini
yıkıyordu, ellerini yıkarken biraz daha üşüdü. Yalnızlık, taharet musluğu
gibidir; usulsüzce arkadan yaklaşır ve soğuk ellerini en mahrem yerlerimizde
ısıtır, diye mırıldandı. Ellerini kurularken tekrar aynaya baktı; sakalları bir
hayli uzamıştı. Bıyıkları da…
Odaya geri
döndü. Kapıda, içeriye adımını atmadan birkaç saniye durup içeriyi iyice süzdü:
Çıkarken her şey nasılsa; geldiğinde de yine aynıydı. Demek bir şeyleri
yerinden oynatacak, eşyaları dağıtacak hiç kimse yoktu hayatında! Halıda
yürürken ayağına irili ufaklı çöpler batıyordu. Küçük bir temizlik yapması
gerekliydi, yerleri süpürmek yeterli olurdu. Zaten yaptığı temizliğin büyük
olanı da süpürme işine ek olarak köşedeki minik çöp kutusunu boşaltmaktı. Ama
şimdilik sadece küçük bir temizlik yeterliydi.
Kapının arkasındaki çalı süpürgesine ve süpürgenin arkasındaki plastik
temizlik küreğine baktı. Birbirine sımsıkı bağlı bir çift sevgili gibi duruyorlardı
birbirlerine yaslanmış. Kürek duvar tarafındaydı ve süpürge tümüyle onu
kapatmıştı birilerinden, bir şeylerden; her şeylerden korumak istercesine.
Sadece birkaç aralık yerden belli belirsiz görülüyordu kürek. Kürek pembeydi,
süpürge sarı. Giyindikleri renklere bakılırsa; ya genç bir çifttiler ya da
yaşları ilerlemiş ama genç kalmış bir çift. Şimdi, önce süpürgeyi ve sonra da
küreği kullanarak bu çiftin şu anki saadetlerini bozacaktı. Yerler süpürülecek
ve çöpler küreğe toplanıp minik çöp kutusuna dökülecekti. Peki, geriye
döndüklerinde? Geriye döndüklerinde yine aynı şekilde, kürek duvar tarafında ve
süpürge onun önünde, duracaklardı ama kesinlikle aynı kalmayacaklardı. Yorgun
döneceklerdi geriye. İş yapmış olmanın, pislik temizlemenin, dahası; başkasının
pisliğini temizlemenin yorgunluğu olacaktı üzerlerinde. Kirleneceklerdi.
İkisinin de suçu olmayacaktı, ikisi de böyle olsun istemeyecekti ama
kirleneceklerdi. Birbirlerine yabancılaşacaklardı, üzerlerindeki tozdan
anlayacaklardı ki ikisi de temiz olmayan şeyler yaşamıştı. “Bana sarılır
mısın?” diyemeyecekti artık biri ve diğeri de asla sarılamayacaktı. Bunun adı:
hayata müdahale edememekti.
Yanağına konan
sinekle irkildi, kendine geldi. Sineği elinin tersiyle kovaladıktan sonra
tekrar süpürgeyle küreğe baktı. İkisini ayırmamaya karar vererek bu aşk
öyküsünü mutlu bitirdi. Belki de durup dururken, aniden devrilen süpürgeler de
bunun gibi tozlu, kirli hikâyelerin kaybeden kahramanıydı, kim bilir? Böyle
böyle düşündüğünden kaç günlerdir temizlik yapamıyordu bir türlü. Yerdeki
çöplere baktı, biraz daha bekleyebilirlerdi.
Hızla pencereye
koştu. Aceleyle perdeyi bir yana savurdu, pencereyi açtı, başını dışarıya çıkarıp
sağ tarafa, uzaklara baktı: Güneş denizin üstünde batmak üzereydi. Hava
kapalıydı, batmak üzere olan güneş bulutların arkasında görünmüyordu. Görmediği
halde onun güneş olduğunu nereden biliyordu? Biliyordu işte. Hiç kıpırdamadan,
uzun uzun baktı. Ufukta, bulutların ardındaki iyice kaybolana kadar, denizin
üstündeki kızıllık silinene; hatta tümden siyaha bürünene kadar kıpırdamadan,
aynı noktaya baktı. Dakikalarca sabit durmaktan boynu yeterince ağrıdığındaysa,
artık hava kararmıştı. Başını kaldırdı; tek bir yıldız göremedi. Göremediği
yıldızları izlerken, göremeyeceği dolunayı beklerken; gürültüyle bir şimşek
çaktı. Yağmur başladı.
Pencerenin hemen
sağındaki yatağına oturup, yatağın hemen solundaki pencereden yağmuru izlemeye
devam etti. Perdeyi topuz yapıp açık pencerenin köşesine sıkıştırdı. Yağmur
biraz daha şiddetlenince damlalar, pencereden girip hemen önündeki sehpanın
mermer tablasına düşüyordu. Yastığını duvara yasladı, ayaklarını sehpanın
üzerine koyup uzandı. Bir şarkı çalmaya başladı; ağzıyla davul, piyano, flüt,
keman, gitar sesleri çıkararak, isimsiz sesler çıkarıp bunların davul, piyano,
flüt, keman, gitar sesleri olduğunu varsayarak, eşlik etti. Aylardan kasımdı ve
yağmur yağıyordu. Hafif doğruldu, gömleğini çıkarıp yatağın ranzasına astı.
Demir ranzada artık iki pantolon, bir gömlek ve üç tişört vardı. Giyip
çıkardıklarını tekrar dolaba koymaya üşeniyordu. Birkaç hafta sonra dolabı
bomboş kalacaktı ve yatağının ranzası, masanın köşeleri, sandalyenin üstü ve
diğer müsait olan her yer çamaşırla dolacaktı. Yağmur yağmayı, ayakları sehpada
ıslanmayı, o da uzandığı yerden eşlik etmeyi sürdürdüler. Şarkının belki de en
manidar yerinde sesi biraz titredi. Kendisini sevebilecek hiç kimse kalmamıştı,
bunun için kimseyi de suçlamıyordu. En azından, inanıp da düş kırıklığına
uğrayacağı birileri yoktu hayatında… Züğürt tesellilerini seviyordu. Şimşekler
arttıkça, şarkıların ritmini şimşeklerin sıklığına göre değiştirdi.
Dipsiz bir
kuyuda sürekli aşağıya doğru yol alırken, bir yandan da duvarlardaki taşlara
tutunmaya, yukarılara çıkmaya çalışıyordu. Duvarlara çarpmaktan, sürtünmekten
her tarafı yara bere içinde kalmıştı. Sırt üstü düşerken, kuyunun tepesindeki
ışık da gittikçe küçülüyordu. Bir korku filminde karanlık karakterden kaçmaya
çalışan kahraman gibiydi sanki. Sanki yönetmen ve diğer tüm set ekibi,
kendisini bir başına bırakıp ortadan kaybolmuşlardı. Az uzaktaki bir çalının
arkasına saklanmışlar ve kaçmaya çalıştığı o tehlikeli karakter geldiğinde ne
yapacağını merakla bekliyor, kendisini izliyorlardı. Sağanak yağmurda bir
başınaydı. Etrafına bakındı, defalarca kendi çevresinde döndü, başını kaldırıp
çığlık atmaya çalıştı ama damlalar hızla ağzına yağıyordu, çığlığını bastırmak
istercesine. Sağa sola koşturuyordu ama her yol bir sokağa çıkıyor; o
sokaklarsa hiçbir yola çıkmıyordu. Filmdeki herkes, o da; kötü adamın gelip
kendisini öldürmesini, parçalamasını, işkence etmesini, yerlerde sürüklemesini,
bir sevdiğini rehin almasını, sahip olduğu her şeyi mahvetmesini ya da herhangi
bir şey yapmasını bekliyordu. İşin kötüsü, kendisini tehdit edebilecek kimse
gelmiyordu bir türlü. Belki de bu tehlikelerin hiç birinden korkmadığı için
korkmadığı şey de gerçekleşmiyordu işte. Bugüne kadar neden korktuysa hep o
gelmemiş miydi başına? O hâlde, korkmadığı şeyler de başına gelmezdi. Bir anda
film seti bozuldu, yönetmen ve diğerleri ortaya çıktılar, her şeyi toparlayıp,
eşyalarını alıp gittiler. Giderken bir süre yüzüne baktılar; küsmüş, darılmış,
kırılmış baktılar. Korkması gerekiyordu ama korkmamıştı. Oyunu bozmuştu.
Yağmur
hafifledi, şimşekler kesildi. Karanlık çökeli saatler geçmesine rağmen hâlâ
odanın ışığını yakmamıştı. Her karanlık çöktüğünde ışığı yakar mıydı? Kalktı,
ışığı yaktı; oda hâlâ aynıydı. Masanın üstündeki kitaplardan birini alıp
içindeki bir öyküyü okudu. Gülümsedi. Sonra onu bırakıp başka bir kitapta
birkaç şiire baktı. “Çıldırmış bu insanlar!” diye aklından geçirdi.
Yağmur tekrar
hızlandı. Elindeki kitabı kapatıp masanın üstüne koydu. Çok yavaş hareketlerle
ayağa kalktı. Çok yavaş adımlarla yürüyüp düğmeye basarak ışığı söndürdü.
Kapıyı açıp holdeki ışığı yaktı. Geri geldi, kapıyı kapattı. Sandalyesini,
odanın hole açılan kapısının tam karşısına koydu. Sandalyeye oturdu. Tüm
bunları çok yavaş hareketlerle yaptı. Donuk gözlerle, kapının altından gelen
beyaz ışığa bakmaya başladı. Yağmur, pencereden girip küçük sehpanın mermer
tablasına şıpır şıpır düşüyordu. Bu, yağmurun sesi değildi, mermer tablanın
sesi de değildi; bu, yağmurla mermerin aynı anda konuşmasıydı. Dövüşüyorlar
mıydı, öpüşüyorlar mıydı? Bilinmez. Ama çıkan seste ikisinin de payı vardı. Ara
sıra, çakan şimşeklerin beyaz ışığı odayı anlık aydınlatıyor; sonra yine
karanlığa terk ediyordu. İşte bu anlık aydınlıkta, oturduğu sandalyeyle
birlikte gölgesi düşüyordu karşısındaki kapıya. Her şimşekte gölgesine baktı.
Hayır, kapıya baktı ve her şimşek çaktığında da gölgesini gördü. Gölgesi kambur
oturuyordu sandalyede. Gölgesinin saçları hafif uzun ve dağınıktı. Bilinçli bir
şekil değildi bu; saçları, ilgisizlikten hafif uzun ve ilgisizlikten dağınıktı.
Gölgesinde belli olmuyordu ama büyük ihtimal yağlı ve pistiler de. Sonraki bir
şimşekte gölgesinin omuzlarını gördü: kapıya yamuk düştüklerine göre aşağı doğru
çökmüşlerdi. Ayaklarına baktı: Terlik yoktu, çorap yoktu, en küçük parmağı
biraz yamuk ve hepsi kendini halının üstüne yüzükoyun bırakmış halde yan
yanaydılar. Şimşekler odayı aydınlattıkça kendini görmeye çalışıyordu. Ayağında
bir böcek yürümeye başladı. Karanlıkta görmüyordu ama hissediyordu. Bileğine
kadar yürüdü, sonra -nedense- tırmanmaktan vazgeçip geri halıya indi ve
kayboldu. Gözlerini tekrar kapının altından gelen beyaz ışığa sabitledi. Işık
zayıf değildi, titremiyordu ve kesilmiyordu. Kapının altından ışıkla beraber,
yerde sürünen ayak sesleri gelseydi veya kapının altında bir çift ayak gölgesi
görseydi ne yapardı? Korkar mıydı? Yoksa kim olursa olsun hemen içeriye buyur
mu ederdi? Kapının altından küçük bir gece kelebeği girdi, havalanıp önce eline
çarptı ve kanat çırpmayı bırakmadan odanın diğer taraflarına doğru uçtu.
Kelebeğin çarptığı eline dokundu diğer eliyle. Soğuk muydu yoksa sıcak mı? Hissedemedi.
Güçlü bir şimşekle titredi. Sandalyeden kalkıp yürümeye başladı. Kapının
altından gelen ışığın karşısında duran sandalye, şimdi boştu.
Işığı yaktı.
Kuruması için serdiği çamaşırları tek tek kontrol etmeye başladı. Siyah
yeleğinin sırtına dokundu; ıslaktı. Kadife pantolonunun paçalarını ve belini
elledi; ıslaktı, paçaları daha az ıslaktı. Mavi gömleğinin kollarını ve
yakasını elledi; çok hafif nemliydi, çoğunluk kurumuştu. Odaya, daimi bir
rutubet kokusu hâkimdi. Sanki kendisi buraya gelmeden yıllar önce rutubet buraya
gelip yerleşmiş gibiydi. Kendi odasında misafir hissediyordu kendini. Kurumayan
yeleğine, kurumayan pantolonuna ve biraz kuruyan gömleğine baktı. Hiçbiri,
birilerini anımsatmıyordu; birilerinin hediyesi, hatırası ya da anısı
değildiler. Görüldüğü anda gülümseterek maziye daldıran kıyafetleri eskiyip
atılalı hayli zaman olmuştu. Şimdikilerinse en yabancı ilişkileri; yılda birkaç
kez lisenin çaprazındaki terzinin eline dokunmalarıydı. Onun dışında daima
kendisiyleydiler.
Pencereyi
kapattı. Topuz yapıp pencereye sıkıştırdığı perdeyi düzelterek örttü. Yatağına
oturdu, ayaklarını sehpanın üstüne koyarak yağmur suyu birikintisiyle oynamaya
başladı. Perdenin arkasından, camda süzülen damlaları izledi. Yağmur damlaları,
bulutlardan düşüp yerde herhangi bir şeye çarpana kadar, yani yağmur denen olay
boyunca birbirine değmeden yol alırlar. O halde camda birbirine karışan
damlalar, daha önceden karşılaşmamış; az önce o soğuk pencerede tanışmışlardı.
Peki nasıl bu kadar kısa sürede kaynaşıp, ikisi-üçü birleşip tek
oluveriyorlardı? İnsanlar da böyle miydi? Ama bu yanlış bir soruydu; kendisini
biliyordu, yağmur damlaları gibi değildi. “Diğer insanlar da böyle miydi?”
olarak düzeltti soruyu. Diğer insanlar nasıldı? Nasıl oluyordu da birbirlerine
çok kısa zamanda alışıp bağlanabiliyorlardı?
İnsan da aslında
tam bir yağmur damlasıydı; ikisinin hayatları aynıydı. Bulutlar anne ve toprak
da ölüm olarak düşünülürse; bir bebek doğup bulutundan ayrıldığında yalnızdır,
hayatı boyunca tek başına yol alır ve toprağa düştüğünde ancak diğer benzerlerine
karışabilir. Ama herkes, yaşamı boyunca yalnızlığını gidermek uğruna, tıpkı
yağmur damlaları gibi; birilerine çarpmak, birilerine karışmak, katılmak için
çabalıyordu. Ve hayat yolu, bulutlarla toprak arasındaki yol gibi dümdüz
olmadığından; herkes yaşamı boyunca kendisine katılacak birilerine mutlaka
dokunuyor, karışıyordu. Ama öyle zamanlar geliyordu; en yakın arkadaşlar,
dostlar, hatta yıllardır evli eşler bile birbirini, birbirinin boşluğuna terk
edebiliyordu. Kimisi diğerinin yaptığı yanlışa ortak olmak istemezken; kimisi
kendi doğrusunu diğeriyle paylaşmak istemiyor, kimisi artık yeni yüzler; yeni
kişiler istiyor ve daha birçok sebepten dolayı herkes, ama herkes mutlaka bir
gün yalnız kalıyordu. Yalnızlık herkes için bu kadar kaçınılmazken, neden peki
insanlar birbirini arıyordu? Yalnızlıktan kaçabilmek için birilerine sarılmak,
bencilliğin en âlâsı değil miydi? İki kişinin, yalnızlıklarını gidermek uğruna
birbirini kullanması, hem de hiç farkına varmadan, düşünmeden kullanması;
karşılıklı saygısızlık değil miydi? Yalnızlık korkusu ne kadar üstün olabilirdi
kaybetme korkusundan?
Camda süzülen
yağmur damlaları birleşip büyümeye devam ediyordu. Sonra üst köşedeki tek duran
damlaları gördü. Onlar diğerleri gibi aşağıya doğru akıp birleşmiyorlardı. Orada
öylece sabit duruyorlardı. Birbirlerine dokunmuyorlardı, diğer büyükçe
kalabalık damlalara dokunmuyorlardı ve kendilerine de dokunulmasın diye; camın
kuş uçmaz kervan geçmez kuytu bir köşesine saklanmışlardı. Diğer tüm damlalar
pencerede, ağaç dallarında, toprakta, her yerde toplanırken; onlar yalnızlığı
seçmişlerdi. Bu sırada, sabit duran damlalardan birine; cama henüz düşen bir
başka taze damla karıştı. Yeni düşen damla camda aşağıya akmak ve diğer hepsi
gibi davranmak istiyordu, bunu yaparken sabit duran damlayı da beraberinde
götürmek için zorluyordu. İkisi birlikte çok hafif hareket ettiler, sonra yeni
düşen damla ayrıldı ve tek başına, aşağılara aktı. Diğeri yerinde kaldı.
İşte o az önce
gelen, sabit duran damlayı hafif zorlayan ama yine tek başına bırakıp giden
damla; kendini hayattan soyutlayan bir yalnızın etrafındaki üstünkörü
arkadaştı: Yalnızı gördüğünde üstünkörü bir tutumla hatrını sorar, üstünkörü
bir çağrıyla kalabalığa teşvik eder ve cevap alamayınca yine üstünkörü bir
tavırla yalnızı kendi hâline bırakır. Böylesi arkadaşlar çok kolay bulunur ve
kaybetmesi daha da kolaydır. Asıl önemlisi dostlardır. Bir dost,
sorgulayabilecek kadar yalnız kalmaya izin verir ve dostu dibe vurduğunda
elinden tutup yukarı çeken kişidir. Peki kendi dostları, arkadaşları, ailesi,
sevdikleri neredeydi? Hepsi ne yapıyorlardı? Gülümsedi yavaşça, bu öylesine
düşünülmüş bir soruydu, hiçbirinin cevabını merak etmiyordu. Kendini yine
kandıramamıştı. Camda sabit duran damlalar el ele tutuşup pencereden aşağı
atladılar.
Fırtınayla
birlikte cama vuran yağmur daha sert yağmaya devam ediyordu. Bazı şimşeklerde
iç organları, hatta bazılarında duvarlar titriyordu. Sonra elektrik kesildi.
Sevgilisiyle film izlemiyordu. Aile ya da dost sohbetinde değildi. Sabaha
yetiştirmesi gereken bir şey yoktu. Yani elektrikle işi yoktu, kesilebilirdi.
Cama baktı: Camdaki yağmur damlalarını, karşı uzaktaki sokak lambaları
sayesinde görebildiğini elektrik kesildiğinde fark etti. Geriye döndü, kapının
altından odaya vuran ışık da kaybolmuştu. Artık sadece şimşeklerin anlık
parlayan beyaz ışıkları kalmıştı geriye. O ana kadar, elektrik kesilene kadar,
sokak lambalarını; gözünün önündeki ışıkları görememişti. Yine kaybettikten
sonra anlamıştı elindekinin değerini. Ama kaybettiğine göre artık elinde değildi.
“Yine kaybettikten sonra anlamıştı, kaybetmeden hemen önce elinde olanın
değerini.” olarak düzeltti kendini. Damlaları izlerken, asıl onları
görebilmesini sağlayan ışığı fark etmemişti. Bütün yağmur damlalarından nefret
etti. Şimşekler çaktıkça, anlık aydınlıklarda görebildiği damlalara, yağmura
küfürler savurmaya başladı. İşte yine hata yapıyordu, sanki sokak lambalarını
fark etmemesinin sebebi kendisi değil de yağmurmuş gibi… Sanki yaptıklarının,
yaşadıklarının tek sorumlusu kendisi değilmiş gibi… Bütün zayıf insanlar gibi hatayı
başkalarında arıyor, suçu kendinden başkasına yüklüyordu.
Ayağa kalktı. O
andan itibaren, ne olursa olsun elindekilerin değerini bilecekti. Ellerini
açtı, baktı, bomboştu. Güldü. Odanın içinde dolanmaya başladı. Yerdeki irili ufaklı
çöpler ıslak ayaklarına yapışıyordu, aldırmadı. Elindekilerin değerini bilmek… Kulağa
hoş geliyordu. Kalabalık bir salonda parlak yüzlü, takım elbiseli adamların ve
o takım elbiselerin yanında çok şık duran kadınların hayatlarının özeti
gibiydi. Elindekilerin değerini bilmek… Sudan sebeplerle mutsuz olan, en
olmadık zamanda, bir anda hayatı alaşağı eden ergen gençleri yatıştırmak
gibiydi… Kaliteli bir filmin o can alıcı sahnesini tamamlayan fon müziğiydi.
Elindekilerin değerini bilmeye kararlıydı. Karanlık odada bir sağa bir sola
dönüyor, yerinde duramıyor; elinde değeri bilinecek ne var diye düşünüyordu.
Gittikçe
hızlanan adımları, sağ ayağının küçük parmağını sandalyenin bacağına
çarpmasıyla birden bıçak gibi kesildi. Kıpırdamadı. Her yer karanlıktı, el
yordamıyla sandalyeyi tutup kenara çekti. Sonra buldu: Elinde kocaman bir
yalnızlık vardı. Dipsiz bir sessizlik, karanlık, tek başınalık ve sonsuz
düşünceler; tam bir yalnızlık yani. Değeri bilinecek tek şey; yalnızlığıydı
elindeki.
Yalnızlığın
değerini bilmek… Işıklı salondaki takım elbiseli adamlar ve yanlarındaki
kadınlar ortalıkta görünmüyordu şimdi. Hayatı silkeleyen ergen de odasına
kapanmıştı. Filmin belki de en can alıcı sahnesindeydi ama fon müziği
duyulmuyordu. Yalnızlık deyince hepsi birden, yuvalarını su basmış karıncalar
gibi kaçışmıştı her bir yana. Yalnızlığı tek kişi için çok fazlaydı, paylaşmak
istediğindeyse kimse yanaşmıyordu. Bir günlük yalnızlığını on günlere bölmek ve
teker teker yaşamak istedi, ama diğer günlerin yalnızlıkları da katlanarak
birikecekti. Bu; borcunun faizini yine faizle borç alıp kapatmaya çalışmak gibi
bir kısır döngüydü. Yalnızlığın değerini bilmek, ondan kaçmayarak; hatta üstüne
giderek mümkündü. Ağlayıp sızlamak değil; durumunu kabullenmek ve kalan
günlerini gülerek geçirmeye çalışan kanser hastasının olgunluğunu benimsemek
gerekti. Peki bundan sonrası? Bundan sonrası yalnızlığın değerini bilmeye
kalıyordu. Bir sevdiğinin değerini bilmek, ona sürekli sevgi sözcükleri
söylemek olabilirdi. Ekmeğin değeri, onu çöpe atmamakla; çiçeğin değeri,
yaprakları henüz tazeyken koklamakla bilinebilirdi. Zamanın değerini bilmek,
tembellik etmemekti belki. Peki yalnızlığın değeri neydi? Tiksindiğimiz
insanların yüzünü görmemek mi? Harcamalarımızı tek kişilik yapmamız mı? Hesap
vermek zorunda olduğumuz bir kimsenin olmayışı mı? Sahip olduklarımızı
paylaşmak zorunda olmamamız mı? Toplum içindeyken üstüne deodorant sıktığımız
davranışlarımızı, tek başımızayken özgür bırakmamız mı? Hayır! Hepsine birden
hayır! Yalnızlığın değeri, düşünebilmekti. Geçmişi düşünüp hatıralarda
kaybolmak değil; geleceğe dair olmayacak hayallere dalmak değil; sadece
düşünmekti. Ne geçmiş, ne gelecek; ne pişmanlıklar ne de ütopyalar… Şimdiyi
düşünmekti yalnızlığın değeri, var olan durumu yargılayabilmekti.
Sağ dizi öne
doğru kırıldı, istemsizce, farkında olmadan. Hafif sendeledi, geri toparlandı.
Ayağını sandalyeye çarpıp da sandalyeyi çekip kenara koyduğundan beri
kıpırdamadan ayakta duruyordu; sağ dizi de sonunda isyan etmişti. Kızmadı,
dizine hak verdi. Karanlıkta eşyalara çarpmamak için yavaş yavaş yürüyüp
yatağını buldu ve kenarına oturdu. “Şimdi keyifler nasıl bakalım?” dercesine
sağ dizine baktı. Dizine mi bakmıştı gerçekten? Karanlıktı, neye, nereye
baktığını bilmiyordu, herhangi bir şeye ya da dizine bakmış olabilirdi. “Şimdi
keyifler nasıl bakalım?” mıydı bakışlarının anlamı? Bakışları… Karanlıktı, bir
ya da birden çok nesneye bakmış olabilirdi, bakışlarından binlerce anlam
çıkabilirdi. Zifirî karanlıkta bakmakla bakmamanın; gözünü açık ya da kapalı
tutmanın farkı yoktu. O halde bütün bu zamandır gözleri kapalı da olabilirdi!
İki eliyle usulca gözlerini yokladı, ikisi de açıktı. Sonra gözlerini kapatıp,
gözkapaklarını yokladı. Yatağına uzandı.
İnsan neden
yalnız kalır? Yalnızlık bir tercih midir, yoksa mecburiyet mi? Sefirlik midir
yoksa sefillik mi? Yalnız kimdir; coğrafyası, iklimi nasıldır? Tonlarca soru üst
üste yığıldı kafasında. Önce hangisine cevap aramalıydı; hangisi, hangisinin
cevabıydı? Bilmiyordu. Kendi yalnızlığını düşündü, ne zamandır böyleydi?
Kendisini yalnız hissetmesini gerektiren kayıpları nelerdi, kimlerdi? Yalnızlık
kayıplar mıydı? Kesinlikle öyleydi. Daha önceden elinde, yanında olanları
kaybetmekti yalnızlık; tek başına olmak değildi. Kimsesiz doğmuş, büyümüş ve
yaşayan insanlar yalnız değildi; belki muhtaçtılar, yalındılar. Asırlardır aynı
düzende varlığını sürdüren dağlar, çöller, ıssız adalar, denizler; hiç biri
yalnız değildi, nasıl başladılarsa öyle devam ediyorlardı. Kimsenin gidip
görmediği, bilinmeyen yerler değil; gün boyu yürüyen, alışveriş yapan, bir
yerlere yetişmek için koşan insanların, gece olunca evlerine çekilmesiyle
karanlığa gömülen sokaklar, caddeler yalnızdı. Yaprağını düşürmüş ağaç,
ağacından kopan yaprak, yağmurunu kaybetmiş toprak yalnızdı… Kimsesiz, tek
başına doğup-büyüyen değil; onları, yüzleri, binleri tanıdıktan sonra tek
başına süren, bir başına biten hayatlar yalnızdı.
Kimisinin durumu
kaçınılmazdır: Şartlar öyle bir hâl alır ki; sahip olduğu, değer verdiği ne
varsa vazgeçmesi gerekir; yavaş yavaş, göz göre göre kaybetmeyi an be an yaşar.
Kimisi; daha ne olduğunu anlamadan, ne oluyor demeye kalmadan bir başına
kalıverir. Kimininse kendi seçimidir; bazıları, çevresindekilerin günden güne
çürüdüğünü, yalnızlığın insanlardan daha değerli hâle geldiğini gördükçe
uzaklaşır herkesten. Bazıları mutludur, herkesi, her şeyi bırakmak rahatlıktır.
Sorumluluklar yoktur, hayatına ortak olan yoktur, seçimlerini yargılayan yok…
Bazılarıysa acı çeker, işte onlar gerçek yalnızlardır. Delice kıskanıp en saçma
olayda tartışma başlatan sevgililerini; en sıcak havada bile sırtına ceket
giydiren annelerini; içtiği her dal sigarada kendisini azarlarcasına uyaran
babalarını; ufak bir sakarlıkta alay konusu oldukları arkadaş sohbetlerini;
hatta soğuk sabahlarda çalışmamak için dakikalarca direnen arabalarını; hatta
topuklarını vuran ayakkabılarını ve diğer her şeylerini, herkeslerini özlerler.
Onlar, gerçek kayıp tamlamasının ne demek olduğunu en iyi bilenlerdir.
Peki kendi
yalnızlığı? “Bana mı soruyorsun?” dedi, “Evet.” diye cevapladı kendini. Kendi
yalnızlığını kendine açıklaması gerekiyordu, yanında başkası olsa ona
açıklardı. Yanında başkası olsa yalnız olur muydu? Belki olmazdı. Düşündü, “Bazen
ben insanlardan kaçıyorum, bazen de onlar benden kaçıyor. İnsanlara ihtiyaç
duyduğumda ve ihtimal onlardan bazıları da bana ihtiyaç duyduğunda… İşte o da
böyle yalnız olduğum zamanlara denk düşüyor.” Kendini, kendine böyle açıkladı.
Şimşekler
epeydir duyulmuyordu. Yağmur da hafiflemiş olmalıydı. Doğruldu yatağında,
kalktı. Masaya kadar yürüdü. Yataktan kalktığında yere ilk önce sol ayağını
basmıştı, sonra sağ ayağını da basınca ayağa kalkmıştı ve aynı ayağıyla ilk
adımını atarak yürümeye başlamıştı. Sandalyenin yanından geçerken dördüncü
adımını atıyordu ve masanın yanına vardığında da toplam dokuz adım atmıştı.
Masanın üstündeki torbada birkaç kurabiye ve daha önceden yediği kurabiyelerin
de kırıntıları vardı. Torbayı açtı. Baktı, ilk hangisini yiyeceğine karar
veremedi. Birini eline aldı, bir kenarı çok az yanmış gibiydi. Diğerini aldı,
alır almaz da kurabiye ikiye bölündü, bir parçası elinden tekrar torbaya düştü.
Elinde kalanı ağzına attı. Ağzının hangi tarafıyla çiğneyecekti? Tekrar
torbadaki kurabiyelere baktı, az pişmiş görünen beyaz bir tanesini alıp yemeye
başladı. Birkaç taneden sonra susadı. Masanın üstündeki yarısı içilmiş bir
bardak suyu aldı, içilmemiş yarım bardak suyu kafasına dikti. İçtikten sonra
bardağa baktı, dudaklarının izi vardı. Bardağı bıraktı. Bardağı bırakırken,
camın ahşapla çarpışmasından çıkan ses yalnızlığını bir anlık böldü. Bardağı
kaldırdı, tekrar masaya koydu, tekrar aynı sesi duydu. Bunu birkaç kere yaptı.
Bir anda fark etti: Elektrikler yoktu ve şimşekler de kesilmişti. Hava bulutlu
ve hatta yağmurlu olduğundan dolunay da görünmüyor, odasını aydınlatmıyordu. Hava
açık olsa dolunay, güneş batar batmaz penceresinde bitiverir ve sabaha kadar
odasını gözlerdi ama şimdi yoktu. Etrafta zerre ışık yoktu. O halde masayı,
kurabiyeleri, bardağı, bardaktaki izleri nasıl görebiliyordu? Arkasına döndü,
etrafa bakındı; ama herhangi bir ışık yoktu. Sonra tekrar masaya çevirdi
yüzünü. Masaya döner dönmez irkildi, titredi. Küçük, beyaz bir mum yanıyordu
masada. Bardağı, izleri, yataktan kalkıp masaya yürürken dördüncü adımda
yanından geçtiği sandalyeyi, kurabiyeleri hep bu mumun ışığında görmüştü. Mumu
görünce neden irkilmişti? O mumu oraya kim koymuştu? Kim, ne zaman yakmıştı?
Sandalyeyi tutup
masanın yanına koydu, oturdu, masadaki kitaplardan birini açtı. Kitabı kucağına
koyunca masanın altında kalıyordu ve mumun ışığı sayfalara ulaşamıyordu. Masanın
üstüne koyunca da kendisi eğilmek zorunda kalıyordu. Sandalyeden kalktı. Mumu
ve kitabını alıp duvarın dibine, halıya oturdu. Mumu yan tarafına yere bırakıp
duvara yaslandı. Ayaklarını uzattı, kitabı kucağına koydu ve okumaya başladı.
Yağmurlu havada mum ışığında kitap okumak… Masal gibi bir şeydi. Masal gibi
miydi? Yalnızlığı, masal olamayacak kadar gerçekti. Hem, masallara yalnızlık
yakışmazdı. Masallar kalabalık olmalıydı, iyiler ve kötüler olmalıydı; iyiler
mutlaka kazanmalıydı. Hem, kendisi hangi taraftaydı? Yalnızlar iyilerden miydi
yoksa kötülerden mi? Kimse bilemezdi. Çünkü iyilik ya da kötülük
yapabilecekleri kimseleri yoktu. Yaşadıkları masal değildi. Hem, etrafta iyiler
ve kötüler olmalıydı. Hem, yalnızdı.
Ayracı iki
sayfanın arasına koyarak kitabı kapattı. Mumun titrek ışığında, diğer bir
duvarın dibindeki boş bavulunu gördü. Pantolonuyla gömleği, ah bir kurumuş
olsaydılar odada! Bir de yeleği… Bavula doldurup gitmek lazımdı. Eşyalarını
bavula doldurup, bavulunu da sırtlayıp gitmek. Nereye? Nereye olursa. Şu
rutubeti ve yalnızlığı kendinden gayrimenkul odadan kurtulsaydı da, nereye
giderse gitseydi. Masada torbada bıraktığı kurabiyeler bile gözünde değildi.
Gitmek… Güldü kendi kendine. Kendine güldü. Gidebileceği çok yer vardı ama
kaçabileceği hiçbir yer yoktu. Kurtulmak için kendini bırakıp gitmesi
gerekiyordu ama biliyordu ki nereye giderse gitsin; yalnızlığı, daha kendisi
varmadan gittiği yerde kendisini karşılamak için hazır olacaktı. Eğer kimsesi
olsa, onu bırakıp gidebilirdi. Yalnız olduğu için kimseyi de bırakamıyordu
işte. Kendini bırakıp gittiğindeyse; kendisi hep geride kalan kişi oluyordu.
Bavul, yollar, gitmek… Bunlar bir yalnız için hiçbir şey ifade etmiyordu.
Şartlar aynı olduğu sürece gitmenin anlamı yoktu.
Kitabı masanın
üstüne koydu. İki avucundan çok az taşan, eski model, demir oyuncak arabasını
aldı. Duvarın dibine, mumun yanına oturdu. Yağmur kesilmişti. Şimşekler
kesilmişti. Hava hâlâ bulutlu olduğundan dolunay ya da yıldızlar görünmüyordu
pencereden. Dışarısı zifirî karanlıktı, odayı da küçük bir mum aydınlatıyordu.
Oyuncak arabasının tekerleklerini döndürmeye başladı bir eliyle. Halının üstüne
koydu, ileri-geri hareket ettirirken; ağzıyla da sesler çıkararak sanki gerçek
araba sürüyormuş gibi yaptı. Biraz daha oynadıktan sonra oyuncak arabasını
masanın üstüne bıraktı. Tekrardan duvarın dibine, halının üstüne çöktü. Mumu
izlemeye başladı. Yanan fitili, eriyen kenarlarını izledi. Sonra muma hızlıca
bir nefes üfledi. Söndü. Dört duvara yalnızlığın resmi düştü.
III
Bir
öykünün sonunda
kimse
ölmediği halde geriye kimse kalmıyorsa;
orada
mutlaka yalnızlık vardır.
Yalnızın her günü gecertesidir. Tümden
yalnız geçen bir gecenin ertesinde, o güne isim verilmez; o gün herhangi bir
ismi kabul etmez, yakıştırmaz kendine. Geceden çıkılmıştır ve bilinen her
şeyin; özellikle de geçip giden günlerin tekdüzeliğinden sonra, artık hepsi
aynı adla çağrılır. Bir yerde, “Bugün günlerden ne?” sorusuna “Gecertesi.” diye
cevap veren biri yoksa eğer; orada yeterince yorgunluk yok demektir.
Gözlerini açtı. Açar açmaz gözlerini
alan aydınlığa baktı; hafif pürüzlü ve kirli bir beyazlıktı. Sol dirseğinde
şiddetli bir ağrı hissetti. Sağ eliyle sol dirseğini ovalarken; bir yandan
bakmaya devam ettiği gözlerini alan aydınlık da acele etmeden ama hızlı
adımlarla söndü. Sonra bu iki durumu birleştirdi: Yatağında uyurken ani bir
hareketle diğer tarafa dönmüş ve dirseğini, şu anda bakmakta olduğu kirli beyaz
pürüzlü düzlüğe çarpmıştı: duvara. Beyni kaynıyordu sanki, elini başına
götürdü; sımsıcaktı. Duvardan ayrılarak arkasına döndü; yatağın sol başındaki
pencerenin perdesi açık kalmıştı ve güneş de bunu fırsat bilip saçlarını, sonra
da kafa derisini ve daha içerileri yakıyordu. Güneş böylesine yükseldiğine göre
vakit öğleyi görmüş olmalıydı. Yanağında bir ıslaklık hissetti. Elini bu sefer
de çenesine götürdü, çenesinin altından yanağına doğru ve oradan da ağzına
kadar elinin tersiyle sildi. Islak elini üstünde kurulamak istedi, üzeri
çıplaktı. Elini, ayağındaki eşofmanında kuruladı. Doğrulup kalkmaya çalıştı,
beceremedi. Battaniyesi yine her tarafına dolanmıştı; önce ondan kurtulması
gerekiyordu, sonra kalkabilirdi. Bir-iki uğraşıp başaramayınca, döne döne
kendini yere attı yataktan. Her uyku sonunda aynı durum yaşanıyordu. Çirkef iki
sevgili gibi sabaha kadar didişiyorlardı battaniyesiyle. İkisi de şikâyetçi
değildi. Yerden kalktı, sevgilisini geri yatağına bıraktı. Ayaktaydı.
İnsanlar bir yere gitmek için, bir iş
yapmak için, birilerini görmek ya da daha fazla görmemek için ayağa kalkardı.
Kendisi şimdi ayaktaydı, kim için? Ne için? Yatağına gelip oturdu, battaniyesi
altında kaldı. Ayağa kalkmak için sebep, sebepler bulması gerekiyordu. Uykudan
uyanan bir kişi ne yapardı? Kalktı, lavaboda elini yüzünü yıkayıp geri geldi.
Günlerdir aynı yerde asılı duran, sürekli ıslanıp-kurumaktan bıkmış küçük
havlusunda kuruladı yüzünü. Gidip sandalyeye oturdu. Hayır, önce sandalyeyi
odanın köşesine doğru çekti, oturdu. Odayı iyice süzdü. Tavana baktı, sağ
tarafında kalan duvardaki uzunca çatlağı bir uçtan bir uca izledi. Havaya boğucu
bir rutubet kokusu hâkimdi. Suçlayan gözlerle, etrafa saçılmış çamaşırlara
baktı. Rutubetin bir diğer sorumlusu sürekli ıslanıp-kuruyan havluydu, ona da
aynı gözlerle baktı. Sonra, yağmur yağdığında açık pencereden sehpaya düşen damlalar…
Yağmur damlalarının gıyabında, sehpaya bakıp onları da suçladı. Masanın
üstündeki birkaç haftalık çekirdek kabuklarına, masanın üstündeki birkaç
kurabiyeye, yine masanın üstüne yayılmış kitaplara, müsveddelere ve birkaç
dosya kâğıdına, yerlerdeki çöplere… Etrafta dağınıklığa sebep olan her ne varsa
hepsine aynı şekilde baktı. Sonra aynanın karşısına geçip… Odada ayna var
mıydı? Tuvalete gidip, lavabonun üstündeki aynanın karşısına geçip; asıl
sorumluyu yerden yere vurdu.
Odaya geri döndü. Masanın üstündeki
takvimi aldı eline, günleri okumaya başladı. Bitirince, kalemi alıp bütün
günlerin üstünü çizdi. Hepsinin yerine, tek ve büyük bir “gecertesi” yazdı.
Sonra takvimle kalemi bıraktı geri. Takvim ve kalem mi vardı masada? Nereden
gelmişlerdi? Bilmiyordu. Demir oyuncak arabasını aldı, sağını-solunu kontrol
eder gibi yaptı, birkaç yerine dokunup geri bıraktı.
Üstünü değiştirip dışarıya çıkmaya karar
verdi. Etrafta atıl duran çamaşırlarına ve -dolabının önüne gelip- askıda
duranlara baktı. Ne giyeceğine karar veremiyor, eli bir ona bir ötekine
gidiyordu. Hem kim içindi bu kadar telaş? Ne kadar zevkli olduğunu
gösterebileceği veya takdir beklediği veya yanında yakışıklı durmak istediği
bir kimse; hiç kimse yoktu hayatında. O halde giyinirken özen göstermesi
gerekmiyordu. Rastgele, alakasız bir pantolonla bir fanila giydi üstüne.
Dış kapının önünde ayakkabılarını
giyerken birden vazgeçti. Koşarak odaya geldi ve üstündekileri çıkarmaya
başladı. Kimse umurunda değildi ama sadece kendisi için yine de iyi
giyinmeliydi. Fanilasını çıkarıp güzel bir gömlek giydi. Bu tutum yabancı
değildi ona, ne olduğunu biliyordu. Sayısız kişiden duyduğu “Başkası için
değil, kendim için…” kalıbının, kendi bünyesindeki bazı bazı ortaya çıkan
karşılığıydı bu. Yoksa çok iyi biliyordu ki; dünyada tek kişi yaşasa, ya da
birçok kişi yaşasa fakat kendilerini gösterebilecekleri, ispat edebilecekleri
kimse olmasa -mesleği, cinsiyeti, yaş aralığı, beklentileri, planları ve diğer
her şeyleri ne olursa olsun- hiç kimse giyimine, oturup-kalkmasına, yolda
yürümesine, hayatına özen göstermezdi. Bütün yapılanlar, işte şu sokağa
çıkarkenki kıyafet seçimi bile, toplumda yer edinmek, kimlik kazanmak, saygı
görmek, bazen ilgi çekmek ve bazen de cinsî duygularını tatmin etmek
amacıylaydı. İnsanlık da “başkası için değil, sadece kendim için” koymuştu
bunun adını. Bu akımın asıl hedefiyse; egolarını çift lavaş dürümlerle, patatesli
böreklerle tıka basa doyurup alınan besinlerden bolca özgüven depolayarak
başkalarının yanında kendini farklı hissetmekti. Sadece, elindeki her şeyi kaybettiği
için artık kaybedecek bir şeyi kalmayanlar; yaşamdan beklentisi olmayanlar ya
da etrafındakileri umursamayanlar bu durumu aşıp hayatın üstüne çıkabilirlerdi.
Ne var ki onların da birçoğu ne başardığının farkında bile değildi. Öyleyse
şimdi kendisi neden hayatın kuralları altında eziliyordu? Belki de hâlâ umut vardı
sıradan olmaya? Ya da sırf bunları düşünmek için böyle davranmıştı. Ama o bunun
adına özsaygı dedi. Zira insanları tanıdıkça, kendine duyduğu saygı günden güne
artıyordu. Pantolonunu; gömleğiyle el ele tutuşabilen bir başka pantolonla
değiştirdi. Çıkarken bir de ceket aldı üzerine, ceketi “başkası için değil,
sadece kendisi için” almıştı; çünkü üşütüp hastalanırsa kendisine bakacak
kimsesi yoktu.
Gözlerini açtı. Başı, dolmuşun camında çok
küçük hareketlerle zıplıyordu. Başını camdan ayırdı. Boynunu kıpırdatamadı: Sanki
boynu yamuk olarak doğmuş ve gelişimini de öyle tamamlamıştı da; yaradılışına
aykırı bir hareket yapıyordu sağa sola oynatmaya çalışarak. Birkaç dakika
dinlendirdikten sonra yavaş yavaş oynattı başını ve biraz sonra da boynu
çözüldü. Ayakta duran yaşlıca bir adam vardı, kimse yer vermemiş; o da kimseden
yer istememişti. Kalkıp yer vermek istedi, sonra vazgeçti. Bunu hak edecek bir
şey yapmış mıydı adam? Mesela çocukları için, başkalarının çocukları için,
gençler ve kendinden sonra gelen herkes için ne yapmıştı? Geride bıraktığı kaç
güzellik vardı? Kaç çirkinlik? Daha iyi bir dünya için çabalamış mıydı? Bilinmiyordu.
Kalkmadı, adama yer vermedi. Camdan dışarı baktı. Neredeydi, nereye gidiyordu?
Yetişmesi gereken bir yer ya da görüşmesi gereken biri yoktu. Biraz daha
gittikten sonra çarşıya yakın bir yerde indi, çarşıya doğru yürümeye başladı.
Hava kapalıydı. Kurşun gibi ağırdı. Her adımda, etraftaki insan sayısı da
artıyordu. Kalabalığın merkezine doğru yürüyordu belli ki. Her adımda
yalnızlığı da artıyordu. Kimsenin olmadığı, bomboş bir evde, bir arazide, bir
sokakta; yine herkes kadar yalnızdı. Kim olsa aynı şekilde yalnızdı. Ama kalabalığa
karıştıkça insanlar her tanıdık yüzde, her merhabada yalnızlığın ağzına ağzına
vururken; o sürekli aynıydı. Etraf kalabalıklaşırken kişinin aynı kalması; bir
bakıma, etrafın aynı kalması ama kişinin gittikçe yalnızlaşması demekti.
Etraftaki her bir kişi, yalnızlık hanesine artı bir olarak yazılıyordu.
Yalnızlığın merkezine doğru yürüyordu.
Kavşağa geldi. Dört yol ağzında, karşıya
geçmek için trafik lambalarındaki yeşil adamın yanmasını bekledi. Önünden
arabalar sırayla geçerken, bir motosiklet ayaklarının hemen dibinden;
beraberinde sürüklediği rüzgârı da suratına bırakarak geçti. Arkasından baktı:
İki kişiydiler, öndeki direksiyona; arkadaki de, öndeki oğlanın beline, sıkıca
sarılmışlardı. Arkalarından bakarken sövüp sayması gerekiyordu, kazadan kıl
payı kurtulanların her zaman yaptığı şey buydu. Arkalarından sövmedi, kızmadı,
hiçbir şey söylemedi. Kızgınlığını içine atmak da değildi bu, hiçbir şey
hissetmemişti o anda. Tekrar önüne döndü, ışıklara baktı. Yeşil adam, boş ver,
hadi karşıya geç, anlamında yürüyormuşçasına ayaklarını sallıyordu. Boş verip karşıya
geçti.
Yolun karşısında kalabalık biraz daha
yoğundu. Bazıları alelade adımlarla yavaş yürüyordu, bunların kim olduklarını
bilmiyordu. Bazılarıysa -kadınlar- küçük ama hızlı adımlar ve -erkekler- büyük
ama yavaş adımlar atıyordu. İşte bunlar modern zamanların insanlarıydılar.
Tabii ki sırtlarında mont, ceket değil; palto vardı ve tabii ki ellerinde de
çantaları. Kendisi nasıl yürüyordu? Alelade adımlarla hızlı yürüyordu. Hızlı
yürüyordu; çünkü kalabalıktan bir an önce kurtulmak istiyordu ve alelade
yürüyordu; çünkü hiçbir yere gitmediği için, hiçbir adımının da anlamı yoktu.
Bu kalabalıkta herkes nasıl birbirine çarpmadan yür… Yanından geçen iri yarı
bir adam omzuna çarptı. Birkaç an sonrasında da diğer omzuna bu sefer bir kadın
çarptı. Kadın daha şiddetli çarptı. Omzuna çarpanlar geri dönüp özür dilemedi,
o da geri dönüp özür dilemelerini istemedi. Sanki bütün bu insanlar, omuzlarına
çarpan o iki kişiyi aralarından seçip “Gidin şuna haddini bildirin!” demişti ve
o iki kişi de gelip “Ne işin var aramızda?” demişti. “Yok, ben, öyle, geçiyordum…”
diye mırıldandı, o anda yanındaki kadın birden gözlerini kendisine çevirdi,
sorarcasına baktı. Ama o, kadına bakmadı; başını yerden kaldırmayarak yürümeye
devam etti, hızlı ve alelade adımlarla. Liseyi geçip terziye doğru ilerlerken,
arkadan biri omzunu tuttu. Biri omzunu tuttuğunda ne yapılırdı? Durmalı mıydı,
ona boş verip yürümeye devam mı etmeliydi? Durup onunla konuşmazsa, konuşmadığı
kişi söver miydi, döver miydi? Kimdi bu omzunu tutan adam? Adam mıydı peki?
Belki bir kadındı; genç, zarif, alımlı bir kadın. Belki kendisini ta yolun
başından beri takip ediyordu da, kalabalıktan fırsat bulamayıp ancak şimdi
ulaşabilmişti. Ne diye takip ediyordu? Hayatıyla alay edip eğlenmek için mi?
Belki de bir yerde görüp beğenmişti? Hayır, bu ihtimali düşünmemeliydi. Kendi
yalnızlığına ortak mı arıyordu? Yalnızlığına ortak olduğu son kadın, tüm
yalnızlığını üstüne yıkıp kaçmamış mıydı? O hâlde şimdi bu kadına güvenemezdi.
Peki ya kadın değil de erkekse? Omzundaki eli hissetmeye çalıştı: sert değildi,
nazik değildi, daha çok; babasının elini sımsıkı tutan bir çocuk eli gibiydi.
Bir durup da arkasına baksa, kim olduğunu görecekti. Adımlarını yavaşlattı,
durdu. Arkasına döndü: Hiç kimse yoktu. Biraz ötedeki büfeci “Buyur birader?”
dedi. Önüne dönüp yürümeye devam etti. İkinci adımında tökezledi; ama düşmedi.
Gören oldu mu diye gizliden etrafına baktı. Sonra alelade adımlarını tekrar
hızlandırdı.
Ne kadar zamandır yemek yememişti?
Bildiği tek esnaf lokantasına doğru yürümeye devam etti. Kendisi esnaf değildi,
o halde neden esnaf lokantasına gidiyordu? Bu lokantalara sadece esnaflar
gitmiyordu, o halde neden adı esnaf lokantasıydı? Lokantaya vardı, içeri girdi.
Aynı hızlı adımlarla lavaboya ulaşıp ellerini yıkadı, yemeklerin olduğu camekânın
önüne geldi. Pilav, taze fasulye ve yoğurt istedi, yemeği veren adam kıvrak
esnaf diliyle “Hemen ağabeycim!” dedi. Esnaf lokantası ne kadar gerçekti
bilinmez ama esnaf dili kesinlikle gerçekti, vardı öyle bir şey. Gülümsedi,
yürüdü, boş masalardan herhangi birine oturdu. Önüne servis açıldı: kaşık,
çatal, ekmek, su dolu sürahi, bardak, küçük bir tabakta birkaç taze acı biber… Peçete,
tuzluk ve karabiber de zaten daha önceden masada vardı. Çok az zaman sonra da
yemeği geldi. Kaşığını aldı, yoğurt kâsesine doğru götürürken durdu, geri
çekti, tersini çevirdi. Başını biraz daha eğince kaşığın dışında kendini
görüyordu. Dikkatlice kendini izlemeye başladı: Görüntüde asık suratlı, saçları
dağınık biri vardı. Garsonu çağırdı, kaşığı değiştirmesini istedi. Garson
kaşığı aldı, gitti, elinde yeni bir taneyle döndü, masaya bıraktı, ayrıldı.
Yeni gelen kaşığı aldı bu sefer eline ve yine kendine bakmaya başladı. Az
önceki kişi vardı yine karşısında: asık suratlı, saçı başı dağınık… Karşısındakine,
acıyan; ama anlayan gözlerle baktı. Kaşığı bir kez daha değiştirtmedi. Yemeğini
yemeye başladı.
Lokantadan çıkıp yürürken, lokantacıdan
aldığı para üstünü neden saymadan doğrudan cebine koyduğunu düşündü. Para üstü
verirken lokantacının aynı olan kâğıt paralardan neden en eski olanı seçip
verdiğini düşündü.
Büyük bir giyim mağazasının önünden
geçiyordu, vitrine baktı. Vitrindeki cansız erkek mankenin üstünde bordo bir kazak
ve siyaha yakın lacivert pantolon vardı. Yanındaki mankende ise siyah bir mini
etek, kırmızı bir bluz ve bluzun üstünde de uzunca -yine siyah- bir kaban
vardı. Ama mini etekle kabanın aynı anda vücutta olması kesinlikle tutarsızlık
değildi; bunun adına şık giyinmek deniyordu. Erkek mankene baktı, siyaha yakın
lacivert pantolonu ve bordo kazağıyla o da pek âlâ şık duruyordu. Marifet
kıyafetlerde değildi; her iki mankenin de vücut yapıları güzellikten nasiplerini
fazlasıyla almıştı: İkisi de uzun boyluydu, ikisi de şişman ya da zayıf
değildi, erkekleri temsil eden fazlaca kaslı ve kadınları temsil eden de
fazlaca ince belli, ölçülüydü. Bu cansız mankenlerden oldukça farklı olan
şişman, cılız, vücudu orantısız, kısa boylu veya her ne şekildeyse tüm
müşteriler; aldıkları kıyafetlerin kendi üzerlerinde de aynı güzellikte durduğunu
düşünüyordu. Daha komiği, hiçbiri de bu güzel mankenlere tepki göstermiyor;
hiçbiri de çıkıp “Bizim ayarımızda mankenler koyun vitrine!” demiyordu.
Mağazanın önünden yürüyüp karşı
kaldırıma geçti. Kaldırımdan yola inip de henüz karşıya geçmemişken; üç araba
kendisine çarpmaktan son anda vazgeçmişti. Sonra gelen dördüncü arabaysa
umursamamıştı bile. Tüm arabalar geçip gittikten, yol boş kaldıktan sonra;
sürekli sağa-sola bakarak ve korkarak, koşar adımlarla geçmişti karşıya.
Kaldırımdaydı, yürüyordu. Karşıdan, elinde bebek arabasıyla bir kadın
geliyordu. Durdu, kenara çekildi. Bebek arabası geçince tekrar yoluna devam
etti.
Kaldırımdan yola inip tekrar karşıya
geçti, köşedeki bankanın önünden sola döndü. Birkaç adım sonra yol sahile
çıkıyordu. Birkaç adımda yolu bitirdi ve sahile çıktı. Büyük heykelin yanındaki
parka gitti. Ağaçların altındaki bir banka oturdu.
Cebinden müzik çalarını çıkardı, yüzünü
denize dönüp oturmasını düzeltti, kulaklıklarını taktı. Şarkılar söylenmeye
başladı. Şarkılar dinlerken kim olsaydı yanında? Eskiden kimle dinlerdi;
kimlerle, hangi şarkılara eşlik ederdi? Hiçbirini, hiç kimseyi hatırlamıyordu.
Başını kaldırdı, ağaç dallarının arasından gökyüzüne baktı, güneş bulutların
arkasında görünmüyordu, uzaklardaydı ama yerini belli edecek kadar da yakındaydı.
Cilveli bir sevgili gibiydi; ne tamamen teslim oluyordu ne de rahat bırakacak
kadar gidiyordu. Acımasız bir maşuk gibiydi, aşığının canını yakmaktan zevk
alıyordu. Yüzünü göstermiyordu ama kendini de unutturmuyordu. Oturduğu yerde
yükselip etrafına baktı, güneş ne taraftan doğup ne taraftan batıyordu?
Kuzey-güney neresiydi? Bunları en son ne zaman umursamıştı? Belki sevdiğinin
yanına en son giderken, belki daha da önceleri aklındaydı bunlar. Ama artık
değil.
Aynı şarkıyı tekrar tekrar dinliyordu ve
her değişen şarkıda fikirleri de değişiyordu. Neden tek başına dinliyordu
bunları? Kaç zamandır her şeyini tek başına yaşıyordu. Bazen uzun uzadıya
muhabbet ediyordu kendisiyle; farklı iki düşünce bulup bunları savunan iki-üç
tane de kişi uyduruyordu ve kıyasıya yarıştırıyordu kafasındakileri. Kim galip
gelirse ona yemek ısmarlıyor, bazen cebinde parası olursa üstüne tatlıcıya da
götürüyordu. Kafasında fikirleri çoktan hazırlayıp da fakat uydurduğu kişiler
gelmediğindeyse; ağır yatalak hasta ruhuna bürünüyordu. Kendini bir köşeye
yığıveriyor ve dünyaya küsüyordu.
Görenler deli diyordu, ama değildi. Aklı başında olduğunu kanıtlamak
için de uğraşmıyordu, varsın kim nasıl isterse öyle görsündü. Kim nasıl
görüyordu ki kendisini? Kimsenin umurunda mıydı? Birilerinin umursamasına da
ihtiyacı yoktu zaten. Birilerinin umursamasına ihtiyacı yoktu, çok daha
fazlasına ihtiyacı vardı. Ama bunu kendisine söylemiyordu.
Şarkılar değişiyordu. Sadece şarkılar
mı? Herkes değişiyordu. Bir zamanlar yanında olan, her zaman da yanında olacak
olan; öyle söz veren kim kalmıştı geriye? Herkes, yol kenarındaki su
birikintileri gibi; hiç belli etmeden ve çok ağır hareketlerle kaybolmuştu.
Yağmurda yol kenarına birikip, güneş açtığında da sessizce buharlaşıp gitmek
gibi… Teneke kumbaradaki bozuk paralar
gibi… Sallarsın, sesleri gelir; ta ki son bozukluğu alana kadar. O son parayı
da aldıktan sonra birden kesilir ses, ne kadar sallasan da kâr etmez. Son
konuşmaya kadar hiç anlamamıştı ne kadar azaldıklarını, nereye gittiklerini. Her
bireriyle son konuşmalarında, sanki hiç tanımadığı birine hiç tanımadığı adresleri
sormak gibi uzaktılar. En son ne zaman konuşmuştu birileriyle; şöyle
içindekileri gizlemeden, saklanmadan?
Kulaklıkları alıp müzik çaları kapattı,
bir öfkeyle cebine koydu. Öfkesinin sebebi son çalan şarkıydı. İlk tarihini
unuttuğu bir süredir yanında taşıyordu o şarkıyı ama henüz uygun bir anını
yakalayıp da dinleyememişti. Güzel günlere saklıyordu onu; ama şimdiki durumu
pek elverişli değildi.
Başını gökyüzüne kaldırdı, güneş az önceki
yerinden çok uzaklara gitmişti. Demek batı tarafı orasıydı ve tam tersi doğu da
şurası olmalıydı. “Evet çocuklar, kollarımızı iki yana açıyoruz, sağ kolumuz
doğuyu gösterirken sol tarafımız batı oluyor, kuzey tam karşımızda ve güney de
arkamızda kalıyor.” Başını indirdi.
Karşıdan elinde tomurcuk güllerle bir
çingene kızı geliyordu. Omzundaki sevgilisine baktı, gülümsedi. Biraz sonra da
çingene kızı gelip tam karşılarında durdu. Bir elini beline koyarak “Dünya
güzeli ablama bir gül vereyim?” dedi o kendine özgü ağzıyla. Sevgilisinin
belinden elini çekmeden, yavaşça doğruldu. “En güzeli hangisi?” diye sordu.
Çingene kızı elindeki bütün gülleri üstünkörü bir hızla inceleyerek “Budur en
güzeli abicim!” dedi. Güle baktı, karşısındakine baktı, güldü; “En güzeli benim
kollarımda.” dedi sevgilisine dönerek. Sonra kızın uzattığı gülü aldı, en
sevgilisine verdi.
Karşıdan bir çingene kızı geliyordu.
Gözlerini ona dikti ve izlemeye başladı; yürüyüşünü, başından ensesine doğru
düşmüş kırmızı yazmasını, ayağındaki şalvarını, elindeki gülleri dikkatlice
takip etti. Kız geldi, önünden geçti gitti. Yanındaki boşluğu, kollarındaki
yalnızlığı görmeden, geçip gitti.
Banktan kalkıp parkta yürümeye başladı.
Kollarını sallayacak kadar hızlı değildi adımları, Sinemadan kendine ufak bir
rol biçip kollarını ağır çekimde sallamak da istemiyordu. Ellerini göğsünde
birleştirip iç içe soktu. Sonra vazgeçip arkaya attı; böylesi de şişman göbekli
toprak ağası gibi oluyordu. Sonra pantolonunun ceplerine soktu ellerini,
yürümeye devam etti. Bahar ayı olmamasına rağmen etrafta her yaştan bir sürü
çift vardı. Yanındakinin ruhunu sevenler, vücudunu sevenler, gülüşünü sevenler,
kendini güldürmesini sevenler, sevmeyenler, hiç sevmeyenler, başkasından arda
kalanlar, daha önce ayrılıp birleşenler, yakında ayrılıp bir daha
birleşemeyecek olanlar… Hepsi birden dışarılara çıkmış, sanki kendisinin oraya
geleceğini biliyormuş da nispet yapıyormuş gibi toplanmıştı. Hiçbirine
aldırmadan yürümeye devam etti. Karşıdan bir erkekle kadın geliyordu. Erkek;
kadını rüzgâra siper etmiş gibi tutuyordu ve kadın da, sırtında bir ceket gibi
taşıyordu erkeği. Gülüşüyorlardı. Kadının omzunu sıkı sıkı tutan elin
parmağında bir yüzük vardı ve diğer yüzük de erkeğin tıraşlı çenesini okşayan
kadının parmağındaydı. Parmaklarındaki aidiyet sembollerini taçlandırırcasına
yürüyor ve başka kimseyi görmüyorlardı. Yönünü başka tarafa çevirdi. İki tane
çöpçü, ellerinde süpürge ve küreklerle yerdeki irili ufaklı çöpleri topluyordu.
Diğer insanların kendi kendine uygun gördüğü çevreyi kirletme hakkı; onlar için
ekmek kapısı olmuştu. “Ah, zamanında imkânım olsaydı şimdi hiç uğraşmazdım şu
soğukta şunla!” dedi biri diğerine, elindeki süpürgeyi göstererek. Diğeri cevap
vermedi, daha çok; yaşananları düşünüp haline şükreder gibiydi. Berikinin
yakındığı şeyse, imkânsızlıklardan dolayı okuyamamak; diplomasıyla sıcak bir
masada çalışamamaktı. Oysa biraz iyi olsaydı şartlar, belki de ülkenin en
önemli doktorlarından; en hatrı sayılır siyaset adamlarından; en öğretici
öğretmenlerinden olurdu. Hiçbir zaman tembellik falan da yapmazdı üstelik, her
dersini ciddiyetle takip eder, öğrenir ve yüksek okulunu da birincilikle
bitirirdi. Etraftaki öğrencileri sık sık azarlayan, “bizim imkânımız olsaydı…”
öyküleri anlatan herkesten biriydi o da. Güldü, çöpçülere zahmet çıkmasın diye
yere hiçbir şey atmadı. Yere atacak bir şey de yoktu elinde. Vicdanını
yükseltmek için, bir yerlerden yere atılacak birkaç çöp edinip onları yere
atmamak istedi. Pek konuşmayan çöpçüye baktı, sonra onun yanındakine dönerek,
“Okumak mı istiyorsun? İşte sınav sorun: Cevapla bakalım hayat kime güzel?”
diye seslendi. “Kardeşim bir müsaade et!” dedi o da. Bu sese cevap vermedi.
Tekrar, kardeşim bir müsaade et diyen aynı ses; “Birader!” diye bağırdı. Yan
tarafa döndü; ellerinde süpürge ve küreklerle iki çöpçü kendisine bakıyordu.
Şaşırdı bir anlık, “Kusura bakmayın.” diyerek yoldan çekildi. Çöpçüler geçip
giderken arkalarından baktı.
Sol tarafta, parmaklarında yüzükleriyle
yürüyen erkekle kadını gördü, görmezden geldi. Üstü başı perişan bir dilenci
yaklaştı, tam önünde durdu; boş avucunu gösterdi. Sonra o da durdu. Sana para
vereyim, sen de bana arkadaş ol, der gibi baktı. Benim arkadaşlığım parayı
alana kadar olur, sonra kaybolurum ortalıktan, der gibi baktı dilenci de. O
zaman neden sana yardım edeyim ki? Halimi görmüyor musun, yardıma ihtiyacım var.
Benim halim çok mu iyi peki? İkisi de der gibi bakmakta nicelerinden iyiydiler.
Dilenci bir şey demeden; başka türlü bakmadan gitti. Herkesin bir şeylere,
birilerine ihtiyacı vardı ve kime gitsen şu dünyada; aradığını bulamamıştı.
Yanından geçen bir adam, telefondakine,
“Yarın çarşamba hem daha uygun olur.” dedi. Yarın çarşambaymış, yarın
çarşambaysa bugün hangi gündü? Dün neydi? Az ötede salıncaklarda sallanan
çocukların yanına gitti, günün adını sordu, hep bir ağızdan “Perşembe!”
dediler, sondaki e’yi uzatarak. Şaşırdı. Hızlı adımlarla, diğer tarafta çimlerde
oturmuş çay içen aileye yaklaştı, özür dileyerek, “Bugün günlerden ne?” diye
sordu. “Bugün pazar.” dedi kucağında çocuk olan kadın. Korktu, başka yöne doğru
koşmaya başladı. Yaşlı bir teyzeyi durdurarak, “Bugün günlerden ne?” diye sordu,
“Pazartesi evladım.” dedi kadın, usulca. Sonra bulvara doğru koştu, bulvarın
ortasındaki büyük, ışıklı tabelada “Cuma” yazıyordu. Yola attı kendini, karşıdan
bir taksi gürültülü bir kornayla tam önünde fren yaptı. Şoför başını camdan
çıkararak ve hararetli el hareketleriyle küfürler saydı. Taksinin camına
yaklaştı, “Bugün günlerden ne?” diye sordu. Şoför bir küfür daha patlatıp gaza
asıldı. Yavaş adımlarla yoldan karşıya geçip bankanın önüne geldi, camdan içeri
bakmaya başladı. Bir adam omzuna dokunup “Bugün cumartesi kardeşim, bankalar
çalışmaz.” dedi. Arkasını döndü, “Sağ olasın.” dedi.
Yürüyordu, yine alelade adımlarla fakat
yavaş yürüyordu. Yoldan karşıya geçip tekrar sahile çıktı. Büyükçe bir taşın
önüne geldi, taşın üstüne oturup denizi seyretmeye başladı. Güneş, denizin
üstündeki bulutların ardındaydı. Limana demirleyen birkaç gemi de dalgalarda
bir o yana bir bu yana sallanıyordu. Rüzgâr akşama doğru daha da
şiddetleniyordu her zaman; daha da şiddetlenmişti. Ceketinin önünü kapayıp daha
sıkı sarındı. Şu haliyle, ucuz bir tablonun kahramanı gibiydi. Deniz, gemiler,
şehir, rüzgâr; her şey ucuzdu. Yalnızlığı ucuzdu. Renkler, tonlar hep silik ve
mattı. Bir tek; hemen yan tarafında, sert rüzgâra karşı koymaya çalışan küçük
bir kır çiçeği, ortası canlı, yaprakları canlı; tek başına, dünya pahasıydı.
Çiçeği izledi bir süre… Nasıl direndiğini, toprağa nasıl sımsıkı tutunduğunu
izledi. Etrafındaki diğerleri soğuğu kaldıramayıp ölmüştü, ama o inatla
yaşamaya devam ediyordu. Bir başına kaldı diye koyuvermiyordu kendini.
Etraftaki pisliğe, insanların görmemesine, hatta rüzgâra, hatta susuzluğa
rağmen bırakmıyordu mücadeleyi. Devam etmek lazımdı, direnmek, aramak ve bulmak…
Ayağa kalktı, güldü. Gerçek bir gülmeydi bu; beraberinde acı, aşağılama,
nefret, dert hiçbiri yoktu. Hayatını değiştiren çiçeğe eğilip, yapraklarını
öptü. Yaşamak için sebepler bulmak gerekiyordu ve şimdi kendisi o çiçeğin
sebebi olmuştu; sırf bu yeterdi bir kır çiçeğine.
Dolmuş durağına doğru yürümeye koyuldu.
Sahilden çıktı, bankanın önünden geçti. Bu sırada yola atlayan bir kedi, yoğun
trafikte ezilmekten son anda kurtuldu. Güldü. Kalabalığa girdiğinde birkaç kişi
omzuna çarptı, hepsine teker teker teşekkür etti; hiçbiri anlamadı bu
şaşkınlığı. Marketten çıkan bir kadın parasını cüzdanına koyarken birkaç
bozukluk yere düştü. Hemen eğilip aldı ve kadına uzattı. Kadın kendisine
minnettar gözlerle bakarken, “Önemli değil.” dedi gülümseyerek. Durağa
yaklaşırken bir dolmuş geliyordu. El kaldırıp durdurdu, bindi. Kendisi şimdi
ayaktaydı; sorun değildi. Arkalardan bir adamın parasını alıp şoföre uzattı,
para üstünü de tekrar adama.
Dolmuştan indi, hızlı adımlarla odaya
girdi. Kapıyı açar açmaz o boğucu rutubet kokusu suratına vurdu. Etraftaki aynı
duran dağınıklığa aldırmadan masanın önüne geldi. Takvime baktı, günlerin üstü
çiziliydi ve en tepede gecertesi yazıyordu. Eski model oyuncak arabasını aldı
eline, birkaç yerine kontrol eder gibi baktı, yokladı: Sağlamdı, yola çıkmaya
hazırdı. Kapıyı açtı, arabasına bindi. Geriye kalan tüm gecertesilerin hepsine
birer ad koyabilmek için ayrıldı odadan.
Arabasıyla çok kırlarda dolaştı, çok kır
çiçeği ezdi. Hepsi birbirine benziyordu; hepsi çok farklıydı. Her birinde o ilk
çiçeği arıyordu; her biri çok başka anlamlara geliyordu oysa. Aramaya
başlamadan önce orada duran anlam; aramaya başladıktan sonra parça parça yok
oldu.
Ekim - Kasım, 2010