28 Eylül, 2015

Kutlu Göç

dünyanın bütün dağ başlarına

          Biz ne için toplanmıştık burada? Bu dağ başları, bu yeşiller allar morlar karalar, bu bütün hayat uçsuz bucaksız topraktan ve bir soluk nefesten kurulu gibi duran manzaralar, ne bunlar? Birine bir şey mi anlatıyorduk, birilerine bir şeyler mi anlatıyorduk, ne yapıyorduk? Yani bizi bir deniz kenarındaki soğuk çimen uzantısından ta buralara, dağ başlarına getiren neydi? Bu dağ başlarından tüm denizlere dökülen, tüm denizleri besleyen o ırmak saçlardan bizi bir yudum içmeye getiren; yani bizi bir sevdadan bir sevdaya götüren ne oldu? Gece gündüz tepemizde akan yıldızlar mı? Çiçeklerin bir açıp bir solması mı? Durmadan sıcağa oradan da serine göçen kuşların kanatları mı? Bir manav önlüğü, kenarları gevrek bir tandır ekmeği, bir yayla çocuğunun ilgisi, bir patika mucizesi mi; hangisi? Bizi buraya getiren, bize bundan sonra ne yapacak? Yine bir süre buralarda oyalayıp, bir gün herkesten erken uyanarak; üzerimizde uykumuzla kolumuzdan asılıp bizi nerelere sürükleyecek? Yoksa biz bundan sonra tek iş seni mi düşüneceğiz? Hep bunların cevabı var mıdır? Önceleri hep bunların birer cevabı vardı elbet, fakat hâlâ varsa bile bir önemi yok artık.
            Göçmen kuşlar göçleniyor senden bu yana. Kendi dilinde bir halk şarkısı söyler gibi güzel, öyle rahat uçuyor uzaklara göçmen kuşlar; bu tepemizden doğru artık bizim olmadığımız yahut hiç olmadığımız yerlere. Ben ise, onların aksine, yani sana doğru, hep sana doğru, kara gözlerinden bir tohum düşeli beri dört yanım çiçekleniyor senden bu yana, gönlüme eş dağ etekleri arıyorum bu dağ başlarında. Gönlüme doğan bir kulun zıplayıp koşturuyor bin yana, onu alt edecek bir çayır…
            Neleri bıraktık da geldik buralara… Bunun hiçbir önemi yok bu göçte. Bu göçte bizim neleri bulup da geldiğimiz önemli. Alışkanlığımız bir şeyi bulup kahrolmaktır, yine öyle bir yoksunluk bulduk, ilkin kendimizde; ardından tüm hayatta. Kendinde olanı aramışsındır muhakkak, olmayanı da aradın mı hayatta hiç bulmamak ümidiyle? Şimdi, olduğum ya da olmadığım her şeyi bir yana bırakıp şöyle üzerleri yosunlu taşların diplerinden fışkıran dağ çiçekleri olmak varken, hep olmadıklarımı olma; bulduklarımı arama çabası neden? Çünkü incecik boyunlu bir kulun baharlarla bir geldi düştü içime, ona uygun bir toprak…
            Sahi, o çiçek, yani şuradaki işte, şimdi ben onu orada öylece görmemiş olsam, hani bu dağ başlarında benimkilerden başka da ayak izi filan yoktur; kime o kadar süslenmiş kime öyle al al allanmış da pullanmış da orada güneşe gözlerini kısan çocuklar gibi dibinden fışkırdığı taşın ardında gölgeleniyor? Sonra, bazı bazı hafif esintilerde saçlarını taşın kıyısından savurup güneşe uzatıyor? Bu al al çiçeklerle yemyeşil manzaranın uyumu kimedir bu dağ başlarında? Dalgalı bir denizden daha kıvrak toprağıyla, üzerinde dolaşana balığı ve balıkların hayatını anlatan bu dağ başlarında yalnızca kısa boylular dolaşabilir; onları da uyaralım: Sakın zıplamayın! Gerçekten de bu dağ başları göçmek için özel olarak yaratılmışsa buna hiç şaşırmamak gerek. Çünkü göçmek için oda oda odalanmış, çiçekli; bol çimenli çukurları var.
            Çimenli, toprak bir çukura göçmek ve bundan sonra o çukur nerelere götürürse… Bundan sonra diyorum, bu senin de en güvenilir desteğin: Tamam, kabul, peki bundan sonra? Böylece herkes kendi şiirini anlatmak istiyor birilerine, yani asıl olanı yaşayıp bundan sonrasını anlatmak. Anlatmak, şiirin dibini sıyırmaktır ki en güzel şiir asla yazılmayacaktır; o yalnızca yaşanacaktır daima. Bunu yalnız ikimiz biliyoruz, yazarsak şiir olmaz yaşarsak şiir olur. En güzel kulunu hiçbir biye doğuramayacaktır; ne zaman ki sesine hasretlenir işte o ancak kendi kendini doğurur o zaman. Böylece ben seni hiç anlatmayacağım; ama sen hep bende yaşayacaksın bundan sonra. Böylece dünyanın bütün biyeleri sana öykünüp sana yakınsayacak. Ey bütün ekosistemleri ile beraber dünyanın bütün dağ başları! İşte bunu, yani baharınızı artık bizden alacağınızı konuşmaya toplandık burada! Baharınızı o kadar alacaksınız, diğer bütün her şeylerinizi atıp yerine baharınızı o kadar alacaksınız ki bizden; sizde artık bizden başka ve bizde artık güzden başka hiçbir şey kalmayacak.
          Gönlümde bir kulun sesini arıyor, tümden vahşileşip yılkılaşıncaya dek dağ başlarına süreceğim onu.
            Kucağına yaylalar dolusu kır çiçekleri diliyorum (bir de kendimi).


Şubat, 2015

20 Eylül, 2015

Kutlu Veda

Eleni Karaindrou’ya

Şimdi ben elbette yine sırtüstü yatmış, yitiksizliğimin ve kazanımsızlığımın yani anadan doğma cesedimle öyleceliğimin tadına vara vara yatağın soğuk çarşafında kollarımı bacaklarımı serinletiyorum ve konu elbette bir şekilde yine sana geliyor. Ben de bunu bekliyordum, teşekkür ederim.
Diyeceğim şu ki, herhangi bir lafımdan dolayı kendini benle konuşmak; bana bir şeyler anlatmak; beni teselli etmek zorunda hissettiysen – hani bazen karşıdaki öyle zavallı bir durumdadır ki başka zaman tek kelime etmeyeceği hâlde sırf karşıdakini o hâlde bırakmamak için konuşmak zorunda kalır insan ya da işte bundan başka canını sıkan başka hareketlerim de olduysa hepsi için özür diliyorum. Gecelerimi günlerimi kalabalıklaştırdın, çok teşekkür ederim. Sen çok güzelsin. Ne yazık bana ki bir kere bile kucaklayamadım seni. Hem öyle güzelsin ki, kendine karşı suçlu olanlar bir tarafa; kendine karşı suçlu olmayanları dahi affettiriyorsun insana. Seni düşünmek ruhuma öyle bir yücelik katıyor ki birden tüm insanlarımı salıveriyorum. Oysa ben o insanları tek tek, sinek avlar gibi tek tek kafalarına gözlerine vura vura; belki hayır daha çok vahşi bir hayvanı avlar gibi bin bir kurnazlıkla yakalamıştım. Üşenmediğim zamanlarda hepsine ayrı ayrı tuzaklar kurmuş bazense sıkılıp hepsini bir anda bacaklarından yakalayıp kafamda hapsetmiştim. Bundan sonra onlara ne çay ne çorba! Gel gör ki sen aklıma düşüverince hepsini birden azat ediyorum kulaklarımdan burunlarımdan salıveriyorum, bunu öyle bir sarhoşluk ve coşkunluk içinde yapıyorum ki; seni düşünmekten sonra tekrar kendime geldiğimde, bütün mahkûmlarını bir gecede kaybetmiş çaresiz bir cezaevi müdürü gibi içime kapanıp küsüyorum. Sonra baltamı kaptığım gibi peşlerine düşüyorum, yakaladıklarımın beşini onunu birden idam ediyorum, oracıkta. Siz olmasaydınız o hep benle olurdu öyleyse alın hakkınızı!
Keşke hep benle olsan. Gerçi sen bunun taraftarı değilsin ama keşke senden iki tane olsa ve biri hep sadece benle olsa. Ne var ki sen bir tanesin hem de birin en tekil halindesin. Bense şimdi şehir görmüş taşralı bir çocuk kadar şaşkınım, yani bütün bu parlak camlardan, bütün bu asansörlü yüksek binalardan neden bizim de yok; yani şöyle senli bir hayat…
Her uyku öncesi kendime dilediğim üzere geçen gün şükür ki senli bir rüya gördüm. Elimi tutmuş, benden gidiyordun. Elimi bırakmadığın için de gidemiyordun. Etraf nasıl geceydi bunu ben bile anlatamam. Gecede sadece elin vardı, bir de önümüzde ardımızda dans eden seyirciler. Yıkık bir duvarın önünde, el ele, zıt yönlere ayrılmaya çalışıyorduk ve gökyüzünde aynı melodi gecenin başından sonuna sürüyordu. Sen gitmeye çırpındığın için sürüyordu çünkü gitme diye sonsuzluğa kesiyordu, yani seni de ancak o an yitirmek üzere bulmuştum tüh yazıklar olsun bana! Bütün bunları acaba sen mi aydınlatıyordun bilmiyorum ama geri kalan her şeyi gece örtüyordu. Bu böylece bir şiir gibi sonsuza dek sürüyordu çünkü sürmediği takdirde ben uyanmışım demekti. Fakat sonra uyandım. Uyandığımı da şundan anladım; çünkü sen yoktun. Ne zaman uyansam sen olmuyorsun, ben böylece evet işte ben yaşıyorum diyorum. Sensiz de yaşanırlığın temrini artık bütün uyanmalarım. Uyandım, tıpkı şimdi yaptığım gibi, vücudumdan ateş kesilen çarşaftan kurtulup yatağın serin serin yerlerinde kollarımı bacaklarımı dinlendirdim. Biraz serinleyince de yine döndü dolaştı sana geldi aklım.
Bir karar verdim: Sensizlikten kurtulacağım. Peki nasıl yapacağım, işte ona da bugün karar verdim. Seni terk edeceğim. Eğer sen beni terk edersen ben bu yılgınlığı kaldıramam sensizliğim katlanır ama vazgeçen ben olursam bir tercih yapmanın sorumluluk bilinci ile bir süre idare edebilirim. Sen beni bırakırsan, yani kendimi buna inandırırsam yine de her sabah ben sensiz uyanacağım. Artık sensiz uyanmamak için ben seni terk etmeliyim. Artık sensizliğe katlanamadığım için terk edeceğim seni. Sensizliği terk edeceğim. Sonra da yatağıma uzanıp, gece gökyüzümüzde saçlarından başlayarak her yana uzanan o melodiyi dinleyeceğim, bir gün sen bensizliği terk edip gelene dek ya da sonsuza kadar.
Belki yanlış bir şey yaptım, belki yapmamam gereken bir şey yaptım yani sana veda ettiğimi zannederek… Senden başka aslında herkese böyle böyle anlatıp sızlanabilirdim o zaman canını sıkmazdım, gerçi canını sıkabildiğimi iddia etmiyorum ama yine de biraz yakınız birbirimize bence. Yani sen de şöyle bir iki adım gelmemişsen de bir dönüp bakmışsındır benden tarafa, yani bunu anlatmaya çalışıyorum insan paçasından asılıp duran bir şeye nedir bu diye bir eğilip bakar, öyle değil mi? Öyle desene. Öyle.
(Sen bana ölü doğmuştun, ben senin kalbini çalıştıramadım.)


Haziran, 2014

19 Eylül, 2015

Kepenk

sen kimseyi incitmedin
kimseyi sevmedin çünkü

bana en çok sen incindin
seni en çok ben incittim
beni en çok sen eskittin

incindikçe eskittin
eskittikçe incindin
bilmiyorum belki de
bomboş gece yarıları
adına sevgili dediğim in cindin

birkaç kelimeden öteye gidemiyorsa seni anlatmak
ya kelimeler olduğu gibi kalmalıdır
ya da sen olduğun gibi gitmelisin
sen olduğun gibi yine sen gitmelisin
şen gitmelisin
dönüp dolaşıp gitmelisin

kepenk vurdum kürkçü dükkanına kalbimdeki
ey tilki
nereye gidersen git şimdi


Mayıs, 2010

13 Eylül, 2015

Hayalistan Bulvarı

i

yedi kollu şamdanın ışığında
kiliseye seccade seren şehir
hamak kurdum yedi tepenin arasına

is
ve kül yığılı mazisiyle
kan ve gül kokulu özüyle
suyla ateş nasıl durursa hasta bir yüzde
tıpkı öyle
bir ayağı hep denizde diğeri birçok yerde
“ben buradayım dünya nerede” diye soran bilge
kulesinden asla çıkmayacak olan
yemyeşil çayırdır çünkü ona hapsolduğu alan
uğruna ölen aşıkların yoluna serdiği her damla kanla
daha da güzelleşen prenses
dört bir yandan gelen akınlarda kırılan oyuncağını
demirci çekiciyle dili koparılmış kılıçlara değişen
kılıçlar konuşmaz sadece kavga eder
yarası daima deşilen uysal bir çocuk
incecik boğazında geceleri
iki aykırı kıtanın yasak bir aşkı öpüştüğü
medeniyeti kundaktan alıp büyüten serin ana
dört mevsimi evlat edinmiş
hazanda bahara baharda hazana ermiş
konuştuğu dilin aksanına kendi adını vermiş bir baba
gökkuşağının renklerini gökten çalıp
beline dolayan güzel
bütün erkeklere göz kırpan
bütün bütün ahaliyi çıldırtan yosma
her taşında bağlamayla kemanın
nal seslerinde dans ettiği kayıp kaldırım

tan
kızıllığıyla çıkacaksın keşfetmeye erkenden
zamanın en büyük parçası bir günüdür onun
acele dolaşacaksın sokaklarında
hep bir adım önünde koşturan kültürü kovalarcasına
ve acele etmeyeceksin ölmek için
bir adım peşinde oyalanan tarihe kapını aralarcasına

bul
aradığın ne varsa yerde ve gökte
hoşgörüyü ayrı ve beraber tutan yerdesin
kökünde şehir gölgelerinde dağ
insanlarında hem şehir hem dağ olan kelimede
elime değen rüzgar kubbelerinde erimede
minareleri asker dikilen asırlık camilerin
sarıklar sarılır başa
selam edilir geçerken fötr şapkayla haça
kendinden bihaberleri sonsuz bir dolambaca
sardırıp sardırıp yutan yerdesin
dön de bir bak
bildiğin gibi değildir bu hava bu toprak
havasında dil değmemiş en eski kelimeleri
toprağında uğruna dövüşenleri
koyun koyuna uyutan yerdesin

is
ve kül yığılı mazisiyle
hem savaş sebebi hem barışın beşiği
her savaşın yeniği
tan
kırmızı güzelliğiyle
hem insan zengini hem bir parça ekmekten yoksul
bul
aştığı değerlerle ne geleceğinden ayrıdır
ne geçmişinden dul
istanbul

bir de sen vardın hayalülkemizde
bir desen
bir desen


ii

söz uçar yazı kalır
söz uçar yazık olur yaz
yaz ki sözlerin uçmayı öğrensin
doy iyice
iyi kötü güzel çirkin her şeye doy sonra yaz
yaz en aç zamanlarında yüreğine azık olur

bir aşk on iki ay
bir aşk dört mevsim
ilkyaz yaz sonyaz yazma
yazma bırak o son mevsimi yazma
sonu hüzün olan aşkın güzünü yaz bırak
sonu hüzün elbet romantik olacak
aşk uçar yazı kalır
aşkın yazını yaz bırak uçsun gerisi
yaz romantik olur son demleri hep yazma

bir güzyazı sevdası
güzden kalma bir yaz
yani gündüzleri uzun geceleri sağanak
har ateşte fokurdayan gönüller
kalp beyin endeksinde soğrulan hisler
artık hissedilmeyen hisler
üstü başı is kokmuş bir çift göz
halbuki mercan bakardı olacak iş değil
bir çift avuç içi münasebeti
bir çift sarılı yumurta tekilinin ayrılıkçı iç savaşı
hiç uğruna hiçe öykünen yolcular
gözleri öykülü
elleri saçları başları öykülü
çantaları içi ağzına kadar öykülü bir çift yolcu
bir çift dış hat yolcusu
birbirinin göğsünden sanırsın ki zümrüdüanka ile
sanırsın ki ta kaf dağı’nın ardına
ta güzyazıya uçuyorlar
ta güzyazı
bitiyor böylece bir sevmek mesaisi daha
hareket memuru çalıyor düdüğünü
paydos
küfelerini sırtlayıp ayrılıyor aşk işçileri

bir güzyazı sevdası bir güzyazıda bitiyor
ne isabet fakat olacak iş değil
hareket memuru ıslık çalıyor
var olsun
herkes neye memursa onu yapıyor
yolcular yolda
yol uzaklaştırıyor
rüzgar
bir rüzgar sesiyle kimse kimseye kalmıyor
hayalülke hayalistan bulvarı hayallere dalıyor


iii

her ne varsa yaşadık say
her ne varsa vardı hayalülkemizde

seni sevmişim
seni izmir’de sevmişim
seni iyi ki izmir’de sevmişim
başka şehirde sevmiş olsam vallahi üzülürdüm


Aralık, 2011

04 Eylül, 2015

Çocuk

bir seni düşlüyorum
bir de
sonbahar ağaçlarına
baloncuğundan yaprak üfüren çocuğu
bizi biz yapan aramızdakiydi kuşkusuz
ama seni bu kadar sen yapan düşüncelerim
benim bu kadar ben olmamda o çocuk suçsuz

bir seni düşünüyorum
bir de
ağlayan bir çift göze
baloncuğundan mendil üfüren çocuğu
sen varsın ben varım o çocuk var
konuşuyoruz kaçamıyoruz
dört yanımız duvar

bir seni mırıldanıyorum
bir de
sokaktaki yalnız adama
baloncuğundan sevgili üfüren çocuğu
birden sen oluyorum
sonra birden yine ben
o çocuk olamıyorum

bir seni yazıyorum kağıda
bir de uçurumlara
baloncuğundan köprüler üfüren çocuğu
biz terk ettik ihanet ettik biz
o çocuk kimseyi terk etmedi
o çocuk temiz

bir sen olsan yanımda diyorum
bir de o çocuk olsa
hanginizi seçerdim acaba


Şubat, 2010

İletişim

Ad

E-posta *

Mesaj *