27 Ocak, 2019

Ay Gecesi

          Su karanlık. Üzerinde oturduğumuz toprak, taşlar, başlarımız, üstümüz başımız karanlık. Bir tek ay aydınlık, bir de onun aydınlattığı su; üzerine vurduğu toprak; taşlar; başlarımız; üstümüz başımız aydınlık. Her şey bir yönüyle karanlık ve hem de bir yönüyle aydınlık. Yalnız, neyin neresinin aydınlık olacağına ay karar veriyor bu gece. Diğer her yer zaten karanlık. 
          Ayağının altındaki taşları, ayağımızın altındaki taşları sürüye sürüye, taşları enselerinden tutup batıra çıkara, taşları bağırta bağırta, taşları öldüre öldüre, taşları yaşata yaşata şakırdıyor su. 
          Su şakırdaya şakırdaya şiirler okuyor, destanlar anlatıyor yarım yamalak. Ay da bir tek suyun şiirler okuyup destanlar anlatan yerlerini aydınlatıyor. Diğer bütün her yer karanlık. Herkes şair bu gece, ayın şavkına karşı yarı usturuplu yarı usturupsuz oturmuş Mıstık var, Ramazan var, Memedali var, Diğer Mıstık, Hüseyin, Fatih ve Sonerler de var, sonra aydınlık ay var, sonra su var karanlık, taşlar ve soğuk toprak var. Sonra sonra içimizden birinin, saat üçe geliyor beyler, yavaştan kalkalım, diyeceği vakte kadar yarı usturuplu yarı usturupsuz oturmuş, yayılmış, suya düşen ayı seyredip sudan şiirler dinliyoruz. 
          Sonra, Hüseyin, Mıstık’a soruyor: 
          —Senin Tatarlı’da hısımın var mı be Mıstık? 
          —Var ya, ne olmuş, diyor Mıstık. 
          Sonra Hüseyin bir kız tarif etmeye başlıyor. Saçlarından kollarına, boyuna posuna anlatıyor. Biraz dinledikten sonra, sonuna varmadan soruyor Mıstık: 
          —Kaç yaşlarında bu? 
          —On beş on altı var, diyor Hüseyin. 
          Mıstık bir küfürle bağırıyor: 
          —Ulan o benim teyzemin kızı olur be deyyus! 
          Biri Mıstık’ı tutuyor: 
          —Bir şey mi dedi çocuk? 
          Başka biri: 
          —Hiç, diyor, sanki kötü söz mü söyledi? 
          Sonra yatışıyor muhabbet. Mıstık da gülüyor. 
          —O kıza mı yanaşırsın sen be? 
          —Anlattığım kızı tanıyor musun ki sen? 
          —Ben biliyorum, Mıstığın teyzekızı değildir o, başkasıdır. 
          —Sen nereden bildin hemen? 
          —Kimmiş peki ya? 
          —Sakın Ceberrut’un kızı deme? 
          —O hiç değildir. 
          Diyerek sürdürüyorlar tartışmayı. Yanımdakine bakıyorum, hiç konuşmuyor. 
          —Niye susarsın? 
          —Hiç. 
          —Ne oldu da? 
          —Yok bir şey be. 
          Konuşmuyor. Ben de üstüne varmıyorum. Sonra Memedali ayağa kalkıyor. 
          —Ben bakkala gidiyorum, biraz daha çekirdek alacam, var mı bi isteğiniz? 
          Ramazan alay ediyor: 
          —Kimden para çarptın gene? 
          —Yok, kimseden değil bunu yolda buldum. 
          Gülüşülüyor. Memedali yürüyüp gidiyor. Biraz sonra elinde çekirdek paketiyle geri dönüyor. Birkaç daha kahkahayı kaçırdığıyla kalıyor. 
          —Arkamdan ne konuştunuz ben yokken? 
          —Memedali şu çekirdekleri getirse de yesek diyorduk. 
          Memedali şu çekirdekleri getiriyor, yiyoruz. Konuşuyoruz. Konuşurken gülüşüyoruz. Gülüşürken muhakkak birini kızdırmış da gülüşmüş oluyoruz. Muhakkak birini kızdırmışsak dahi o yine kızmazdan geliyor ve yine gülüşüyoruz. Herkes kendince destanlar anlatıyor; şu ince dalga sesleri de sanki her bir destanın nakarat şiiriymişçesine her bir destanın susulan yerlerinde araya giriveriyor. Ay, suda parladığı yerlerden sekerek yüzlerimize vuruyor. Ay bu gece karanlık yerlerimizi bir bir aydınlatıyor. 
          —Oğlum Ramazan, bulandırmasana suyu, diyor Fatih, oturduğu yerden suda taş sektiren Ramazan’a dönerek. 
          —Ulan karanlık su bulanır mı hiç? 
          —Ya ne? Hem bulandırırsın hem ses yaparsın şap şup senin taşlarını mı dinleyecez? 
          —Ulan o ses suyun kendinden gelir şuncacık taştan ses mi çıkar hiç? 
          —Ulan lakırdı etmeyinsenize! Romantik misiniz nesiniz! 
          Gülüşmek için kendisine takılmadığımız hâlde kızıyor Soner. Zaten bence biraz da bu yüzden kızıyor; gülüşmek için kendisine takılmış olsak kızar mı hiç? Kızıyor. İşte bu suyun mahareti hep; önünde dağ taş olsa yıkıp geçecek su, usul usul şırıldayarak, destanlar mırıldanarak, herkesten habersiz neleri yıkıp geçmiyor; kimleri devirmiyor bu gece… 
          Susuyor herkes, suyun da destanı bitmiş olacak ki o da susuyor bir süre sonra. Sonra, bir tanemiz suya bir taş fırlatıyor. Ardından birkaçımız birkaç taş daha savuruyor suyun gözüne gözüne. Tekrar birkaç muhabbet ediyoruz. Sonra, saat üçe geliyor olacak ki; saat üçe geliyor beyler, yavaştan kalkalım, diyor biri. Nedense çok eski bir başka geceyi, bir başka gecenin saat üçe geliyorunu anımsatıyor bana bu cümle: “Székesfehérvar’da saat üçe geliyor.” Böyle demişti Kıvırcık’ım o zaman. Bir insan durumunu bundan daha ince nasıl anlatabilir acaba? İşte şairlerin yıllarca beklediği kelime! Fakat böyle deyip bıraksa daha mı güzel olurdu bilmem ya, böyle deyip bırakmamıştı: 
          “Székesfehérvar’da saat üçe geliyor. Bilgisayarımı kapatıp yatmıştım aslında. Başucumdaki lambada asılı duran, gönderdiğin renkli yayla oynuyordum ki karşı rafta dergilerin, kitapların üstünde, yanımda getirdiğim mektup demeti gözüme ilişti. Birkaçını okudum, duygulandım. Kalkıp, bana böyle süresi dolmayan, çok değerli armağanlar verdiğin için teşekkür etmek istedim. Söylesene, kimin kirpi oku vardır ki?” 
          O zaman beni çok duygulandıran bu sözler gibi, yani o zaman dünyanın bir ucundaki şehirde saat üçe geldiği gibi şimdi de su kenarında saat üçe geliyor. Demek nerede olsan, bu saatin geleceği varsa, değil bu su kenarında oturmuş bir avuç arkadaş; padişah olsan saat yine üçe geliyor.
         Ayağa kalkıyoruz, hep bir elden yürüyüp asfalta çıkıyoruz. Gece böceklerinin şarkıları eşliğinde asfalt boyu yürümeye devam ediyoruz. Yarın bu saatlerde yolda olacağım, diye düşünüyorum, bu heriflerin alayı yine buralarda olacak fakat ben beni tutup bir başka şehre götürecek taşıtın dar ve havasız koltuğunda oturacağım. Öyleyse şimdinin tadını iyice bir çıkarmalı, ciğerimizi yosun kokusuyla şişirerek şöyle geniş geniş atmalı adımlarımızı, bütün bacaklarımızı bir yay gibi esnetmeli, üstelik bütün bu herifler yanımdayken. Gece böcekleri de cabası!

Aralık, 2012

20 Ocak, 2019

Avarelik Günü


I

“Çalışanlardan birine soralım istersen?”
“Çalışanlara sorduktan sonra ne anlamı var buraya gelmenin? Evimde oturduğum yerden üstelik çok daha ucuza siparişini verebilirim.”
Kendisine kızdığımı düşünüyor şu an. Aslına bakarsak kendisine kızdım da. Ne var ki kendisine kızdığımı düşünmesi, yani benim bunu düşünmem, yani tüm bu telepati yoğunluğu sinirlerime “viks” krem gibi işleyip tavırlarımı yumuşatıyor. Bir iki sözle, bir iki dokunuşla tekrar gülmeye başlıyoruz.
Haksız sayılmam. Haksız mıyım, diye soruyorum, gülümsüyor, haklısın, diyor. Bir süre sonra, raflarda gördüğümüz kitap isimlerini okumaktan hangi kitabı aradığımızı unutuyoruz. Rus edebiyatı, Latin edebiyatı, Amerikan edebiyatı, İngiliz edebiyatı, Fransız, Alman, Uzakdoğu… Felsefe, klasikler, çağdaş edebiyat, şiir, tiyatro, öykü, roman, eleştiri, makale, deneme, edebiyat üzerine, masal, çocuk kitapları, yemek tarifi kitapları, tarih, coğrafya ve diğer yanda Türk edebiyatı öyküleri, romanları, şiirleri, klasikler ve çağdaşlar, eserler ve eleştirmenler, çok farklı biçimler ile biçem sahipleri… Kocaman bir yığının arasında dolaşıyoruz. Etrafa bakıyorum: Bu kadar kitabı insan bir ömür uğraşsa okuyamaz. Anlayıp kavramayı bir kenara bırakalım; sırf okumuş olmak için haftada üç tane okuyup bitirse yılda yüz elli eder; elli sene bilfiil kitap okusa insan yine dünyadaki bütün kitapları okudum da öldüm diyemez. O hâlde çok okumak marifet değildir. O hâlde ne kadar okuduğundan önemlisi okuduklarının ne kadarını sindirebildiğindir. O hâlde çok yazmaktan daha önemlisi; besin değeri yüksek eserler ortaya koymaktır. Bir tabak türlüyü iki tabak makarnaya kim yeğ tutmaz?
“Ne mırıldanıyorsun?”
Mırıldanmıyordum ki. Düşünüyordum. Mırıldanıyor muydum?
“Ahmed Arif, o en güzelini yaptı.”
“O ne yaptı ki?”
“Hangi kitabı arıyorduk biz?”
“Bilmem?”
Gülüşüyoruz.
“Ne düşündüm biliyor musun?”
“Ne düşündün?”
“Bilgi büyük bir güç.”
“Ne var bunda? Sorsan herkes bilir bunu.”
“Bundan bahsediyorum işte. Bilgi büyük güç. Bilgiye saygı duy, ihtiyaç duyduğunda kullan onu; fakat bilgi eskir. Bilgi değişir. Bilgi insana mutluluğu veremez.”

II

Saat yedi buçuk olmuş. Olmuş değil; saat daha yedi buçuk. Çimenli ağaçlı parklar için henüz çok erken. Üç gündür evsizim. Üç gün üç gecedir yatağıma hasretim. Demiyorum ki illa kendi yatağım olsun; üç gün üç gecedir herhangi bir yatağa hasretim. Bütün vücudum ağrıyor; belim başı çekiyor, başım ikinci sırada. Başımı kaldırıp etrafa bakıyorum: Sere serpe uzandığım bu çimenlerde benden başkası yok. Yalnız, az ötede yaşlı bir adam bankta oturmuş seyrediyor. Şu bol yapraklı ağaç da iyi siper oluyor sabah güneşine; güneş biraz yükselecek olursa şu diğer ağacın gölgesine kaçarız, güneşin altında uyuyakalmayalım da. Belim fena ağrıyor. Evsiz geçen üçüncü günümde bütün evsizler için tam ortopedik bembeyaz yataklar diliyorum. Böylece evlilere borçlanmış sayıyorum kendimi. Onlara ne dilemeli? Evliler de bol çocuk yapsın, bizim dilememize ihtiyaçları mı var?
Ayakkabılarımı çıkarıp çantamın yanına koyuyorum. Ayaklarım rahatlıyor. Soğuk çimenlere sırt üstü yatıp ellerimi başımın altında birleştiriyorum. Bacaklarımı var gücümle esnetiyorum. Vay be, diyorum, yaşamaya ne kadar da benziyor bu.
Öpmesine izin vermese miydim acaba? Ama seviyormuş. Ama sen sevmiyorsun. İnsan sevdiğini de öpmesin mi yani? O zaman bırakalım bütün dünyada kim kimi seviyorsa tutsun öpsün öyle mi? Ne kadar güzel olmaz mı?
Yemekte de tuhaftı. İlla hesabı o ödeyecekmiş. Demiyorum ki illa ben ödeyeyim; ama o kadar inatlaşmasına anlam veremedim. İyi, dedim, öde madem. Yola gidecekmişim, misafirmişim falan… Sahipleniyor, koruyucu yanı kuvvetli. Fakat diğer hareketlerini de düşününce onda çocuk gururu olduğunu düşünüyorum. Hahaha! Çocuk gururu demek? Güzel laf bu. Çocuk gururu.
Uzaktan iki kişi yaklaşıyor. Birkaç saat sonra parkın her köşesi dolacak. Şimdilik ortalık sessiz. Bu ağacın gölgesinde birkaç saat uyuyalım en iyisi. Birkaç saat sonra uyanıp simit poğaça yemeye gideriz. Hem, birkaç saat sonra güneş yükselir, ağacın gölgesi kaybolur, rahatımız kaçar.
Çantamı başımın altına yastık yapıyorum. Ayakkabılarımı da çantamın altına sakladıktan sonra vücudum yırtılırcasına geriniyorum. Ağacın serin gölgesi ve soğuk çimenler iskeletime iyi geliyor.

III

“Hoş geldiniz, buyurun.” diyor kapıda karşılayan adam.
“Hoş bulduk.”
İçeriye yürüyorum. Salonun sağa açılan odasında kimse yok. Geçip bir masaya oturuyorum. Kapıdaki garson peşimden takip etmiş olmalı, yaklaşıyor.
“Arkadaşınızı bekleyeceksiniz herhâlde?”
Arkadaşım mı gelecek? Yoo.
“Yok, hayır, kimse gelmeyecek. Ben bir limonata alayım.”
“Hemen getiriyorum.”
Hemen getirme yahu, acelemiz ne sanki? Bakayım; daha altı saat var otobüsün kalkmasına. Köşedeki at arabaları ne kadar güzelmiş, aynanın önünde dizili olanlar, üç o tarafta üç bu tarafta. Satılık olsalar ne kadar güzel olurmuş. Ne kadar güzellikleri ne kadar güzellikle katlanırmış. Bakayım, neymiş: “Victoria’s Patisserie”. Anında oturuşum değişiyor. Buraya iki günde üçüncü gelişim, hâlâ alışamadım şu isme. Bu telaşlı toparlanma sırasında sandalyemde arkaya doğru düştüğümü hayal ediyorum, düşerken ayaklarımla da masayı ters kepçe devirdiğimi filan. Hahaha! Ne eğlence ama! İşte kelimelerin gücü! Patisserie demek… Limonata. Patisserie. Patisserie limonatası. Limonata patisserie’si. Limonatacı Victoria. Üstelik ev yapımı tadında!
“Buyurun efendim, limonatanız.”
Anında oturuşum değişiyor. Oturuşum ne de çok değişiyor bugün.
“Teşekkür ettim.”
“Başka bir isteğiniz?”
“Yok, sağ olunuz.”
“Afiyet olsun efendim.”
“(Hay ulan!) Teşekkürler efendim, kolay gelsin.”
Müteşekkirlik kadar yorucu bir şey yok şu dünyada. Bir de mecbur olmayınca, nezaketen, yapmacık… İşin belası, benimki nezaketen değil, yapmacık hiç değil; düpedüz kendimi mecbur hissettiğimden.
Başka bir isteğimiz? Elbette olmayacak, nasıl olsun efendim? Biz sade limonata istedik; siz bize neler neler getirdiniz başka ne isteriz biz? Bardağın içindeki ne? Pipetin yanındaki? Ebonit çubuk mu? Sürtünmeyle elektriklenme. Hahaha! Bardaktaki limon parçalarına lafımız yok ha, limonata değil mi adı, elbet limon olacak. Sonra, yanında gelen kuru pastalar bir şeyler filan… Teşekkürler efendim, sağ olunuz, kolay gelsin.
Sonra nedense kapı açılıyor, içeriye bir kadın ve iki küçük çocuk giriyor. Kapıdan bir kadın ve iki küçük çocuk olarak giren bu topluluk bir anne ve iki çocuğu olarak hemen yanımdaki masaya oturuyor, nedense. Tek başıma oturduğum bu salonun ağır havasını kahkahalarıyla dağıtıveriyorlar, nedense, çocukların gülümsemesi içimi ısıtıyor. Garson soruyor. Kadın soruyor. Çocuklar dondurma istiyor. Kadın söylüyor. Garson soruyor. Kadın limonata istiyor. Söylüyor. Garson ayrılıyor.
Başka hiç salon başka hiç masa yokmuş gibi gelip benim yanıma oturdular nedense. Çocukların biri kız, biri erkek; gelip yanıma oturunca iyice rahatımı kaçırdılar. Nedense? Anne ile iki çocuğu gelmeden önce kendi hâlinde salınan kollarım şimdi kaçacak yer bulamıyor. Bacaklarım birbirinin üzerinden aşıp kim bilir hangi diyarlara çırpınıyor? Sadece organlarım değil; iyice iyice içerilerimde, en bir ben olan yerim bile uzaklara deviniyor. Çantamdaki kitaplardan birini alıyorum. İlk kez günışığı görüyoruz birlikte. Kaldığım yerden devam ediyorum okumaya.
Garson geliyor. Çocukların dondurmasını veriyor, sonra da kadının limonatasını.
Okumaya devam ediyorum.
Biraz sonra, genç yaş kuşağından ayrılmış fakat orta yaş kuşağından gün almamış iki kadın, gelip arkadaki masaya oturuyorlar. İki limonata söylüyorlar.
Okuduğum kitabı saklamaya çalışarak veya kitap okuduğumu saklamaya çalışarak büzülüyorum, sandalyede yan dönüp sırtımı duvara yaslıyorum, kitabı bacaklarımın arasına alıyorum.
İki genççe kadının iki taze limonatası geliyor.
Hayır, okumak yetmiyor hem sevmiyorum da herkesin içinde okumayı.
Tek başıma otururken istediğim gibi nefes alıyordum şimdi kasılıyorum. Tek başıma otururken etrafı istediğim gibi seyredebiliyordum artık orada insanlar var. Tek başıma otururken bunları düşünmüyordum bile. Ey kalabalık, nasıl da küçük düşürüyorsun sıradan bir tek başınalığı!
Daha fazla beklemeye dermanım yok. Kalkıyorum. Garsona çantamı gösterip, “Hemen dönerim.” diyorum. Tamam anlamında başıyla onaylıyor uzaktan. Uzaktan geçerken kırtasiye olduğunu anladığım dükkâna gidiyorum.
“Dosya kâğıdıyla kalem alabilir miyim? Kalem ucuz yollu bir şey olabilir.”
Ucuz yollu kalemim ve iki tane temiz dosya kâğıdımla tekrar pastaneye dönüyorum. Anne ve iki çocuğu ben yokken kalkıp gitmişler. Yerime oturuyorum. Garson kıza seslenip dondurma söylüyorum, birkaç saat daha buradayız, anlaşıldı. Hemen efendim, diyor. O, dondurmayı hazırlayadursun; ben, geçen birkaç günümü, kitabevindeki küçük gerginlikten itibaren hikâye etmeye koyuluyorum.



Eylül, 2012

Divanyolı, sayı 5, 2014

09 Ocak, 2019

Aşk Gecesi


I

Şu olsun, koyu kırmızı tomurcuk olan.
Dikenlerini temizleyeyim mi?
İyi olur, teşekkürler.
Dikenleri temizlemeye arka odaya gidiyor. Perdeyi açtı. Yürüdü. Perdeyi kapattı. Şimdi içeride ne yaptığını kimse bilmiyor. Bir çiçekçi için fazla gizemli değil mi? Şuradan başka bir tanesini alıp kaçsam mı acaba? Hazır ortada kimse yokken? Ama yok, içeride kameradan falan izliyordur, kesin, bakalım şuradan başka bir tanesini alıp kaçacak mı diye deniyordur beni. Seni gidi tilki! Bereket, beyinçözer icat olunmadı daha, düşün düşünebildiğin kadar!
Canım, ne yapıyorsun?
Ödümü kopardın! Ama ben sana dışarıda bekle demedim mi?
E üşüdüm… Hani kimse yok mu burada?
İçeride, gelir birazdan.
Geldim bile! İşte hazır, buyursunlar. Üzerine parfümünü de sıkayım mı?
Sakın!
Peki, özel hediye kâğıdıyla sarayım?
Hayır hayır, öyle çıplak daha güzel.
Peki, dediğin gibi olsun, bir saniye… İşte oldu. Delikanlı, aferin sana.

II

Merhaba, ben mavi ışığım. İnsanlar en çok beni seviyor. En çok da aydınlattığım ortama sonsuz gökyüzünü yaydığım için seviyorlar beni. Şu anda ise aydınlattığım ortam bir çiçekçi vitrini. Bir bilseniz neler var neler! Kasımpatılar, zambaklar, çiğdemler, laleler, nergisler, orkideler, neler neler… Bütün bu çiçeklere birer isim taktıkları yetmiyormuş gibi birer de anlam yüklemişler. Sade çiçeklere mi? Renklere ve dolayısıyla renkli ışıklara bile anlam yüklemişler. Benim mavimin anlamı umut, mutluluk gibi şeylermiş. Buna hiç inanmadım, ta ki bu akşama kadar. Bu akşam farklı bir şey oldu: Kendimi bildim bileli bu çiçekçi vitrinini ve vitrinden biraz da taşarak önündeki cadde taşlarını maviye boyarım; ilk defa bu akşam bir çift bana huzur verdi. Önce kadın çıktı içeriden, elinde tomurcuk bir gül vardı, arkasından adam göründü kapıda. Kadın, burnunu zarifçe elindeki güle uzatırken adam belini yakaladı; burnunu kadının ensesinde biriken saçlarına götürdü. İşte tam o anda, zaten küçük adımlarla yürümekte olan kadın tümüyle yürümeyi bıraktı. Belindeki kollardan sıyrılıp geriye döndü, uzun uzun öptü adamı. İşte bütün bunlar benim önümde oldu, düpedüz karşımda. İşte ben böylece gökyüzünün uçuk mavi rengini ilk defa hissettim.

III

Canım çok teşekkür ederim.
Çok yakıştı sana bu çiçek.
Güldürme, çiçek insana yakışır mı hiç?
Neden yakışmayacakmış? Bu koku bu havaya nasıl yakışıyor; bu rengârenk ışıklar geceye; bu araba gürültüleri ve insan kahkahaları geniş caddelere nasıl yakışıyor; sen bana nasıl yakışıyorsun; bu çiçek de sana öyle yakışıyor.
Dediğim sırada yolun kenarında birikmiş yağmur sularına basıyorum. Ayağımın daldığı birikintiden taşan sular paçalarımızdan yukarıya seyrekleşerek dizlerimize kadar ulaşıyor. Koluma sarılıp kahkahayla ekliyor:
Ve bu yağmur suları paçalarımıza nasıl yakışıyor!
Ne yakışıklı bir gece, her şey her şeye öyle yakışıyor ki! Hele aşk; aşk en çok bu geceye yakışıyor.
Küçük bir esinti vuruyor kulaklarıma. Hatırlıyorum:
Sen üşüdüm demiştin?
Artık üşümüyorum.
Artık üşümüyor, iyi. Fakat yine de dikkat etmeli.
Bir şeyler içelim mi?
Olur.

IV

Merhaba, ben sarı ışığım. İnsanlar en çok beni seviyor. En çok da aydınlattığım ortama güneşin sıcaklığını yaydığım için seviyorlar beni. Şu anki görevim ise bir kafenin salonunu aydınlatmak. Masa ve sandalyeleriyle, çalışanlarıyla, girip çıkan müşterileriyle çok uzun zamandır bu salonu aydınlatıyorum; ilk defa bu kadar güzel bir kadının, elinde bu kadar güzel bir çiçekle buraya geldiğine tanık oluyorum, yanında bir de adam.
Gelip camın köşesindeki masaya oturdular. Garson siparişleri almak için yaklaştığında, kadın o zarif parmaklarıyla, geniş camda süzülen sağanak yağmurdan kalma zayıf damlaları takip ediyordu. Garson yanlarından ayrılınca, kadın adamın elini tuttu.
Hadi seni seviyorum oyunu oynayalım!”
Seni seviyorum oyunu mu? Nasıl bir oyunmuş bu?”
İkimiz de sırayla birbirimize seni seviyorum diyeceğiz. İlk bırakan kaybeder.”
Bu sabaha kadar sürebilir.”
Göster o zaman! Seni seviyorum!”
Kadın böylece oyunu başlattı. Adam, kısa bir gülümsemenin ardından aynı kelimelerle sürdürdü oyunu:
Seni seviyorum.”
Ardından kadın devam etti. Sonra adam. Ve sonra yine kadın. Ve ardından tekrar adam. Hesapsız kahkahalar arasında aynı iki kelime birbirini takip edip durdu: Seni seviyorum. Garson gelip bu oyunu bozmasa belki de adamın dediği gibi, sabaha kadar sürebilirdi. Ama garson geldi:
Hanımefendininki hangisiydi?”
İki kelimelik oyunu başka iki kelimeyle böylece bozdu. Siparişleri masaya bıraktı. Ayrıldı. Kadın, yarı alıngan, ekledi:
Senin sırandı, sen bıraktın işte söylemedin.”
Adam güldü, af dilercesine cevap verdi:
Bırakmadım canım, bu mola olsun.”

V

Oh, tertemiz hava.
Bulutlar da dağılmış. Sanki biraz önceki yağmur başka yerden yağmış gibi.
İşte aynı böyle bakıyordun o gün de.
Hangi gün?
Karşılaştığımız gün. Kafanı kaldırmış, havada bir şeyler arayan gözlerle sağa sola yürüyordun.
Karşıdaki yüksek binanın en tepesine bakmaya çalışıyordum o zaman. İyi ki de çalışmışım, sana rastladım.
En tepesine bakıp ne yapacaktın?
Şehrin en yüksek binasıydı ama o.
Olsun. İnsan önüne bakar canım, ya yola inip bir arabaya çarpılsaydın?
Olsun, sen korudun ya beni. Hem, şehrin en yüksek binasıydı o. Şehrin en yüksek binası, annenin en lezzetli yemeği, dünyanın en sıcak istanı, mahallenin en güzel kızı… Bunları önemsemeli, bunları basite indirmemeli insan. Arada dönüp bakmalı. Hem, sen korudun ya beni.
Önüne bak şimdi insanlara çarpacağız.
Sen korursun yine beni.
O zaman ben de yukarı bakacağım, peki şimdi kim koruyacak bizi? Söyle bakayım hangi yıldızı seyrediyorsun?
Adını hiç söylemedi ki.
Isırır gibi bir öpücük dokunduruyor. Ardından azarlar gibi, ikaz eder gibi ekliyor:
Diğer hepsine tamam; ama ben varken başkasına bakamazsın.
Bir anlık kahkaha atıyorum. Belli ki hoşuma gitti bu söylediği. Cümleyi kafamda tekrar tekrar döndürüyorum. Daha bir hoşuma gidiyor.
Merak etme. Benim mahallemin en güzel kızı sensin.

VI

Merhaba. Ben yeşil ışığım. İnsanlar en çok beni seviyor. En çok da uçsuz bucaksız yemyeşil ovayı aydınlatır gibi aydınlattığım caddede yürüyüp geçmelerine izin verdiğim için seviyorlar beni. Şu anda, karşıdan karşıya geçmek için önümde biriken insanlara, buyurunuz geçiniz demekle meşgulüm. Fakat bir yandan da sizin sohbetinizi geri çevirecek değilim.
Ne diyorduk? Evet, ben aralıklarla sürekli olarak bu caddeyi, iki yana uzanmış kaldırımları ve üzerlerindeki her şeyle beraber havayı aydınlatırım. Eğer otomobilinizdeyseniz beni pek seversiniz. Eğer yayaysanız beni yine pek çok sevebilirsiniz. Fakat siz otomobilinizdeyseniz ve ben yayalar için parlıyorsam işte o zaman benden kötüsü yoktur a! Yine siz yaya vaziyetteyseniz ve de ben otomobillere buyurunuz geçiniz demekteysem yine benden kötüsü yoktur şu âlemde. Ya hava soğuktur bir an önce yanayım da siz eve gidip ısınınızdır veyahut köşede sevgilinizi göreceksinizdir de bir an önce yanayım da siz geçinizdir. Fakat amma da şikâyet ettim öyle değil mi? İyice yaşlandım mı bilmem? Şikâyet etmek için insan ya çok genç olacaktır ya da çok yaşlı; orta yaştakilerin şikâyet etmeye hakkı yokmuş gibidir demeyeyim de en azından takati yokmuş gibidir. Orta yaştakiler, çok gençliklerindeki şikâyetperver hallerini çok yaşlılık günlerine erteleyerek orta yaşlarını durmadan çalışmakla ve bir şeylere yetişmeye çalışmakla geçirirler. Bunu bildiğime ve ha babam şikâyet ettiğime göre elbette ki çok yaşlı bir yeşil ışık olacağım. Ya ne olacaktım? Elbette ki öyleyim. Fakat çok yaşlandım diye de yeşil ışıklıktan emekliliğimi isteyecek değilim. Fakat en çok da tabii olarak bir sonuç alamayacağım için bunu isteyecek değilim. Bir sonuç alabileceğimi bilsem yani ben artık yeşil ışıklıktan bıktım usandım efendim kıyıda köşede kendi hâlinde mesela bir akvaryumu aydınlatan küçümen bir ışık parçası olarak veyahut da kimsenin öte git beri gel demeyeceği kör kutup noktasında bir ışık topluluğu olarak kalan hayatımı geçirmek istiyorum dediğimde bana elbette olur neden olmasın sen yıllarca bizlere hakkıyla hizmet ettin şimdi kendi yoluna gitmenden daha doğal ne olabilir diyerek izin vereceklerini bilsem hadi onu da geçtim hayır sen hiçbir yere gitmiyorsun burada bizimle sonsuza dek bize hizmet edeceksin diyerek kabul etmeseler dahi nezaketen bir cevap vereceklerini bilsem elbette bunu isterdim neden istemeyeyim efendim gelin görün ki bu boşuna bir çaba olacaktır bizim ne durumda olduğumuzdan efendilere ne öyle değil mi efendim biz ancak yanıp sönelim durmadan yol verelim insanlara bırakalım insanlar geçip gitsinler yani bizi burada böylece bırakarak geçip gitsinler işte görüyor musunuz şu ikisini na şuradalar işte bakınız nasıl da kol kola girmişler de biz acaba burada baş çavuşun eşeği miyiz biz neyiz bakmadan yürüyüp varıyorlar hayır sakın ola ki kıskandığımı düşünmeyesiniz bunlar her ne kadar el ele yürüyen pek güzel bir kızcağızla güzelce bir oğlan olsalar da bizim o tarafta gözümüz yoktur biz yalnızca buyurunuz geçiniz deriz elimizden geldiğince de yollarını aydınlatırız fakat bunun için dönüp bir teşekkür bile etmez mi insan efendim illa ki gelip ayaklarımıza kapansınlar mı diyoruz ay aman! Kırmızı ışık yan…
(Son bir gayretle karşı kaldırıma atlamaya çalışanlar, otomobil kornaları, bağırışlar, kahkahalar…)

VII

Gece karanlığında yürüyoruz. Sokak lambalarının arasındaki mesafe, aralarında yürürken birinden diğerine ulaşana kadar ışığın varlığını üç defa hatırlayıp üç defa unutacak kadar uzun. Ama olsun, yağmurun ardından bulutlar dağıldı ve gökyüzünde ay var ve dahası; gökyüzünde ay olduğundan ve bulutlar dağıldığından bu duruma sevinmeli, sokak lambalarının arasındaki mesafe çok fazla diye dövünüp yerinmemeli. Rüzgâr kimi zaman sert kimi zaman yumuşak, saçlarımızı savurup geçiyor. Kollarını iki yandan boynuma dolamış; boynumda bir kolye gibi sallana sallana yürüyor, bir yandan da şarkılar mırıldanıyor.
Lunapark çok güzeldi, diyor gülümseyerek.
Rüzgârda uçuşan saçlarını okşuyorum:
Çok güzeldi. Yine gidelim, yine dönme dolaba bineriz. İnsan en çok sevgilisiyle dönme dolaba binmek için gitmez mi lunaparka?
Usta’nın yarım ekmekleri de çok güzeldi. Sonra, bana aldığın gül çok güzeldi. Hâlâ çok güzel. Seninle olan her şey çok güzel.
Sen çok güzelsin.
Sonra kollarını boynumdan çözüyor. Elindeki gülü kokluyor, gülümsüyor.
Biraz sonra, duyulduğu anda çocukların bayram sevincine benzer sevinçler doğuran o büyük müjdeyi veriyorum:
İşte evimize geldik!

VIII

Merhaba. Ben beyaz ışığım. İnsanlar en çok beni seviyor. En çok da gökyüzündeki aydan kopup gelerek karanlık geceleri aydınlattığım için seviyorlar beni. Yine gökyüzündeki aydan kopup gelerek bir geceyi daha aydınlatmadayım. Bu geceki özel uğraşım ise genç bir çiftin yatak odasını gözlemek. Şu kadarını söyleyeyim, bu gördüklerim kesinlikle bir aşktan daha azı değildir. Ve daha neler neler…



Ekim, 2012

İletişim

Ad

E-posta *

Mesaj *