Su karanlık. Üzerinde oturduğumuz toprak, taşlar, başlarımız, üstümüz başımız karanlık. Bir tek ay aydınlık, bir de onun aydınlattığı su; üzerine vurduğu toprak; taşlar; başlarımız; üstümüz başımız aydınlık. Her şey bir yönüyle karanlık ve hem de bir yönüyle aydınlık. Yalnız, neyin neresinin aydınlık olacağına ay karar veriyor bu gece. Diğer her yer zaten karanlık.
Ayağının altındaki taşları, ayağımızın altındaki taşları sürüye sürüye, taşları enselerinden tutup batıra çıkara, taşları bağırta bağırta, taşları öldüre öldüre, taşları yaşata yaşata şakırdıyor su.
Su şakırdaya şakırdaya şiirler okuyor, destanlar anlatıyor yarım yamalak. Ay da bir tek suyun şiirler okuyup destanlar anlatan yerlerini aydınlatıyor. Diğer bütün her yer karanlık. Herkes şair bu gece, ayın şavkına karşı yarı usturuplu yarı usturupsuz oturmuş Mıstık var, Ramazan var, Memedali var, Diğer Mıstık, Hüseyin, Fatih ve Sonerler de var, sonra aydınlık ay var, sonra su var karanlık, taşlar ve soğuk toprak var. Sonra sonra içimizden birinin, saat üçe geliyor beyler, yavaştan kalkalım, diyeceği vakte kadar yarı usturuplu yarı usturupsuz oturmuş, yayılmış, suya düşen ayı seyredip sudan şiirler dinliyoruz.
Sonra, Hüseyin, Mıstık’a soruyor:
—Senin Tatarlı’da hısımın var mı be Mıstık?
—Var ya, ne olmuş, diyor Mıstık.
Sonra Hüseyin bir kız tarif etmeye başlıyor. Saçlarından kollarına, boyuna posuna anlatıyor. Biraz dinledikten sonra, sonuna varmadan soruyor Mıstık:
—Kaç yaşlarında bu?
—On beş on altı var, diyor Hüseyin.
Mıstık bir küfürle bağırıyor:
—Ulan o benim teyzemin kızı olur be deyyus!
Biri Mıstık’ı tutuyor:
—Bir şey mi dedi çocuk?
Başka biri:
—Hiç, diyor, sanki kötü söz mü söyledi?
Sonra yatışıyor muhabbet. Mıstık da gülüyor.
—O kıza mı yanaşırsın sen be?
—Anlattığım kızı tanıyor musun ki sen?
—Ben biliyorum, Mıstığın teyzekızı değildir o, başkasıdır.
—Sen nereden bildin hemen?
—Kimmiş peki ya?
—Sakın Ceberrut’un kızı deme?
—O hiç değildir.
Diyerek sürdürüyorlar tartışmayı. Yanımdakine bakıyorum, hiç konuşmuyor.
—Niye susarsın?
—Hiç.
—Ne oldu da?
—Yok bir şey be.
Konuşmuyor. Ben de üstüne varmıyorum. Sonra Memedali ayağa kalkıyor.
—Ben bakkala gidiyorum, biraz daha çekirdek alacam, var mı bi isteğiniz?
Ramazan alay ediyor:
—Kimden para çarptın gene?
—Yok, kimseden değil bunu yolda buldum.
Gülüşülüyor. Memedali yürüyüp gidiyor. Biraz sonra elinde çekirdek paketiyle geri dönüyor. Birkaç daha kahkahayı kaçırdığıyla kalıyor.
—Arkamdan ne konuştunuz ben yokken?
—Memedali şu çekirdekleri getirse de yesek diyorduk.
Memedali şu çekirdekleri getiriyor, yiyoruz. Konuşuyoruz. Konuşurken gülüşüyoruz. Gülüşürken muhakkak birini kızdırmış da gülüşmüş oluyoruz. Muhakkak birini kızdırmışsak dahi o yine kızmazdan geliyor ve yine gülüşüyoruz. Herkes kendince destanlar anlatıyor; şu ince dalga sesleri de sanki her bir destanın nakarat şiiriymişçesine her bir destanın susulan yerlerinde araya giriveriyor. Ay, suda parladığı yerlerden sekerek yüzlerimize vuruyor. Ay bu gece karanlık yerlerimizi bir bir aydınlatıyor.
—Oğlum Ramazan, bulandırmasana suyu, diyor Fatih, oturduğu yerden suda taş sektiren Ramazan’a dönerek.
—Ulan karanlık su bulanır mı hiç?
—Ya ne? Hem bulandırırsın hem ses yaparsın şap şup senin taşlarını mı dinleyecez?
—Ulan o ses suyun kendinden gelir şuncacık taştan ses mi çıkar hiç?
—Ulan lakırdı etmeyinsenize! Romantik misiniz nesiniz!
Gülüşmek için kendisine takılmadığımız hâlde kızıyor Soner. Zaten bence biraz da bu yüzden kızıyor; gülüşmek için kendisine takılmış olsak kızar mı hiç? Kızıyor. İşte bu suyun mahareti hep; önünde dağ taş olsa yıkıp geçecek su, usul usul şırıldayarak, destanlar mırıldanarak, herkesten habersiz neleri yıkıp geçmiyor; kimleri devirmiyor bu gece…
Susuyor herkes, suyun da destanı bitmiş olacak ki o da susuyor bir süre sonra. Sonra, bir tanemiz suya bir taş fırlatıyor. Ardından birkaçımız birkaç taş daha savuruyor suyun gözüne gözüne. Tekrar birkaç muhabbet ediyoruz. Sonra, saat üçe geliyor olacak ki; saat üçe geliyor beyler, yavaştan kalkalım, diyor biri. Nedense çok eski bir başka geceyi, bir başka gecenin saat üçe geliyorunu anımsatıyor bana bu cümle: “Székesfehérvar’da saat üçe geliyor.” Böyle demişti Kıvırcık’ım o zaman. Bir insan durumunu bundan daha ince nasıl anlatabilir acaba? İşte şairlerin yıllarca beklediği kelime! Fakat böyle deyip bıraksa daha mı güzel olurdu bilmem ya, böyle deyip bırakmamıştı:
“Székesfehérvar’da saat üçe geliyor. Bilgisayarımı kapatıp yatmıştım aslında. Başucumdaki lambada asılı duran, gönderdiğin renkli yayla oynuyordum ki karşı rafta dergilerin, kitapların üstünde, yanımda getirdiğim mektup demeti gözüme ilişti. Birkaçını okudum, duygulandım. Kalkıp, bana böyle süresi dolmayan, çok değerli armağanlar verdiğin için teşekkür etmek istedim. Söylesene, kimin kirpi oku vardır ki?”
O zaman beni çok duygulandıran bu sözler gibi, yani o zaman dünyanın bir ucundaki şehirde saat üçe geldiği gibi şimdi de su kenarında saat üçe geliyor. Demek nerede olsan, bu saatin geleceği varsa, değil bu su kenarında oturmuş bir avuç arkadaş; padişah olsan saat yine üçe geliyor.
Ayağa kalkıyoruz, hep bir elden yürüyüp asfalta çıkıyoruz. Gece böceklerinin şarkıları eşliğinde asfalt boyu yürümeye devam ediyoruz. Yarın bu saatlerde yolda olacağım, diye düşünüyorum, bu heriflerin alayı yine buralarda olacak fakat ben beni tutup bir başka şehre götürecek taşıtın dar ve havasız koltuğunda oturacağım. Öyleyse şimdinin tadını iyice bir çıkarmalı, ciğerimizi yosun kokusuyla şişirerek şöyle geniş geniş atmalı adımlarımızı, bütün bacaklarımızı bir yay gibi esnetmeli, üstelik bütün bu herifler yanımdayken. Gece böcekleri de cabası!
Aralık, 2012