29 Eylül, 2018

Doğum Günü


Ulan galiba yine gözüme şampuan kaçtı. Yavaş yavaş artıyor yangısı. Hayır hızlı hızlı! Allaaah! Şu ellerimin köpüğünü temizleyip avuçla su taşıyayım. Ya da doğrudan çeşmenin altına tutayım gözümü. Hay senin musluk gibi! Hah. Yıkan. Yıkan. Yıkan. Aman Yarabbi!
“—Oğlum kirletme üstünü, bugün Çeşme’den dayınla anneannen gelecek bak.”
Acaba o zaman da, bütün öğleden sonra evin arkasındaki o çeşmenin başında dikelip, dayımla anneannem gelecek diye böyle kafa üstü bakmış mıydım çeşmenin ağzına? Yoksa bu hikâye annemin küçüklüğüme eklediği ufak bir çocuk davranışı mıydı? Yoksa yoksa, ve gerçeğe daha yakını da bu olsa gerek, belki bu davranışımı birileri görür de salaklığımı takdir eder diye mi bekledim o çeşmenin başında acaba? Hahaha! Gözümün yangısı geçti ya, neyse ne artık.
Bu şampuan bitmiş yalnız, ikinci kereye yetmeyecek. Gözümüze sıkana kadar saçımızı yıkasaydık iyiymiş. Neyse, Köpek’e söylerim alıverir şimdi yenisini.
—Köpek!
Hay ulan, nereye kayboldu bu köpek? Yine çekmeceleri mi dağıtıyor, mutfak masasına boylu boyunca uzanmış kendince oyunlar mı oynuyor, kim bilir? Geçen günkü gibi, tabaktaki yemeği yere döküp yalanıyor olmasın da… Hâlbuki ne güzel tabağa koymuşlar, oradan yesene. Köpek işte. Ne anlar medeniyetten?
Köpek, benim köpeğimin ismi. Kendisi gerçekten de bir köpek olduğu için, hem de şöyle iri yarısından, ona bu ismi uygun gördüm. O da bana Hav Huv diyor. Doğrusu pek katılmıyorum buna. Haklı gerekçem de şu: Şimdi sokağa çıksam, yani bu hâlde elbette çıkamam fakat kurulanıp üstümü giyinip de çıksam sokağa, on kişiyi tutsam, birader bakar mısın bir dakika desem, sence ben kimim neyim ben diye sorsam, bir tanesi de tutup demez ki birader sen Hav Huv’sun. Hem, diyemez zaten. Bana böyle diyeni polise ihbar ederim. Hiç böyle denir mi birine? Adama deli derler, gülerler. Ama gel gör ki Köpek bana böyle diyor. Köpek işte. Bununla bir, illa ki empati yapmam gerekirse, hani bazı zaman olur da insan düşünür acaba karşımdaki ne hissediyor diye, işte böyle zamanlarda kendimi Hav Huv olarak hayal ederim. Ve inanır mısınız içimi sonsuz bir huzur kaplar, kendimi nasıl etsem de muhtaç birine bir şekilde yardım etsem diye çırpınırken bulurum. Siz de çıkmaza girdiğinizde, kendinizi hiçbir işe yaramaz hissettiğinizde ya da durumunuzu enine boyuna tartmak istediğinizde, bir ölçüt olarak kullanmak için, Hav Huv olduğunuzu düşünün. Evet, ben çok kullanırım bunu ve çoğu kez de işe yaramıştır. Düşüncelerinizin sonunda eskiye göre biraz daha rahatlamış bulursanız kendinizi, işte o zaman anlarsınız Hav Huvluğun o kadar da kötü bir nimet olmadığını.
—Köpek!
Hay Allah. Nereye kayboldu bu köpek? Başkası olsa sesimi duyuyor da, yine iş buyuracak aman deyip bir köşede saklanıyor diyeceğim; ama tanıyorum, o öyle yapmaz. Hem, ben alıştırdım onu böyle bir işe. Evde bitmiş olan bir yiyeceğin içeceğin veya herhangi bir şeyin boş paketini veriyorum, dişlerinin arasına sıkıca sıkıştırıp aşağıya bakkala iniyor, bakkal da ona aynı paketin dolusunu –yine dişlerinin arasına sıkıştırmak kaydıyla- veriyor ve eve geri yolluyor. Fiyatı ne kadarsa deftere yazıyor, aybaşı gelip de maaşı aldığımda hesaplaşıyoruz – hani pek de anlayışlı bir heriftir şu benim Bakkal Efendi. Hem, istemiyor olsa böyle bir işe alışmazdı. İyi de, madem istemiyor da değilsin, o hâlde neredesin be köp’oğlu Köpek?
İsmini şu an için hatırlayamadığım bir barınaktan almıştım onu. Barınak mıydı, çiftlik miydi, onu bile doğru düzgün hatırlamıyorum. Onu aldığımda henüz altı aylık bir yavru… Hayır. Onu neden bir barınaktan alayım ki? Oğluma kızıma, eşimin dostumun oğluna kızına veyahut da sevdiğim birine hediye olarak mı onu bir barınaktan alayım? Bana en yüksek faydayı sağlayacak biçimde onu bir güzel süsleyip püsleyerek sevdiğim birine hediye mi vereyim? Peki o ne yapsın? Ya da onlar? Birkaç ay sonra, hediyenin hediyelik özelliği iyice silinip yerine kocaman bir sorun yerleştiği zaman; yani hediye edilen canlının gerçekten de bir canlı olduğu ve hâliyle bir dolu fazladan uğraşı olduğu iyice kanıksandığında diyorum, her yere boy boy fotoğraflarını asarak ona yeni bir bakıcı mı arasınlar, altına da şu notu ekleyerek: “Sevimli köpeğimiz yeni bir yuva arıyor, onu evlat edinmek isteyen lütfen şu numarayı arasın.”? Yani ben bu güzel köpeğe bütün bunları yapayım öyle mi? Hayır, ben bunu yapmam. O hâlde onu bir barınaktan almadım? Doğrudur. Peki nereden geldi? Belki de bir kış günü, ben bile kalın kabanımın içinde iliklerim buz tutmuş halde bir an önce eve varmaya çalışırken onu çırılçıplak bir duvarın dibinde inlerken görmüşümdür de beraberimde eve buyur etmişimdir? Evet, muhakkak öyledir. Onu bulduğumda bir deri bir kemiktir, fakat zaman içinde birlikte kilo alıp gelişmişizdir. Kaç defalar yıkamışımdır da ancak birkaç ayın sonunda ak pak tüyleri ortaya çıkmıştır. Sonradan, işte nasıl olduysa bu boş paketleri dişlerinin arasına sıkıştırıp bakkala gitme işini öğrenmiştir. Kaç yaşındayken öğrenmiştir bunu acaba? Dahası; ben onu o soğuk kış günü bulduğumda kaç yaşındadır? Şimdilerde kaç yaşına basmıştır? Yooo. Hayır. Birkaç seneye varmadan ölecektir bizim köp’oğlu. Eyvah! Belki de çoktan ölmüştür! Bunu göze alamam. Hayır, buna katlanamam doğrusu.
Eh, ne yapalım, bizim de bir köpekçiğimiz olmayıversin.
Duştan çıkıyorum. Üstümü giyinip aceleyle dışarı atıyorum kendimi. Saate bakılırsa yol boyu hızlı hızlı yürümekten başka bir iş yapmaya fırsatım yok: Misal, ayakkabımın bağı çözülse ve onu bağlamak için bir iki dakika dursam dahi geç kalmış olacağım. O hâlde oyalanmak yok. Uygun adım, marş!
Hava soğukmuş. Şu kız da her sabah kapının önüne çıkıp pirinç ayıklıyor. İnsan her gün de pirinç mi yer? Her sabah orada, her sabah. Artık bu bir sayım mıdır, yaşadığının belgesi midir, bilmem. Ne var? Ne bakıyorsun? Al sen devam ettir hikâyeyi o zaman. Hem benim işe yetişmem lazım, geç kalıyorum.
Genç adam hızlı adımlarla önümden geçtiği sırada, ben pirinçleri ayıklamayı henüz bitirebilmiş değildim. Her sabah erkenden uyanıp böyle kapı önlerine dışarılara vururum kendimi. Evin içleri boğuyor insanı. Pirinç ayıklamam da yalandan; mahsus iş yapıyorum zannetsinler diye. Ben her sabah pirinç ayıklarım, o da her sabah böyle yürür geçer önümden. Nereye gidiyor, anlat derseniz; inanın ki hiç bilmiyorum nereye gittiğini. Yani elimde kesin bir bilgi yok demek istiyorum, yoksa elbette ki bir fikrim var nereye gittiğine dair. Kılık kıyafetine bakılırsa bir dairede küçük bir memur olacak veyahut onun ayarında bir mevkii işte. Paspal, rezil bir ceketi var, aynı ayarda bir de pantolon ayağında. Hem, her sabah böyle önümden yürüyüp geçmesi, her sabah aynı erken saatte, başka neyle açıklanabilir? Bakmayın, dilini lisanını bilsem bir yol yapmaya uğraşırım, böyle önümden salınarak geçmesi, her sabah, içimi eritmiyor değil. Ama benim bacak dediğime o ne diyor kim bilir? Gece on birde Tatar’ın bahçesine gel desem kim bilir ne anlayacak da nereye gidecek? Bir de bakarmışsın dosdoğru Yahudi Kocakarı’nın evine gidermiş! Ay hiç güleceğim yoktu! Onları birden altlı üstlü hayal edince… Kocakarı canını çıkarır vallahi şuncağız zavallının!
(Sıcak su bitiyor eyvah!)
Bana derseniz ki sen ne yapıyorsun her sabah; ben ne yapayım, her sabah pirinç tepsisini kaptığım gibi dışarılara kaçıyorum. Evin içlerinde pirinç ayıklanmaz mı? –Elbette ki ayıklanır fakat bana sordunuz mu sen evin içlerinde durabiliyor musun diye? Ne mümkün anacım ne mümkün? Mümkün mü hiç? Ben bu evde, bu dört duvarın arasında bir saniye olsun durayım hiç mümkün müdür? Havalar soğumadan evveli hiç girmezdim içerilere, birkaç tuvalete birkaç da aş ekmek yapmaya o kadar. Şimdi kış geldi, bırakın olsun bu kadarı, uyumaya bari gireyim geceleri. Sen derseniz neden duramıyorsun bu evin içlerinde; yani bu evin içlerinde bir koku var ki, bilmezsiniz, kapının önlerine çıkıp şu bizim dededen kalma köhne sokağın tavanında dolaşan kömür sobası kokusunu solumak bile daha sabredilebilirdir bu yıkıntının içlerinden. Yani bu yetmiş iki hanesinde yetmiş iki ayrı milletten insan olan çingene mahallesini seyredebilirim; yani karşı köşe başında bir çocuğun dilini iyice yukarılara uzatıp burnundaki sümük akıntısını dilinin ucuyla yakalamasını seyredebilirim, bu manzaraya katlanabilirim de yine bu evin içlerindeki eşyayı görmeye katlanamam. Belediyeden kepçe istedim bu evi gelin yıkın diye kimse gelmedi. İki defa dilekçe vermeye çalıştım kabul etmediler. Bir balyozum olsa kendim girişeceğim duvarlara ama balyozum da yok ki. Komşulara soruyorum kimsede yokmuş. Ama bir yerden muhakkak bulacağım ama balyoz ama kepçe fark etmez yıkacağım bu evi bu ev yıkılmalı. Kıran girsin ev gibi içeriler gibi bin defa!
Sıcak su bitti işte! Artık çıkmanın vaktidir. Hem şampuanımız da bitti, çıkmayıp ne yapacağız? Bitişikteki ev sahibinin karısı yine bir dünya laf söyleyecek, bulaşıklara sıcak su komadın depoda diye kızacak. Pirinç ayıklayan kızın hikâyesi de yarım kaldı. Affet beni pirinç ayıklayan kız, üç beş litre sıcak su daha olsaydı çok rahat yeterdi hikâyeni tamamlamana, hep ev sahibinin cimriliği, daha büyük bir depo koyabilirmiş.
Duştan çıkıyorum. Bu ne soğuk amanın! Hemen kurulanıp giyinmeli. Saçları çok kurutmayalım yalnız, saçlar ıslak kalsın, küçükken saçlara su vurunca mahallenin yakışıklısı olurduk, yine öyle yapalım.
“Sevda olmasaydı da gönüle dolmasaydı
Sevda olmasaydı da gönüle dolmasaydı
Dünya neye yarardı da…”
Bu ne? Sapsarı havlu kıpkırmızı olmuş. Hay ulan! Yine burnum kanamış. Kanıyor. Tutalım bakalım çeşmenin altına, bir de senin gönlünü edelim öyle mi?
Tamamdır. Havlunun tersiyle kaldığımız yerden devam edelim. Ne diyorduk?
“Sevda olmasaydı da gönüle dolmasaydı!
Dünya neye yarardı da güzeli olmasaydı!
Dünya neye yarardı da güzeli olmasaydı!
Dünya. Neye. Yarardı. Da. Güzelim. Olmasaydı?”
Tırnaklar daha uzamamış, iyi, bir de onlarla uğraşmak olacaktı bedavadan. Üstümüzü giyinip çıkalım dışarılara. Ev sahibimize uğrayalım, bakkalımıza uğrayalım. Bakalım cümle âlem ne âlemde? Cümle âlem de görsün bizim hangi âlemde olduğumuzu.
Hava soğukmuş bre. Rüzgâr da sert esiyor. Sert değil de, iğne iğne esiyor insanın boşluklarına. Kayınvalide dili gibi esiyor rüzgâr. Ceket alsaydım iyiymiş. Ah bu koku! Soğuk ve ıslak havaya hapsolmuş ağır kömür kokusu! İnsanı nasıl da çocukluğuna; çocukluğundaki hiç sevmediği bir işi annesinin zoruyla güç bela yaptığı anılara götürüyor!
Boş verelim şimdi, Bakkal Efendi’ye bir hayırlı işler dileyelim, görsün bizim de ne âlemde olduğumuzu.
—Hayırlı işler kolay gelsin!
Demek selamımızı imalı bir bakışla alıyorsun öyle mi? Öyle olsun. Hem ev sahibim hem bakkalım olmasaydın muhabbete dururdum, iki laflardık oradan buradan, yine birkaç Rumca kelime öğretirdin bana. Fakat muhabbete duracak olsam yine birikmiş borcumu hatırlatacaksın, besbelli. Üç aydır, bak bu ay da ödemezsen bakkaldaki hesabını da biriken kiranı da bir yana bırakır defederim seni bu mahalleden diyorsun. Olsun. Biz de boş durmuyoruz ki, iş arıyoruz elbet. Hem sen yumuşak yüreklisindir, sanki hakikaten evden atacakmış numarası yapma. Hem, her ne kadar para kazandırmasa da hikâyecilik de bir iştir. Yine de dışarıya çıktığımızda para kazandıracak işler de aramıyor değiliz. Yalnızca bugün istisna yapıyoruz. İnsan doğum gününde de iş arayacak değildir ya!
Sahi, doğum günü. –Müz bugün değil mi? Kaç yıl olmuş? O günlerden bu günlere? Ah! Sevdiğin kıza şiirlerden mısralar kırptığın günler!
Ah sevgilim! Aldatıcısın neyleyim, inansam mı, kanı mı versem sana? Vatanımsın ve ben üzerinde yersiz yurtsuz dolaşıyorum. Hemşireler de kan almıyor ki benden; düşsen yaralansan kanımı versem sana. Ah sevgilim ah! Bilmiyorsun ne âlemde olduğumu. Şunu bil ki; böyle günlerde böyle hislere batıp çıkmam biraz da senin yüzünden.
Dönüşte bakkala uğrayıp bir kutu şampuan alalım. Dönüşte mi? Nereden dönüşte? Nereye gidiyoruz? Neyse ne. Dönüşte uğrayalım bakkalımıza. Hem, bırakalım biraz içini boşaltsın adamcağız, bir iki sayıp sövsün yüzümüze karşı, iki gündür görüşmüyoruz. Hem, geçen yılki gibi, ev sahibim Bakkal Efendi belki bugünkü alışverişi de doğum günü hediyesi sayıp veresiye defterine yazmayacaktır, kim bilir.



Kasım, 2012

Divanyolu, sayı 14, 2015

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

İletişim

Ad

E-posta *

Mesaj *