21 Aralık, 2018

Karanlık


“Bir adam ki;
kendi yalnızlığında imitasyon
hep başkalarının hayatına orijinal yedek parça.”
Hemen çalıp heybeme koyuyorum.

Aman Yarabbi! Ne de uğraştım tırmanasıya kadar. Bereket kimse yok odada. Odanın ışığının yanıyor olmasına rağmen kimse yok, ne büyük ziyan! Odanın ışığının yanıyor olmasına rağmen tırmandım, ne büyük risk! Işığı söndüreyim. Nerede bu ışığın anahtarı? Genelde kapının yanında olur. Burada, söndürdüm. Gözlerim karanlığa alışana kadar birkaç saniye bekleyeyim. El fenerim, o da burada, dursun şimdilik. Of, kafamdaki şu bereyi ve boynumdaki atkıyı da çıkarayım hele bir. Herkesler bu bereyi atkıyı filan görülürsem tanınmayayım diye zannediyor, hâlbuki hava fena soğuk; sabaha kadar böyle giderse sokaktaki itin kurdun çükünü düşürecek. Böyle havada kimse bana bakmaz; baksa da tanımaz zaten. Şu ne, yatak mı, evet, onun üstüne atayım atkımla beremi. Oh be. Oh be, değil aslında. Kış soğuğunda vücuttan atılan eşyanın o sıcak boşluğunu yaşıyorum şu anda, oh be denemez. Bir kadın boşluğu gibi… Gittikçe sıcaklık kayboluyor, soğuyor. Eşyanın vücuttan ayrılmasıyla kavuştuğu hürriyete zamanla alışıyor beden, o ilk rahatlamayı çok çabuk unutuyor. Sonra daha hızlı şekilde üşümeye başlıyor, tıpkı özlem gibi. Hayır, böyle düşüncelerin sırası değil, bir an önce işimi bitirip gitmeliyim, yakalanmadan. El fenerimi çıkarayım. Önce eldivenlerimi bir düzelteyim de… Ah, eldivenimin teki orta parmakla yüzük parmağı arasından bileğe doğru bütün aya boyunca yırtılmış! Hep demir korkuluklar yüzünden olmalı, demirci ustası işinin ustası olmayınca tehlikeli fazlalıklar bırakabiliyor yaptığı kaynakta. Bu ucuz kaynaklı demir balkon korkulukları da aslında girdiğim evin ihtişamını ortaya koyuyor. Hava soğuk diye takmıştım eldivenlerimi de, iyi ki takmışım; yoksa elim yırtılacakmış ucuz demir kaynaktan. Neredeyse havanın böyle soğuk oluşuna sevineceğim. Şimdi içerideyim ya, kolay sevinmesi.
Güçlü bir aydınlık: Odanın lambası yanarken elektrikler gitmiş de işte şimdi gelmiş zannediyorum. Parlar parlamaz da kayboluyor: Elektrikler yüksek voltajla geldiği için odanın lambası anlık yanmış ve bu yüksek voltaj yüzünden lamba yandığı anda patlamış zannediyorum. Sonradan lambayı kendimin söndürdüğümü hatırlıyorum. Köşedeki elektrikli sobayı görüyorum; meğer elektrikler hep varmış. Peki neydi o, gözümü mü kırptım? Oda zaten karanlık, kırpsam ne değişir? Yoksa benden başkası daha mı var içeride? Yabancı biri daha? Tek geceye iki hırsız, bir ev için çok fazla. Tek kalpte iki aşk gibi… Tek kalbin iki aşığı gibi… Çok fazla. Belki yabancı değildir, ev halkından biridir? Saklanayım. Nereye?
Büyük bir gök gürültüsü imdadıma yetişiyor, o güçlü ışığın şimşek olduğunu bağırıyor. İyi ki geldin gök gürültüsü, biraz daha geciksen ben ne yapardım? Bu madde-mana akışında aklıma bir söz geliyor: “Düşünce ışıktan yavaşsa erken gidilmelidir.” Böyle diyor edip. Bunu da nereden öğrendiysem? Girdiğim bir evde kitapları karıştırırken rast geldim herhalde… Şu edipleri de anlamıyorum, benim bugün yaşayacaklarımı kaç yıllar öncesinden söylemişler, hayret doğrusu! Acı hâllerini de sevinç hâllerini de anlatmışlar; âşığın heyecanını, öksüzün durgunluğunu, yalnızın huysuzluğunu bir bir deyivermişler. Ya edipler fena müneccimler ya da insanlar tarih boyu hep benzer hayatları yaşıyorlar.
Yağmur başlıyor. Zaten hava soğukken, zaten hava rüzgârlıyken ve zaten bu rüzgâr bu soğuğu bu saatte dışarıda olanların kulaklarına, burunlarına doldurup alınlarına çarparken bir de yağmur başlıyor. İçeri girdiğim balkon kapısını kapatıyorum. Pencerenin önünde, nereden geldiğini bilmediğim loş bir ışıkta yağmuru seyrediyorum gecede. Yağmur, şiddetli rüzgârın etkisiyle, az önce kapattığım balkon kapısına ve sokaktaki parke taşlara paralel yağıyor. Rüzgâr bazen karışık esmeye dönünce pencereye de vuruyor. Dolu da başladı, asıl şimdi yandı dışarıdakiler. Pencerenin yağmur yağmayan kuru tarafında dikilmiş, dışarıda bakışlarıma ve parke taşlara paralel yağan yağmuru ve ne varsa kim varsa tepesine bodoslama inen doluyu seyrediyorum. Seyretmesi ne güzel! Şimdi içerideyim ya, kolay seyretmesi.
Bir an önce işi halledip kaçmalı, oyalanmamalı, diye düşünüyorum fakat aklım yine ediplere gidiyor. Bunlar şimdi bir dünya laf etmişler hani, neden bizim meslek üzerine pek az konuşmuş hergeleler? Tamam, çok şiirsel dilimiz yok, ağzımız bozuktur, küfür de ederiz, hangi kelimeden sonra nokta hangi kelimeden sonra virgül gelir bilmeyiz; ama onların yazdıklarının hiçbirinde şu karanlıkta duyduğum aceleci heyecanı duyamıyorum ben. Ceket, mont, eldiven, bere, el feneri, yerine göre bıçak, yerine göre tabanca… Onlarda ne var? Bir kâğıt, bir kalem, belki daktilo, belki klavye, o kadar. Biz her gece farklı bir evdeyiz, bazen dükkân, her gece farklı bir dünya, farklı bir heyecan. Onlar sürekli kendi dünyalarında; üstelik çoğunda ne yazılıp ne yaşanacağı kurgulanmış. Aksesuar yok, hareket yok, öylece oturduğun yerden… Bizi de işlerine geldiği gibi kullanırlar, en olmadık yerlerde; en olmadık durumlarda anlatırlar bizi. Hırsız derler bize, ona lafım yok; fakat hırsızdan sonra iki nokta koyup açıklamaya başlandı mı başlıyor sorun. Yani kimin ne olduğu pek mühim değildir; ancak kimin ne olduğunu dillendirmeyeceksin. Anneme kızıyorum, ne vardı dokuz ay karnında tutacak? Geride bıraktı beni, ah, koyuverseydi beni dünyaya da bir gösterseydim ediplere günlerini! Zaten hep hastalıkla geçmiş çocukluğum, iki-üç aylık doğsaydım da sanki çok şey mi fark ederdi? Gösterirdim hepsine öyle oturduğu yerden konuşmayı. Bazı geceler ortalık öyle soğuk olur ki ağzın dilin her bir yerin buz tutar, kaskatı; anana sövseler cevap veremezsin, kalkıp dövemezsin. Öyle havada üçüncü katlara daha yukarılara çıkarız biz, kolay iş mi? Bakma, şimdi içerideyim ya, kolay konuşması.
El fenerimi yaktım, odada geziniyorum. Yerde iki parça halı var; birinin uçları saçaklı, biri daha açık renk, ikisi de dikdörtgen şeklinin ölçüsüne göre dikdörtgen desenli, kenarları kaplayan dikdörtgen desenlerin ortalarında farklı acayip başka desenler var. Küçükken, üzerinde dolaştığımız halımız da saçaklıydı, kenarları böyle dikdörtgen desenliydi. Bu dikdörtgen kenarları yol yapar, halının ortasına oturur ve birini sağ elime birini sol elime alıp oyuncak arabalarımı yarıştırırdım. Kömür sobasının kurulu olduğu köşenin yarım metre ötesinden başlardı yarış ve bir tur atıp yine aynı köşeye yarım metre kala biterdi. O köşede hiç sürmezdim arabalarımı: Rüzgârlı havalarda kömür bazen yanmazdı da tıkanan sobadan kurum sıçrardı etrafa, işte bu dikdörtgen kenarlı halının sobanın önündeki köşesi de yakınlarda temizlik yapılmadıysa kapkara kurum olurdu.
Halının üstünde bir çift terlik var, yan yana düzgünce konmuş. Bu terliklerin duruşundan odanın sahibi derli toplu biri diye düşünüyorum; ta ki yatağın halini görene kadar… Köşedeki tek kişilik yatağın çarşafı, battaniyesi, yastığı, artık nesi varsa öyle dersiz topsuz ki; biri boydan yırtılmış olan eldivenlerim ve berem bile dağınık çarşafın üzerinde pek huzursuz; pek beyefendi duruyorlar.
“Aman! Geç kalacağız, yakalanacağız, oyalanmaya gelmez!”
“Dur biraz sen, onlara göstereceğiz. Onlara, onların yaptığı işi, edipliği bizim de becerebileceğimizi; ama onların hırsızlık dedikleri bizim işimizi asla kıvıramayacaklarını göstereceğiz.”
Yatağın karşısındaki duvarda büyük bir pano asılı, tablo gibi bir şey. Biraz dikkat edince bunun bir dünya haritası olduğunu anlıyorum. Hızlı adımlarla yaklaşıyorum haritaya. Haritada kendimi bulmaya çalışmıyorum; çünkü nerede olduğumu bilmiyorum.
“Şimdi nerede olmak isterdin?”
“Şimdi mi? Şu an mı? Her şeyi konuşabileceğim birinin yanında. Peki sen?”
“Sen neredeysen ben de oradayım.”
“Öyle ya.”
“Gittiğin en uzak yer?”
“Evim.”
Sanki cevapları bilmiyormuş gibi ardı ardına soruyor sorularını. Ona kızmıyorum.
“Ukde?”
Geçmişimi deşmeye bayılıyor. Anlatıyorum:
“Ben küçükken, kamyon-kepçe-silindir dozeri satıyordu oyuncakçı, üçü tek pakette, takım. Hep önünden geçerdim.”
“Eee?”
“Eeesi bu.”
“Onları alabilseydin, şu haritayı yıkıp yeniden yapar mıydın?”
“Yıkıp yeniden yapardım, sonra yeniden, sonra yeniden… Çocukluğuma doyana kadar.”
“Küçükken kaç yaşındaydın?”
“Yaşım, bir elimin parmak sayısını geçmezdi. Biz bu soruyu mahallede şaka diye sorardık birbirimize, sen de artık vazgeç, haydi yeter bu kadar.”
Bir süre susuyoruz. Sonra, onu üzdüm mü acaba diye düşünüp üzmediysem bile yine de gönlünü almak istiyorum:
“Oyuncakçıya gidip alalım mı sana onları?”
“Aman, o ne biçim laf?”
“Öyle ya, ne biçim laf oldu.”
Ne yapsam olmuyor, patavatsızlık diz boyu. Biraz daha susuyoruz. Vücudum dünyanın karşısında dikey, aklım Güney Amerika ile Sibirya arasında çapraz uzanıyoruz. Duvarda asılı haritanın önünden ayrılıp karanlık odada gezinmeye devam ediyorum.
Başımı hafifçe iki yana sallayıp sonra da yukarı kaldırıyorum. Tavanda fosforlu bir yazı görüyorum. Durduk yerde neden tavana baktın, demeyin, hırsız değil de edip olsam estetik sebepler bulabilirim pek âlâ ama şimdilik şunla idare edin: Dondurucu soğuktan şu köşesinde elektrikli soba yanan odanın ılıklığına girince her tarafım ağır ağır genleşip rahatladı, boynumu da bu rehavet yüzünden oynatmış olacağım. Tavandaki fosforlu yazıyı okuyorum: Karanlıkta herkes bir parça güzeldir. Küçük harflerle yazılı, alçakgönüllü bir laf. Tavanın yatağın tam tepesine gelen kısmına yazıldığına göre; demek bu yatağın sahibi uyumadan önce hep bu lafı okuyor. Yürüyüp çarşafın üstündeki eldivenlerimle beremi yere koyuyorum, yatağa yatıyorum. Bu yatağın sahibi her kimse onu düşünüyorum, onun gibi düşünmeye çalışıyorum, neden böyle bir lafa ihtiyaç duymuş? En son ne zaman yattı burada, ne zaman düşündü? Bu gece olamaz, bu gece ben buradayım, o da burada olsa hiç mi görmem ufacık odada sanki? İhtimal en son dün gece burada yatıp düşünmüş olabilir. Nasıl düşünmüştür, bir elinin tersini alnına dayayarak mı; ellerini başının altında, ensesinin hemen yukarısında parmaklarından kenetleyerek mi; kollarını göğsünde birleştirip uzandığı yerden bacaklarını da birbirine yaslayarak mı, nasıl? Karanlıkta herkes bir parça güzeldir. Böyle dediğine göre elbet pek çirkin biri olmalı; yoksa karanlığa sığınır mı hiç? Öyle denmez, çok ayıp! Neye ayıp olacakmış? Herkes Züleyha herkes Yusuf değil ya! Halının altına süpürüp saklayarak nereye varabilirsin? Çirkin çirkinliğini kabul etsin ki güzellik katlansın; herkesin güzel olduğu demeyeceğim ama kimsenin çirkin olmadığı bir toplumda güzeli neye göre belirliyorsun sen? Hadi oradan, çirkin şey! Kafamı bulandırma benim, yatağın şu anki değil başka diğer zamanlarda yatanı gibi düşünüyorum şu anda ben, rahatsız etme. Karanlıkta herkes bir parça güzeldir. Bir kadına ihtiyaç duyduğu, yalnız olduğu değil; belki yalnızlıktan yorulup belki yalnızlıktan vazgeçip belki yalnızlıktan köşe bucak kaçıp da bir kadına ihtiyaç duyduğu bir sırada mı etti bu lafı acaba? Birinin olmadığı zamanlar değil ama birine ihtiyaç duyulan zamanlar çokça karanlık zamanlardır. Bazen tek başına olduğunda bile kalabalıksındır; bazen onların yüzlerin arasında bir başınasındır. Böyle zamanlarda kalabalığını dağıtması için birini ararsın; işte ihtiyaç burada, karanlık burada başlar. Ya da bir dost, bir arkadaştıysa? Ya da aileden biri, ya da ailenin tümü? Ya da ailesi sayabileceği herhangi biri; belki bir kadın, belki bir dost, belki birinci ikinci ve tüm derecelerden bir akraba, belki insan değil de başka bir şey, belki bunların tümü birden? O karanlık ihtiyaç zamanlarında kullandığı, tanıdık tanımadık herkese bir çağrı mı bu tavandaki fosforlu laf? Nasıl ki karanlık bütün çirkinlikleri örtüyorsa, benim zavallı hayatımın dipsiz karanlığı da sizin kusurlarınızı örtüyor; herkes muhtaç olunduğunun miktarınca güzeldir ve ben size şimdi ölürcesine muhtacım, fakat çirkinliklerinizi bildiğimden tamamen güzelsiniz de diyemem; işte hepiniz bir parça güzelsiniz, ne olursunuz geliniz, mi demek istiyor? Ya da dağınık hayatının çarpık insan ilişkilerine kılıf biçerek kendini temize mi çıkarmak istemiş? Ben karanlıktaydım, herkes beni unutmuşken üstelik bu onların suçu değilken üstelik bu kimsenin suçu değilken üstelik unutmak suç değilken karanlıktaydım ben; karşıma çıkan ilk insanın yakasına paçasına sarılmaya çalıştım, karanlıkta çok güzeldi çünkü o, çünkü ben görmediklerimi hep güzel hayal ederim de o yüzden, bilseydim son ateş böceğimi de onun çalacağını, hiç yapar mıydım? Böyle demiş de olabilir. Hey, bana bak, bence çalalım biz bu lafı! Böyle ayaküstü olmuyor, kendi yatağımda yatıp kendi tavanımda düşüneceğim bunun üzerine. Hem, hırsızlığa geldiğimiz evden hiçbir şey almadan mı gidelim, şanımıza yakışır mı? Gözünün önündeki iki kelimeyi bile çalamamış enayi, demezler mi? Derler. Haydi öyleyse, koyalım şu lafı heybemize de odayı dolaşalım, yatmaya mı geldik?
Uzandığım yataktan kalkıyorum. El fenerimin ışığında ve bir de bu yağmurlu soğuk gecenin soğuğunu kırmak için çabalayan köşedeki ufak elektrikli sobanın ışığında odayı dolaşıyorum. Hey, buraya bak, diyor. Ne var, diyorum. Gel, gel, diyor fısıltıyla. Adımlarımı fısıltıyla atıp yanına gidiyorum. Yani diyalog şeklinde anlatmam gerekirse şöyle bir olay:
–Hey, buraya bak!­­­­­­
–Ne var?
–Gel, gel!
(Fısıltılı adımlarla yürünür.)
Ama neden diyalog şeklinde anlatmam gereksin ki? Saçma. Adımlarımı fısıltıyla atıp yanına gidiyorum. Bir masa işaret ettiği: Bak, diyor. Bakıyorum: Masanın üstünde okumaya yarayacak bir sürü kitap filan ve yazmaya yarayacak bir sürü şey. Masanın üstünde daha olanlar var, bir parça Edip Cansever’in masasına benziyor; bir parça benzemiyor. Biraz tuhaf bir masa, ilginç, çoğu meslektaşı ve adaşı gibi vurdumduymaz değil bu; üzerinde duranları önemser bir tavrı var. Hayret, diyorum. Masanın yan tarafındaki sandalyeyi çekip oturuyorum. Bir sürü kitap var masanın üstünde, bir kısım bir köşesinde üst üste yığılı; başka bir kısım başka bir köşesinde, daha az bir yığın. Sayfa aralarında da ayraçlar var: Demek bu kitapları okuyan aynı anda birkaçını birden okuyor. Ben de öyle yaparım, romanda değil de öyküde şiirde filan… Ama her öykü her şiir de başka kitaplarla beraber gitmez, bazıları tek okunur, sade, bir başına. Her türün, her kitabın da bir okunma şekli var, değil mi? Öyle. Öyle ya. Bazen bir kelimeyi bir dizeyi bir paragrafı o kadar beğenirim ki; belki on dakika belki bir saat ara veririm, beğendiğim yerin hazzını tutarım bir süre içimde. Bazı kitabı hatta son sayfalarda bırakırım da birkaç gün hiç yüzüne bakmam, bitirmekten çekinirim. Yazarın bilmem kaç ayda bilmem kaç yılda yazdığını o kadarcık sürede tüketmek utandırır beni. Bazen de bir kitabı bitirmek bir ilişkiyi bitirmek gibi gelir bana; okurken bazı yerde gülerim, bazı yerde suratım asılır, bazı sayfalar kafamı daraltır, bazı sayfalar yemyeşil orman gibi içimi açar… Gel gör ki kitap okunup bittikten sonra bütün bunları pek hayal meyal hatırlarım; günden güne daha da solgunlaşırlar. Kitap bittikten sonra sadece eskisinden daha olgunumdur artık, biraz daha büyümüşümdür; ince dallarımda birkaç yeni filizim ve yaşlı budaklarımda birkaç yeni morluk, şişlik ve kara lekeler vardır. Bazı kitapları o kadar severim ki; sayfalarda her cümleyi tekrar tekrar okurum, içime iyice sindirmeye çalışırım kokusunu, cümlenin ortasında durup en baştan sayfaları karıştırmaya başlarım, bir türlü son kelimeyi okumak istemem ama ne yapar eder o son kelime gelir karşıma. Ardından nokta. Ah, şöyle bir isteğim var ama kim dinler! Önceden okuduğum ve sonradan okuyacağım bütün edipler toplansa, tabii ki öleceğim güne dek hep okuyor olacağım, işten arda kalan zamanlarda, sizin tabirinizle hırsızlık canım işte, o kadar kötü bir şeymiş gibi, bütün toplanan bu edipler -bana fark ettirmeden ama- doldurdukları ve dolduracakları tüm kitapları öyküleri romanları şiirleri tek bir parçaymışçasına yazsalar… Tek bir kitap olsa, ölene kadar sayfaları çevirsem de çevirsem; hiç bitmese… Bitirip ders alacağım ya da arkasından öveceğim değil sürekli okuyacağım, ahengiyle coşup eğleneceğim, güzelliğine hayran olup harflerine dalacağım, yaşarken acısını duyacağım bir kitap… Tamam, ben ölünce yine hepsi kendi yoluna, kendi kitabına gidebilir, sonrasına karışacak değilim ya! Tabii şimdi hayal etmesi kolay, yoksa kim dinler beni? Bak, sen bile dinlemiyorsun. Hey! Nereye gittin? Bağırma be, yakalanacağız! Buradayım, ne var? Bak, burada yazılar filan var. El fenerimi bu sefer masadaki yazılı kâğıtlara tutuyorum. Bunlar kurşun kalemle yazılmış, kimi yerlerin üstü karalanmış kâğıtlar. Eciş bücüş harflerle yazılı olan bir tanesini okuyorum.
“Gecenin ortasında, camda süzülen yağmur damlalarının diğer tarafında, camın diğer tarafını izlerken ansızın kendinle göz göze gelince anlarsın, o damlaların; aslında pişmanlıklarının toplanıp soğukla çarpışınca gözünden süzülen göktaşları olduğunu…
Korkuyordu. Aslında korkuyordu da denemez. Bomboş ve tenha bir sokaktaydı. Vakit, kuşların saçak altlarını terk etmesine çeyrek kala idi. Dümdüz, ayakta sabit durduğu hâlde; topuklu ayakkabılarının yere her vuruşunda çıkan ses mütemadiyen kulağındaydı. Korkuyor muydu? Korkabileceği kimse yoktu etrafta. Belki de buydu onu tedirgin eden: Yanlızlık. Evet, korkmuyordu, tedirgindi sadece. Oysa tedirgin olmasını gerektirecek kadar çok parası da yoktu. Belki de bir şeylerden kaygılanıyordu. Herhangi bir şey için kaygılanmadığı hayatta, şimdi onu bu duruma getiren neydi? Endişe miydi içinde biriken, hüzün mü, üzüntü mü?
Doğruldu oturduğu koltukta, yağmur damlalarının süzüldüğü camın kendisine bakan tarafındaki ince buğuya, anlamsız birkaç kelime karaladı. Kalktı. Ayakta, dışarıyı seyretmeye başladı.
Yoksa merak mıydı içindeki? Birilerini ya da bir şeyleri merak edebilecek kadar önemsemiş miydi hiç? Endişe, korku, tedirginlik, merak, kaygı, üzüntü… Aynı gibi görünseler de ne kadar farklıydılar… Ve yanlızlık; kelimesi, her harfine ayrı ayrı çöken sonsuz kavram… Nasıl açıklanabilir bilmiyordu ama kesinlikle yanlızdı. Öyle kalabalıktaki yanlızlık gibisinden afili bir durumu da yoktu, sadece yanlızdı. Saf bir yanlızlık… Yanında, kendinden başka kimsenin olmayışı… Bir başınalık… Ah, bir kendini kaybedebilse, o zaman yanlızlığı da kendi yanlızlığına terk edip kurtulacaktı.
Camın önünden ayrılıp mutfağa gitti, soğumuş çaydan bir bardak daha içti. Geri geldi. Pencerenin önündeki koltukta arkası dönük uyuyan kadını rahatsız etmemek için parmaklarının ucuna basarak yürüyordu. Yine parmaklarının ucunda yürüyerek yaklaştı kadına, elindeki battaniyeyle üstünü örttü. Sonra yorulmuş gibi battaniyenin üstüne çöktü, kollarını dizlerinin üstüne koydu. Biraz sonra kalktı. Battaniyenin altında hiç kimse yoktu. Camın önünde durdu, dışarıyı seyretmeye devam etti.
Bomboş sokakta tek başınaydı hâlâ. Yürümediği halde kendi ayak seslerini duyuyordu. Birkaç serseri belirdi birden. İçlerinden biri, sokakta ayıp yatak odasında mubah sayılabilecek bir laf attı; sonra diğerleri de sıkıştırmaya başladı kendisini. Tenha bir sokakta birkaç serseri tarafından sıkıştırılacak kadar güzel de değildi üstelik. Hayır, hayır. Sokakta kimse yoktu kendinden başka. Bir anda kayboldu serseriler. Kendi ayak seslerini duydu tekrar. Birilerinden kaçan, bir yerlere yetişmeye çalışan, ciddi, ürkek, korkak, hızlı, tedirgin, ayak sesleri… Bir rüzgâr esti, açılan eteğini kapatmaya çalışır gibi dizlerini tuttu. Saçları dağıldı.
Camın önünden ayrıldı. Soğumuş çaydan bir bardak daha içmeden kapıya yöneldi. Hiç sevmediği kundura ayakkabılarını geçirdi ayağına. Paltosunu almadı. Yağmura çıktı. Sokak bomboştu. İyice ıslandı. Başını kaldırdı; yağmur damlaları sokak lambasının önünden, kayan yıldız gibi hızla ve sürekli geçiyordu. Derin bir nefes aldı, yavaşça verdi. Yere baktı. Kendini, tenha bir sokakta; birkaç serseri tarafından rahatsız edilen güzel bir kadın gibi hissetti. Güzel değildi üstelik ve üstelik erkekti.”
Bunu kim yazmış diye merak bile etmiyorum, yoldan çevirsem herhangi biri yazabilir çünkü. Amma tırt adammış! Üç satırda beş kere yalnızlık geçer mi? Bu kadar art arda yazınca kurtulacak zannediyor. Hem, yalnızlığa yanlızlık demiş, sen daha onu yazmayı bilmiyorsan tabii ki yalnız kalırsın. Aman, neyse. Başka bir kâğıda geçeyim. Geç tabii ya. Bunlarda da aynı harfler hep, okunmuyor ki doğru düzgün. Kitaplara mı geçsem… Bak ne diyeceğim, biz de yazalım mı bir şeyler? Saçmalıyor, eyvah. Ne saçmalayacakmışım, yazalım işte; bu kalem bu da kâğıt! Duymuyor gibi davranıyorum, kitaplardan birini açıyorum. Hey! Kime diyorum ben? Tamam be, aman! Getir madem. Ne yazacağız? Ne yazalım? Bilmem. Neden tutturdun o hâlde yazalım diye? Herkes yazıyor, bir de biz yazalım, ne olmuş? Bir de biz yazalım bakalım. Bu geceyi yazalım işte, bu evi, bu masayı, bu kitapları filan. Hepsi bir yana da masa yazmaya değer hakikaten, şunun duruşuna bak; sanki küçük dağları kendi üzerinde tutuyor. Sanki üzerindeki kitapları ezbere biliyor! Bereket, köşesine dirseğimi dayamama ses etmiyor. Hah işte, yazsana bunları hep! Yazsak ya. Evet, yazsak ya. İyi bakalım, ver kâğıt kalemi, yazalım.
Tam da kalemi elime aldığım sırada karanlık odanın kapısı açılıyor. Kapının kolu şak diye inmiyor da; hafifçe, bir sokak kedisinin başını okşar gibi usulca iniyor aşağıya. Aslında elektrikli sobanın ışığı var, el fenerim var, yani zifirî karanlık değil oda ama kapı yine de açılıyor. Kapıya da sorsan açılmak istemez fakat o sırada boşluğuna geliyor ve açılmış bulunuyor. Açılan kapının aralığından, zifirî değilse de karanlık odaya diğer aydınlık tarafın aydınlığından süzülüyor. Aydınlığa sorsan o da bu odaya süzülmek istemez ama kapı açılınca o da boş bulunuyor. Kapı yavaş yavaş ardına doğru geriniyor, gıcırdayarak esniyor. Elektrikli sobanın sıcağında mayıştı herhalde, diye düşünüyorum. Fakat önemli olan bu değil: Kapı açıldı. Kapı açıldı ve yakalandım. Yakalandık! Yakalandık ya, hani edipten hırsız olmazdı da hırsızdan pek âlâ edip olurdu? Yanıldın işte bak. Haklısın, yanıldım. Demek, hırsızdan edip olmuyormuş. Şunca senelik hırsız ben, demek bu gece yakalanacaktım. Şimdi bütün suçlarımı suratıma mı vuracak bu kapıda duran kadın? Nasıl vursun, bilmiyor ki. Değil mi, bilmiyor. Bilmiyor ya. İyi, iyi. Kadın hafif adımlarla yaklaşıyor.
“Uyuyorsun diye kapıyı vurmadım, üstün açık mı diye bakmaya geldimdi.”
Kime diyor? Bana mı? Allah Allah, kadın kör galiba… Kadın kör, kadının benim yaşlarımda bir oğlu var, bu oda oğlunun, her gece uyandığında gelip üstünü örtüyor. O hâlde oğlu nerde şimdi? Bu saatte, gözü görmez anneciğini bırakıp nerelerde fink atıyor acaba? Kör olasıca! Ama kadın kör olamaz; baksana nasıl da hiçbir eşyaya çarpmadan geldi yanıma kadar. Baksana, nasıl da dimdik bakıyor gözlerimin içine.
“Yatmıyor musun daha?”
Bana diyor galiba. Evet, sana diyor. Şşşt, sen ortalığa çıkma! Peki. Bir cevap vermeliyim.
“Şimdi yatıyorum.”
“Hadi yat da üstünü örteyim.”
“Tamam.”
Kalemi bırakıyorum, açık kitabı arasına ayraç koymadan öylece bırakıp kalkıyorum. Yatağın yanına gelince dönüp masaya bakıyorum; uzaktan da pek efe duruyor. Yatağa yatıyorum. Kadın eğilip üzerimi örtüyor.
“İyi geceler güzel oğlum benim.”
Kapıya doğru yürüyor, odadan çıkmadan benim de bir şeyler söylemem lazım. Telaşla elimi heybeme atıyorum, biraz yokladıktan sonra, az önce tavanın tam şu alnıma denk gelen yerinden söktüğüm lafı buluyorum. Kadın bu sırada kapıdan çıkmış bulunuyor, ne yazık! Duyup duymadığını bilmediğim cevabımı yine de veriyorum ona: “Karanlıkta herkes bir parça güzeldir.”
Uyumaya devam ediyorum.


Mayıs, 2011

Temrin, sayı 65, Mayıs-Haziran 2014

İletişim

Ad

E-posta *

Mesaj *