“Bir adam ki;
kendi yalnızlığında imitasyon
hep başkalarının hayatına orijinal yedek
parça.”
Hemen çalıp heybeme koyuyorum.
Aman Yarabbi! Ne
de uğraştım tırmanasıya kadar. Bereket kimse yok odada. Odanın ışığının yanıyor
olmasına rağmen kimse yok, ne büyük ziyan! Odanın ışığının yanıyor olmasına
rağmen tırmandım, ne büyük risk! Işığı söndüreyim. Nerede bu ışığın anahtarı?
Genelde kapının yanında olur. Burada, söndürdüm. Gözlerim karanlığa alışana
kadar birkaç saniye bekleyeyim. El fenerim, o da burada, dursun şimdilik. Of,
kafamdaki şu bereyi ve boynumdaki atkıyı da çıkarayım hele bir. Herkesler bu
bereyi atkıyı filan görülürsem tanınmayayım diye zannediyor, hâlbuki hava fena
soğuk; sabaha kadar böyle giderse sokaktaki itin kurdun çükünü düşürecek. Böyle
havada kimse bana bakmaz; baksa da tanımaz zaten. Şu ne, yatak mı, evet, onun
üstüne atayım atkımla beremi. Oh be. Oh be, değil aslında. Kış soğuğunda vücuttan
atılan eşyanın o sıcak boşluğunu yaşıyorum şu anda, oh be denemez. Bir kadın
boşluğu gibi… Gittikçe sıcaklık kayboluyor, soğuyor. Eşyanın vücuttan
ayrılmasıyla kavuştuğu hürriyete zamanla alışıyor beden, o ilk rahatlamayı çok
çabuk unutuyor. Sonra daha hızlı şekilde üşümeye başlıyor, tıpkı özlem gibi.
Hayır, böyle düşüncelerin sırası değil, bir an önce işimi bitirip gitmeliyim,
yakalanmadan. El fenerimi çıkarayım. Önce eldivenlerimi bir düzelteyim de… Ah,
eldivenimin teki orta parmakla yüzük parmağı arasından bileğe doğru bütün aya
boyunca yırtılmış! Hep demir korkuluklar yüzünden olmalı, demirci ustası işinin
ustası olmayınca tehlikeli fazlalıklar bırakabiliyor yaptığı kaynakta. Bu ucuz
kaynaklı demir balkon korkulukları da aslında girdiğim evin ihtişamını ortaya
koyuyor. Hava soğuk diye takmıştım eldivenlerimi de, iyi ki takmışım; yoksa
elim yırtılacakmış ucuz demir kaynaktan. Neredeyse havanın böyle soğuk oluşuna
sevineceğim. Şimdi içerideyim ya, kolay sevinmesi.
Güçlü bir
aydınlık: Odanın lambası yanarken elektrikler gitmiş de işte şimdi gelmiş
zannediyorum. Parlar parlamaz da kayboluyor: Elektrikler yüksek voltajla
geldiği için odanın lambası anlık yanmış ve bu yüksek voltaj yüzünden lamba yandığı
anda patlamış zannediyorum. Sonradan lambayı kendimin söndürdüğümü hatırlıyorum.
Köşedeki elektrikli sobayı görüyorum; meğer elektrikler hep varmış. Peki neydi
o, gözümü mü kırptım? Oda zaten karanlık, kırpsam ne değişir? Yoksa benden
başkası daha mı var içeride? Yabancı biri daha? Tek geceye iki hırsız, bir ev
için çok fazla. Tek kalpte iki aşk gibi… Tek kalbin iki aşığı gibi… Çok fazla. Belki
yabancı değildir, ev halkından biridir? Saklanayım. Nereye?
Büyük bir gök
gürültüsü imdadıma yetişiyor, o güçlü ışığın şimşek olduğunu bağırıyor. İyi ki
geldin gök gürültüsü, biraz daha geciksen ben ne yapardım? Bu madde-mana
akışında aklıma bir söz geliyor: “Düşünce ışıktan yavaşsa erken gidilmelidir.” Böyle
diyor edip. Bunu da nereden öğrendiysem? Girdiğim bir evde kitapları
karıştırırken rast geldim herhalde… Şu edipleri de anlamıyorum, benim bugün
yaşayacaklarımı kaç yıllar öncesinden söylemişler, hayret doğrusu! Acı hâllerini
de sevinç hâllerini de anlatmışlar; âşığın heyecanını, öksüzün durgunluğunu,
yalnızın huysuzluğunu bir bir deyivermişler. Ya edipler fena müneccimler ya da
insanlar tarih boyu hep benzer hayatları yaşıyorlar.
Yağmur
başlıyor. Zaten hava soğukken, zaten hava rüzgârlıyken ve zaten bu rüzgâr bu
soğuğu bu saatte dışarıda olanların kulaklarına, burunlarına doldurup alınlarına
çarparken bir de yağmur başlıyor. İçeri girdiğim balkon kapısını kapatıyorum.
Pencerenin önünde, nereden geldiğini bilmediğim loş bir ışıkta yağmuru
seyrediyorum gecede. Yağmur, şiddetli rüzgârın etkisiyle, az önce kapattığım balkon
kapısına ve sokaktaki parke taşlara paralel yağıyor. Rüzgâr bazen karışık
esmeye dönünce pencereye de vuruyor. Dolu da başladı, asıl şimdi yandı
dışarıdakiler. Pencerenin yağmur yağmayan kuru tarafında dikilmiş, dışarıda
bakışlarıma ve parke taşlara paralel yağan yağmuru ve ne varsa kim varsa
tepesine bodoslama inen doluyu seyrediyorum. Seyretmesi ne güzel! Şimdi
içerideyim ya, kolay seyretmesi.
Bir an önce işi
halledip kaçmalı, oyalanmamalı, diye düşünüyorum fakat aklım yine ediplere
gidiyor. Bunlar şimdi bir dünya laf etmişler hani, neden bizim meslek üzerine
pek az konuşmuş hergeleler? Tamam, çok şiirsel dilimiz yok, ağzımız bozuktur,
küfür de ederiz, hangi kelimeden sonra nokta hangi kelimeden sonra virgül gelir
bilmeyiz; ama onların yazdıklarının hiçbirinde şu karanlıkta duyduğum aceleci
heyecanı duyamıyorum ben. Ceket, mont, eldiven, bere, el feneri, yerine göre
bıçak, yerine göre tabanca… Onlarda ne var? Bir kâğıt, bir kalem, belki
daktilo, belki klavye, o kadar. Biz her gece farklı bir evdeyiz, bazen dükkân, her
gece farklı bir dünya, farklı bir heyecan. Onlar sürekli kendi dünyalarında;
üstelik çoğunda ne yazılıp ne yaşanacağı kurgulanmış. Aksesuar yok, hareket yok,
öylece oturduğun yerden… Bizi de işlerine geldiği gibi kullanırlar, en olmadık
yerlerde; en olmadık durumlarda anlatırlar bizi. Hırsız derler bize, ona lafım
yok; fakat hırsızdan sonra iki nokta koyup açıklamaya başlandı mı başlıyor
sorun. Yani kimin ne olduğu pek mühim değildir; ancak kimin ne olduğunu
dillendirmeyeceksin. Anneme kızıyorum, ne vardı dokuz ay karnında tutacak?
Geride bıraktı beni, ah, koyuverseydi beni dünyaya da bir gösterseydim ediplere
günlerini! Zaten hep hastalıkla geçmiş çocukluğum, iki-üç aylık doğsaydım da
sanki çok şey mi fark ederdi? Gösterirdim hepsine öyle oturduğu yerden
konuşmayı. Bazı geceler ortalık öyle soğuk olur ki ağzın dilin her bir yerin
buz tutar, kaskatı; anana sövseler cevap veremezsin, kalkıp dövemezsin. Öyle
havada üçüncü katlara daha yukarılara çıkarız biz, kolay iş mi? Bakma, şimdi
içerideyim ya, kolay konuşması.
El fenerimi
yaktım, odada geziniyorum. Yerde iki parça halı var; birinin uçları saçaklı,
biri daha açık renk, ikisi de dikdörtgen şeklinin ölçüsüne göre dikdörtgen
desenli, kenarları kaplayan dikdörtgen desenlerin ortalarında farklı acayip
başka desenler var. Küçükken, üzerinde dolaştığımız halımız da saçaklıydı,
kenarları böyle dikdörtgen desenliydi. Bu dikdörtgen kenarları yol yapar, halının
ortasına oturur ve birini sağ elime birini sol elime alıp oyuncak arabalarımı
yarıştırırdım. Kömür sobasının kurulu olduğu köşenin yarım metre ötesinden
başlardı yarış ve bir tur atıp yine aynı köşeye yarım metre kala biterdi. O
köşede hiç sürmezdim arabalarımı: Rüzgârlı havalarda kömür bazen yanmazdı da
tıkanan sobadan kurum sıçrardı etrafa, işte bu dikdörtgen kenarlı halının sobanın
önündeki köşesi de yakınlarda temizlik yapılmadıysa kapkara kurum olurdu.
Halının üstünde
bir çift terlik var, yan yana düzgünce konmuş. Bu terliklerin duruşundan odanın
sahibi derli toplu biri diye düşünüyorum; ta ki yatağın halini görene kadar…
Köşedeki tek kişilik yatağın çarşafı, battaniyesi, yastığı, artık nesi varsa
öyle dersiz topsuz ki; biri boydan yırtılmış olan eldivenlerim ve berem bile dağınık
çarşafın üzerinde pek huzursuz; pek beyefendi duruyorlar.
“Aman! Geç
kalacağız, yakalanacağız, oyalanmaya gelmez!”
“Dur biraz sen,
onlara göstereceğiz. Onlara, onların yaptığı işi, edipliği bizim de
becerebileceğimizi; ama onların hırsızlık dedikleri bizim işimizi asla
kıvıramayacaklarını göstereceğiz.”
Yatağın
karşısındaki duvarda büyük bir pano asılı, tablo gibi bir şey. Biraz dikkat
edince bunun bir dünya haritası olduğunu anlıyorum. Hızlı adımlarla
yaklaşıyorum haritaya. Haritada kendimi bulmaya çalışmıyorum; çünkü nerede
olduğumu bilmiyorum.
“Şimdi nerede
olmak isterdin?”
“Şimdi mi? Şu
an mı? Her şeyi konuşabileceğim birinin yanında. Peki sen?”
“Sen neredeysen
ben de oradayım.”
“Öyle ya.”
“Gittiğin en
uzak yer?”
“Evim.”
Sanki cevapları
bilmiyormuş gibi ardı ardına soruyor sorularını. Ona kızmıyorum.
“Ukde?”
Geçmişimi
deşmeye bayılıyor. Anlatıyorum:
“Ben küçükken,
kamyon-kepçe-silindir dozeri satıyordu oyuncakçı, üçü tek pakette, takım. Hep
önünden geçerdim.”
“Eee?”
“Eeesi bu.”
“Onları
alabilseydin, şu haritayı yıkıp yeniden yapar mıydın?”
“Yıkıp yeniden
yapardım, sonra yeniden, sonra yeniden… Çocukluğuma doyana kadar.”
“Küçükken kaç
yaşındaydın?”
“Yaşım, bir
elimin parmak sayısını geçmezdi. Biz bu soruyu mahallede şaka diye sorardık
birbirimize, sen de artık vazgeç, haydi yeter bu kadar.”
Bir süre susuyoruz.
Sonra, onu üzdüm mü acaba diye düşünüp üzmediysem bile yine de gönlünü almak
istiyorum:
“Oyuncakçıya
gidip alalım mı sana onları?”
“Aman, o ne
biçim laf?”
“Öyle ya, ne
biçim laf oldu.”
Ne yapsam
olmuyor, patavatsızlık diz boyu. Biraz daha susuyoruz. Vücudum dünyanın
karşısında dikey, aklım Güney Amerika ile Sibirya arasında çapraz uzanıyoruz. Duvarda
asılı haritanın önünden ayrılıp karanlık odada gezinmeye devam ediyorum.
Başımı hafifçe
iki yana sallayıp sonra da yukarı kaldırıyorum. Tavanda fosforlu bir yazı
görüyorum. Durduk yerde neden tavana baktın, demeyin, hırsız değil de edip
olsam estetik sebepler bulabilirim pek âlâ ama şimdilik şunla idare edin: Dondurucu
soğuktan şu köşesinde elektrikli soba yanan odanın ılıklığına girince her
tarafım ağır ağır genleşip rahatladı, boynumu da bu rehavet yüzünden oynatmış
olacağım. Tavandaki fosforlu yazıyı okuyorum: Karanlıkta herkes bir parça
güzeldir. Küçük harflerle yazılı, alçakgönüllü bir laf. Tavanın yatağın tam
tepesine gelen kısmına yazıldığına göre; demek bu yatağın sahibi uyumadan önce
hep bu lafı okuyor. Yürüyüp çarşafın üstündeki eldivenlerimle beremi yere
koyuyorum, yatağa yatıyorum. Bu yatağın sahibi her kimse onu düşünüyorum, onun
gibi düşünmeye çalışıyorum, neden böyle bir lafa ihtiyaç duymuş? En son ne
zaman yattı burada, ne zaman düşündü? Bu gece olamaz, bu gece ben buradayım, o
da burada olsa hiç mi görmem ufacık odada sanki? İhtimal en son dün gece burada
yatıp düşünmüş olabilir. Nasıl düşünmüştür, bir elinin tersini alnına dayayarak
mı; ellerini başının altında, ensesinin hemen yukarısında parmaklarından
kenetleyerek mi; kollarını göğsünde birleştirip uzandığı yerden bacaklarını da
birbirine yaslayarak mı, nasıl? Karanlıkta herkes bir parça güzeldir. Böyle
dediğine göre elbet pek çirkin biri olmalı; yoksa karanlığa sığınır mı hiç?
Öyle denmez, çok ayıp! Neye ayıp olacakmış? Herkes Züleyha herkes Yusuf değil
ya! Halının altına süpürüp saklayarak nereye varabilirsin? Çirkin çirkinliğini
kabul etsin ki güzellik katlansın; herkesin güzel olduğu demeyeceğim ama
kimsenin çirkin olmadığı bir toplumda güzeli neye göre belirliyorsun sen? Hadi
oradan, çirkin şey! Kafamı bulandırma benim, yatağın şu anki değil başka diğer
zamanlarda yatanı gibi düşünüyorum şu anda ben, rahatsız etme. Karanlıkta
herkes bir parça güzeldir. Bir kadına ihtiyaç duyduğu, yalnız olduğu değil;
belki yalnızlıktan yorulup belki yalnızlıktan vazgeçip belki yalnızlıktan köşe
bucak kaçıp da bir kadına ihtiyaç duyduğu bir sırada mı etti bu lafı acaba?
Birinin olmadığı zamanlar değil ama birine ihtiyaç duyulan zamanlar çokça
karanlık zamanlardır. Bazen tek başına olduğunda bile kalabalıksındır; bazen
onların yüzlerin arasında bir başınasındır. Böyle zamanlarda kalabalığını
dağıtması için birini ararsın; işte ihtiyaç burada, karanlık burada başlar. Ya
da bir dost, bir arkadaştıysa? Ya da aileden biri, ya da ailenin tümü? Ya da
ailesi sayabileceği herhangi biri; belki bir kadın, belki bir dost, belki
birinci ikinci ve tüm derecelerden bir akraba, belki insan değil de başka bir
şey, belki bunların tümü birden? O karanlık ihtiyaç zamanlarında kullandığı,
tanıdık tanımadık herkese bir çağrı mı bu tavandaki fosforlu laf? Nasıl ki
karanlık bütün çirkinlikleri örtüyorsa, benim zavallı hayatımın dipsiz
karanlığı da sizin kusurlarınızı örtüyor; herkes muhtaç olunduğunun miktarınca
güzeldir ve ben size şimdi ölürcesine muhtacım, fakat çirkinliklerinizi bildiğimden
tamamen güzelsiniz de diyemem; işte hepiniz bir parça güzelsiniz, ne olursunuz
geliniz, mi demek istiyor? Ya da dağınık hayatının çarpık insan ilişkilerine
kılıf biçerek kendini temize mi çıkarmak istemiş? Ben karanlıktaydım, herkes
beni unutmuşken üstelik bu onların suçu değilken üstelik bu kimsenin suçu değilken
üstelik unutmak suç değilken karanlıktaydım ben; karşıma çıkan ilk insanın
yakasına paçasına sarılmaya çalıştım, karanlıkta çok güzeldi çünkü o, çünkü ben
görmediklerimi hep güzel hayal ederim de o yüzden, bilseydim son ateş böceğimi
de onun çalacağını, hiç yapar mıydım? Böyle demiş de olabilir. Hey, bana bak,
bence çalalım biz bu lafı! Böyle ayaküstü olmuyor, kendi yatağımda yatıp kendi
tavanımda düşüneceğim bunun üzerine. Hem, hırsızlığa geldiğimiz evden hiçbir
şey almadan mı gidelim, şanımıza yakışır mı? Gözünün önündeki iki kelimeyi bile
çalamamış enayi, demezler mi? Derler. Haydi öyleyse, koyalım şu lafı heybemize
de odayı dolaşalım, yatmaya mı geldik?
Uzandığım
yataktan kalkıyorum. El fenerimin ışığında ve bir de bu yağmurlu soğuk gecenin
soğuğunu kırmak için çabalayan köşedeki ufak elektrikli sobanın ışığında odayı
dolaşıyorum. Hey, buraya bak, diyor. Ne var, diyorum. Gel, gel, diyor
fısıltıyla. Adımlarımı fısıltıyla atıp yanına gidiyorum. Yani diyalog şeklinde
anlatmam gerekirse şöyle bir olay:
–Hey, buraya
bak!
–Ne var?
–Gel, gel!
(Fısıltılı
adımlarla yürünür.)
Ama neden
diyalog şeklinde anlatmam gereksin ki? Saçma. Adımlarımı fısıltıyla atıp yanına
gidiyorum. Bir masa işaret ettiği: Bak, diyor. Bakıyorum: Masanın üstünde
okumaya yarayacak bir sürü kitap filan ve yazmaya yarayacak bir sürü şey. Masanın
üstünde daha olanlar var, bir parça Edip Cansever’in masasına benziyor; bir
parça benzemiyor. Biraz tuhaf bir masa, ilginç, çoğu meslektaşı ve adaşı gibi
vurdumduymaz değil bu; üzerinde duranları önemser bir tavrı var. Hayret,
diyorum. Masanın yan tarafındaki sandalyeyi çekip oturuyorum. Bir sürü kitap
var masanın üstünde, bir kısım bir köşesinde üst üste yığılı; başka bir kısım
başka bir köşesinde, daha az bir yığın. Sayfa aralarında da ayraçlar var: Demek
bu kitapları okuyan aynı anda birkaçını birden okuyor. Ben de öyle yaparım,
romanda değil de öyküde şiirde filan… Ama her öykü her şiir de başka kitaplarla
beraber gitmez, bazıları tek okunur, sade, bir başına. Her türün, her kitabın
da bir okunma şekli var, değil mi? Öyle. Öyle ya. Bazen bir kelimeyi bir dizeyi
bir paragrafı o kadar beğenirim ki; belki on dakika belki bir saat ara veririm,
beğendiğim yerin hazzını tutarım bir süre içimde. Bazı kitabı hatta son
sayfalarda bırakırım da birkaç gün hiç yüzüne bakmam, bitirmekten çekinirim. Yazarın
bilmem kaç ayda bilmem kaç yılda yazdığını o kadarcık sürede tüketmek utandırır
beni. Bazen de bir kitabı bitirmek bir ilişkiyi bitirmek gibi gelir bana;
okurken bazı yerde gülerim, bazı yerde suratım asılır, bazı sayfalar kafamı
daraltır, bazı sayfalar yemyeşil orman gibi içimi açar… Gel gör ki kitap okunup
bittikten sonra bütün bunları pek hayal meyal hatırlarım; günden güne daha da
solgunlaşırlar. Kitap bittikten sonra sadece eskisinden daha olgunumdur artık,
biraz daha büyümüşümdür; ince dallarımda birkaç yeni filizim ve yaşlı
budaklarımda birkaç yeni morluk, şişlik ve kara lekeler vardır. Bazı kitapları
o kadar severim ki; sayfalarda her cümleyi tekrar tekrar okurum, içime iyice
sindirmeye çalışırım kokusunu, cümlenin ortasında durup en baştan sayfaları
karıştırmaya başlarım, bir türlü son kelimeyi okumak istemem ama ne yapar eder
o son kelime gelir karşıma. Ardından nokta. Ah, şöyle bir isteğim var ama kim
dinler! Önceden okuduğum ve sonradan okuyacağım bütün edipler toplansa, tabii
ki öleceğim güne dek hep okuyor olacağım, işten arda kalan zamanlarda, sizin
tabirinizle hırsızlık canım işte, o kadar kötü bir şeymiş gibi, bütün toplanan
bu edipler -bana fark ettirmeden ama- doldurdukları ve dolduracakları tüm
kitapları öyküleri romanları şiirleri tek bir parçaymışçasına yazsalar… Tek bir
kitap olsa, ölene kadar sayfaları çevirsem de çevirsem; hiç bitmese… Bitirip
ders alacağım ya da arkasından öveceğim değil sürekli okuyacağım, ahengiyle
coşup eğleneceğim, güzelliğine hayran olup harflerine dalacağım, yaşarken acısını
duyacağım bir kitap… Tamam, ben ölünce yine hepsi kendi yoluna, kendi kitabına
gidebilir, sonrasına karışacak değilim ya! Tabii şimdi hayal etmesi kolay,
yoksa kim dinler beni? Bak, sen bile dinlemiyorsun. Hey! Nereye gittin? Bağırma
be, yakalanacağız! Buradayım, ne var? Bak, burada yazılar filan var. El
fenerimi bu sefer masadaki yazılı kâğıtlara tutuyorum. Bunlar kurşun kalemle
yazılmış, kimi yerlerin üstü karalanmış kâğıtlar. Eciş bücüş harflerle yazılı
olan bir tanesini okuyorum.
“Gecenin
ortasında, camda süzülen yağmur damlalarının diğer tarafında, camın diğer
tarafını izlerken ansızın kendinle göz göze gelince anlarsın, o damlaların;
aslında pişmanlıklarının toplanıp soğukla çarpışınca gözünden süzülen
göktaşları olduğunu…
Korkuyordu.
Aslında korkuyordu da denemez. Bomboş ve tenha bir sokaktaydı. Vakit, kuşların
saçak altlarını terk etmesine çeyrek kala idi. Dümdüz, ayakta sabit durduğu hâlde;
topuklu ayakkabılarının yere her vuruşunda çıkan ses mütemadiyen kulağındaydı.
Korkuyor muydu? Korkabileceği kimse yoktu etrafta. Belki de buydu onu tedirgin
eden: Yanlızlık. Evet, korkmuyordu, tedirgindi sadece. Oysa tedirgin olmasını
gerektirecek kadar çok parası da yoktu. Belki de bir şeylerden kaygılanıyordu.
Herhangi bir şey için kaygılanmadığı hayatta, şimdi onu bu duruma getiren
neydi? Endişe miydi içinde biriken, hüzün mü, üzüntü mü?
Doğruldu
oturduğu koltukta, yağmur damlalarının süzüldüğü camın kendisine bakan
tarafındaki ince buğuya, anlamsız birkaç kelime karaladı. Kalktı. Ayakta,
dışarıyı seyretmeye başladı.
Yoksa merak
mıydı içindeki? Birilerini ya da bir şeyleri merak edebilecek kadar önemsemiş
miydi hiç? Endişe, korku, tedirginlik, merak, kaygı, üzüntü… Aynı gibi
görünseler de ne kadar farklıydılar… Ve yanlızlık; kelimesi, her harfine ayrı
ayrı çöken sonsuz kavram… Nasıl açıklanabilir bilmiyordu ama kesinlikle yanlızdı.
Öyle kalabalıktaki yanlızlık gibisinden afili bir durumu da yoktu, sadece
yanlızdı. Saf bir yanlızlık… Yanında, kendinden başka kimsenin olmayışı… Bir
başınalık… Ah, bir kendini kaybedebilse, o zaman yanlızlığı da kendi yanlızlığına
terk edip kurtulacaktı.
Camın önünden
ayrılıp mutfağa gitti, soğumuş çaydan bir bardak daha içti. Geri geldi.
Pencerenin önündeki koltukta arkası dönük uyuyan kadını rahatsız etmemek için
parmaklarının ucuna basarak yürüyordu. Yine parmaklarının ucunda yürüyerek
yaklaştı kadına, elindeki battaniyeyle üstünü örttü. Sonra yorulmuş gibi
battaniyenin üstüne çöktü, kollarını dizlerinin üstüne koydu. Biraz sonra
kalktı. Battaniyenin altında hiç kimse yoktu. Camın önünde durdu, dışarıyı
seyretmeye devam etti.
Bomboş sokakta
tek başınaydı hâlâ. Yürümediği halde kendi ayak seslerini duyuyordu. Birkaç
serseri belirdi birden. İçlerinden biri, sokakta ayıp yatak odasında mubah
sayılabilecek bir laf attı; sonra diğerleri de sıkıştırmaya başladı kendisini.
Tenha bir sokakta birkaç serseri tarafından sıkıştırılacak kadar güzel de
değildi üstelik. Hayır, hayır. Sokakta kimse yoktu kendinden başka. Bir anda
kayboldu serseriler. Kendi ayak seslerini duydu tekrar. Birilerinden kaçan, bir
yerlere yetişmeye çalışan, ciddi, ürkek, korkak, hızlı, tedirgin, ayak sesleri…
Bir rüzgâr esti, açılan eteğini kapatmaya çalışır gibi dizlerini tuttu. Saçları
dağıldı.
Camın önünden
ayrıldı. Soğumuş çaydan bir bardak daha içmeden kapıya yöneldi. Hiç sevmediği
kundura ayakkabılarını geçirdi ayağına. Paltosunu almadı. Yağmura çıktı. Sokak
bomboştu. İyice ıslandı. Başını kaldırdı; yağmur damlaları sokak lambasının
önünden, kayan yıldız gibi hızla ve sürekli geçiyordu. Derin bir nefes aldı,
yavaşça verdi. Yere baktı. Kendini, tenha bir sokakta; birkaç serseri
tarafından rahatsız edilen güzel bir kadın gibi hissetti. Güzel değildi üstelik
ve üstelik erkekti.”
Bunu kim yazmış
diye merak bile etmiyorum, yoldan çevirsem herhangi biri yazabilir çünkü. Amma
tırt adammış! Üç satırda beş kere yalnızlık geçer mi? Bu kadar art arda yazınca
kurtulacak zannediyor. Hem, yalnızlığa yanlızlık demiş, sen daha onu yazmayı
bilmiyorsan tabii ki yalnız kalırsın. Aman, neyse. Başka bir kâğıda geçeyim.
Geç tabii ya. Bunlarda da aynı harfler hep, okunmuyor ki doğru düzgün.
Kitaplara mı geçsem… Bak ne diyeceğim, biz de yazalım mı bir şeyler? Saçmalıyor,
eyvah. Ne saçmalayacakmışım, yazalım işte; bu kalem bu da kâğıt! Duymuyor gibi
davranıyorum, kitaplardan birini açıyorum. Hey! Kime diyorum ben? Tamam be,
aman! Getir madem. Ne yazacağız? Ne yazalım? Bilmem. Neden tutturdun o hâlde
yazalım diye? Herkes yazıyor, bir de biz yazalım, ne olmuş? Bir de biz yazalım
bakalım. Bu geceyi yazalım işte, bu evi, bu masayı, bu kitapları filan. Hepsi
bir yana da masa yazmaya değer hakikaten, şunun duruşuna bak; sanki küçük
dağları kendi üzerinde tutuyor. Sanki üzerindeki kitapları ezbere biliyor!
Bereket, köşesine dirseğimi dayamama ses etmiyor. Hah işte, yazsana bunları
hep! Yazsak ya. Evet, yazsak ya. İyi bakalım, ver kâğıt kalemi, yazalım.
Tam da kalemi
elime aldığım sırada karanlık odanın kapısı açılıyor. Kapının kolu şak diye inmiyor
da; hafifçe, bir sokak kedisinin başını okşar gibi usulca iniyor aşağıya.
Aslında elektrikli sobanın ışığı var, el fenerim var, yani zifirî karanlık
değil oda ama kapı yine de açılıyor. Kapıya da sorsan açılmak istemez fakat o
sırada boşluğuna geliyor ve açılmış bulunuyor. Açılan kapının aralığından,
zifirî değilse de karanlık odaya diğer aydınlık tarafın aydınlığından süzülüyor.
Aydınlığa sorsan o da bu odaya süzülmek istemez ama kapı açılınca o da boş
bulunuyor. Kapı yavaş yavaş ardına doğru geriniyor, gıcırdayarak esniyor.
Elektrikli sobanın sıcağında mayıştı herhalde, diye düşünüyorum. Fakat önemli
olan bu değil: Kapı açıldı. Kapı açıldı ve yakalandım. Yakalandık! Yakalandık
ya, hani edipten hırsız olmazdı da hırsızdan pek âlâ edip olurdu? Yanıldın işte
bak. Haklısın, yanıldım. Demek, hırsızdan edip olmuyormuş. Şunca senelik hırsız
ben, demek bu gece yakalanacaktım. Şimdi bütün suçlarımı suratıma mı vuracak bu
kapıda duran kadın? Nasıl vursun, bilmiyor ki. Değil mi, bilmiyor. Bilmiyor ya.
İyi, iyi. Kadın hafif adımlarla yaklaşıyor.
“Uyuyorsun diye
kapıyı vurmadım, üstün açık mı diye bakmaya geldimdi.”
Kime diyor?
Bana mı? Allah Allah, kadın kör galiba… Kadın kör, kadının benim yaşlarımda bir
oğlu var, bu oda oğlunun, her gece uyandığında gelip üstünü örtüyor. O hâlde
oğlu nerde şimdi? Bu saatte, gözü görmez anneciğini bırakıp nerelerde fink
atıyor acaba? Kör olasıca! Ama kadın kör olamaz; baksana nasıl da hiçbir eşyaya
çarpmadan geldi yanıma kadar. Baksana, nasıl da dimdik bakıyor gözlerimin
içine.
“Yatmıyor musun
daha?”
Bana diyor galiba.
Evet, sana diyor. Şşşt, sen ortalığa çıkma! Peki. Bir cevap vermeliyim.
“Şimdi
yatıyorum.”
“Hadi yat da
üstünü örteyim.”
“Tamam.”
Kalemi
bırakıyorum, açık kitabı arasına ayraç koymadan öylece bırakıp kalkıyorum.
Yatağın yanına gelince dönüp masaya bakıyorum; uzaktan da pek efe duruyor.
Yatağa yatıyorum. Kadın eğilip üzerimi örtüyor.
“İyi geceler
güzel oğlum benim.”
Kapıya doğru
yürüyor, odadan çıkmadan benim de bir şeyler söylemem lazım. Telaşla elimi
heybeme atıyorum, biraz yokladıktan sonra, az önce tavanın tam şu alnıma denk
gelen yerinden söktüğüm lafı buluyorum. Kadın bu sırada kapıdan çıkmış
bulunuyor, ne yazık! Duyup duymadığını bilmediğim cevabımı yine de veriyorum
ona: “Karanlıkta herkes bir parça güzeldir.”
Uyumaya devam
ediyorum.
Mayıs, 2011
Temrin, sayı 65, Mayıs-Haziran 2014
Temrin, sayı 65, Mayıs-Haziran 2014
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder