Karşılıklı
oturuyorlardı. Adamın çayı karşısındakinin çayına göre biraz daha soğuk, havaya
göre biraz daha sıcaktı. Çocuk sürekli yere baktığından, gökyüzünde bulutların
ayın önünden nasıl sırayla ve hızla geçtiğini göremiyordu. “Sevgilin var mı?”
diye, durup dururken sordu adam. Biraz duraksayarak, “Evet, var.” dedi çocuk.
“Hayır anlamadın, sevgilin var mı?” dedi adam. “E-evet.” dedi çocuk. “Yani âşıksın.”
dedi adam. “Yani.” dedi çocuk.
—Peki, aşk
nedir?
Bu soru
karşısında şaşırdı çocuk, çayından bir yudum daha aldı. Biraz suskun
bekledikten sonra, “Aşk şaraptır, sarhoş eder.” dedi. Bu dört kelimelik
cevabıyla, çok derin gibi görünen iki kelimelik “Aşk nedir?” sorusunun
sonundaki soru işaretine haddini bildirdiğini düşünüyordu. Bir süre sessizlik
oldu. “Sana aşkla şarabın farkını söyleyeyim mi?” dedi adam ve devam etti,
“Şarabı içtikten sonra tuvalete gidip kendi ayağına işersin, bilmeden, ama aşkı
içtikten sonra işediğin yer kendi ayağın değildir, ağzındır.” Çocuk elindeki
çay bardağına baktı, “Vay be!” dedi, “Kaçıncı bardağın abi bu senin?”
Gülüştüler. Adam tekrar “Aşk nedir?” diye sordu. Çocuk, bildiği aşk tariflerini
hatırlamaya çalıştı, hepsi aşkın sokaklarında dolanıyordu ama hiçbiri tam kapı
numarasına kadar anlatamıyordu. “Aşk sonsuz bir güvendir.” dedi çocuk bir
çırpıda. “Yani sevgiline güveniyorsun?” “Tabi ki de.” “Peki, sevdiğin için mi
güveniyorsun yoksa güvenebildiğin için mi seviyorsun?” Çocuk afalladı, başını
kaldırıp gökyüzüne baktı. Bu seferki soru işareti çok sert gelmişti, herhangi
dört kelimeyle haddini bilecek gibi görünmüyordu. Toparlamaya çalışarak, yarım
yamalak, “Sevmesem niye güveneyim?” dedi. “Yani sevmediklerine güvenmezsin,
öyle mi?” diye sordu adam. Çocuk şaşkın, “Sen güvenir misin?” diye sordu.
Uzunca bir süre cevap gelmedi. Çaylarından birkaç yudum daha aldılar. Derin bir
iç çekti adam, “Bak,” diye söze başladı, “sana bir sır vereyim. Sevmediklerine,
hatta sevdiklerimizden iyice soyutlamak için biraz daha genelleyelim,
tanımadıklarına; sevdiklerinden daha çok güvenebilirsin.” “Neden ki?” diye
sordu çocuk. “Çünkü o insanlardan bir beklentin yoktur.” dedi adam. Çocuk bu
konuşmada tam olarak nerede durması, olaya hangi pencereden bakması gerektiğini
iyice unutmuş, bir öğrencinin öğretmenini dinlediği gibi dinliyor ve soruyordu,
“Nasıl yani?”, adam bir yudum daha aldı çayından. “Tanımadığın, bilmediğin hiç
kimse sana hiçbir şey için söz vermez. Kaldı ki sokakta gördüğün bir adamın,
gelip de suratına bir tokat atmayacağını bilirsin. Yani güvenebilirsin onlara, güvenmemen
için bir sebep yoktur. Ama sevdiklerin seni yalnız bırakmayacağına ve bir sürü
şeye dair söz verir sana, sen de inanırsın ki her zaman yanında olacaklardır.
Çoğu sözünü tutmaz. Güvenini harcar. Sevgilin mesela, yarın seni terk edebilir;
ama ne zaman sokağa çıksan yabancı kalabalık seninledir.” Çaylarını içtiler.
Adam, garsondan iki çay daha istedi. Çocuk susuyordu. Tanıdığı, bildiği kendi
arkadaş sohbetinde olsa, bu lafları söyleyene “Bu kafaya ulaşmak için ne
kullanıyorsun?” diye sorabilirdi gülerek. Ama karşısındaki adam yabancı
biriydi.
Garson çayları
getirdi, boşları alırken de ellişer kuruş para aldı. Bir anons duyuldu,
Ankara’ya giden otobüsün mola süresi dolmuştu. İkisi de Ankara’ya gitmiyordu,
oturmaya devam ettiler. Sonra birden, sabah güneşinin yüzüne vurması gibi
uyandı çocuk, yabancı olduğu için adamla dalga geçip şaka yapamıyordu ama adam,
ona çok rahatlıkla anlatıyordu düşündüklerini. Zaten adamın yabancılara
güvenebilirsin demesi de buydu işte. Çocuk kendini toparlayarak, “Sevgilime
aksini söylüyorum ama dünyanın en güzel kızı o değil.” dedi. Adam gülümsedi,
“Birbirimizi anlamaya başladık işte.” Çocuk sordu, “Peki sence aşk nedir?” Çok
kısa ve çok acı güldü adam, “Ben bu yaşıma kadar aşkın ne olduğunu anlayamadım
ama istersen oturup saatlerce ne olmadığını anlatabilirim sana.” Çocuk iki
bardak çayla ısındığı bu adamın nasıl böyle sözler söyleyebildiğini merak etti
ve bunu gizlemeyerek “Senle tekrar oturup uzun uzun muhabbet etmek isterim.”
dedi. “Peki,” dedi adam, “hayatı yeterince öğrendiğini düşündüğünde gel yanıma,
sohbet edelim, öğrendiklerinin ne kadar yanlış olduğunu öğrenirsin.” “Yanlış
öğreneceğimi nerden biliyorsun?” diye sordu çocuk. “Çünkü ilk seferde asla
doğruyu bulamazsın.” dedi adam.
Çocuk artık
gizlemiyordu adamın kurduğu cümlelerden ne kadar etkilendiğini. Cebinden
çıkardığı bir kalemle kâğıdı adama uzatarak telefon numarasını istedi, “Bence
tekrar görüşebiliriz.” diyerek. Adam kâğıdı, yazıp, katlayarak geri verdi.
Teşekkür etti çocuk ve cebine koydu. Çaylarından birer yudum daha aldılar. Bir
anons daha duyuldu. Bu sefer İstanbul otobüsüne çağırıyorlardı. Çocuk
gülümseyerek kalktı, tokalaştılar, birbirlerine iyi yolculuk dileyip
ayrıldılar.
Otobüs dinlenme
tesisinden çıkınca, çocuk cebindeki kâğıdı çıkardı ama telefon numarası yoktu,
bir şeyler yazıyordu: “Yabancı olduğumuzdan bu kadar rahat konuştuk. Çünkü
insanlar birbirini tanıdığı kadar yalan söyler.” Çocuk gülümseyerek kâğıdı
tekrar cebine koydu. Şaşırmamıştı.
Masada kalan
adam, çayının son yudumlarını içiyordu. Gökyüzüne baktı. “Gecenin ortasında,
herhangi bir dinlenme tesisinde, gökyüzündeki aya bakıp sıcacık çay içmektir
aşk.” diye düşündü. “Yok ama aslında salep de olabilir.” diye düzeltti
sonradan. Güldü, “Hadi oradan, sen de! Aşkın tarifi sana mı kalmış!” Kalktı,
otobüsüne gitti. Birkaç dakika sonra da anons duyuldu, otobüsün gitmesi
gerekiyordu. Gitti de. Masadaysa, iki çay bardağı, iki madenî para ve “Aşk
nedir?” sorusu kaldı.
Ocak, 2010
Acemi, sayı 17, Kasım-Aralık 2014