09 Ağustos, 2019

Yarım Saat İhtiyaç Molası


Karşılıklı oturuyorlardı. Adamın çayı karşısındakinin çayına göre biraz daha soğuk, havaya göre biraz daha sıcaktı. Çocuk sürekli yere baktığından, gökyüzünde bulutların ayın önünden nasıl sırayla ve hızla geçtiğini göremiyordu. “Sevgilin var mı?” diye, durup dururken sordu adam. Biraz duraksayarak, “Evet, var.” dedi çocuk. “Hayır anlamadın, sevgilin var mı?” dedi adam. “E-evet.” dedi çocuk. “Yani âşıksın.” dedi adam. “Yani.” dedi çocuk.
—Peki, aşk nedir?
Bu soru karşısında şaşırdı çocuk, çayından bir yudum daha aldı. Biraz suskun bekledikten sonra, “Aşk şaraptır, sarhoş eder.” dedi. Bu dört kelimelik cevabıyla, çok derin gibi görünen iki kelimelik “Aşk nedir?” sorusunun sonundaki soru işaretine haddini bildirdiğini düşünüyordu. Bir süre sessizlik oldu. “Sana aşkla şarabın farkını söyleyeyim mi?” dedi adam ve devam etti, “Şarabı içtikten sonra tuvalete gidip kendi ayağına işersin, bilmeden, ama aşkı içtikten sonra işediğin yer kendi ayağın değildir, ağzındır.” Çocuk elindeki çay bardağına baktı, “Vay be!” dedi, “Kaçıncı bardağın abi bu senin?” Gülüştüler. Adam tekrar “Aşk nedir?” diye sordu. Çocuk, bildiği aşk tariflerini hatırlamaya çalıştı, hepsi aşkın sokaklarında dolanıyordu ama hiçbiri tam kapı numarasına kadar anlatamıyordu. “Aşk sonsuz bir güvendir.” dedi çocuk bir çırpıda. “Yani sevgiline güveniyorsun?” “Tabi ki de.” “Peki, sevdiğin için mi güveniyorsun yoksa güvenebildiğin için mi seviyorsun?” Çocuk afalladı, başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Bu seferki soru işareti çok sert gelmişti, herhangi dört kelimeyle haddini bilecek gibi görünmüyordu. Toparlamaya çalışarak, yarım yamalak, “Sevmesem niye güveneyim?” dedi. “Yani sevmediklerine güvenmezsin, öyle mi?” diye sordu adam. Çocuk şaşkın, “Sen güvenir misin?” diye sordu. Uzunca bir süre cevap gelmedi. Çaylarından birkaç yudum daha aldılar. Derin bir iç çekti adam, “Bak,” diye söze başladı, “sana bir sır vereyim. Sevmediklerine, hatta sevdiklerimizden iyice soyutlamak için biraz daha genelleyelim, tanımadıklarına; sevdiklerinden daha çok güvenebilirsin.” “Neden ki?” diye sordu çocuk. “Çünkü o insanlardan bir beklentin yoktur.” dedi adam. Çocuk bu konuşmada tam olarak nerede durması, olaya hangi pencereden bakması gerektiğini iyice unutmuş, bir öğrencinin öğretmenini dinlediği gibi dinliyor ve soruyordu, “Nasıl yani?”, adam bir yudum daha aldı çayından. “Tanımadığın, bilmediğin hiç kimse sana hiçbir şey için söz vermez. Kaldı ki sokakta gördüğün bir adamın, gelip de suratına bir tokat atmayacağını bilirsin. Yani güvenebilirsin onlara, güvenmemen için bir sebep yoktur. Ama sevdiklerin seni yalnız bırakmayacağına ve bir sürü şeye dair söz verir sana, sen de inanırsın ki her zaman yanında olacaklardır. Çoğu sözünü tutmaz. Güvenini harcar. Sevgilin mesela, yarın seni terk edebilir; ama ne zaman sokağa çıksan yabancı kalabalık seninledir.” Çaylarını içtiler. Adam, garsondan iki çay daha istedi. Çocuk susuyordu. Tanıdığı, bildiği kendi arkadaş sohbetinde olsa, bu lafları söyleyene “Bu kafaya ulaşmak için ne kullanıyorsun?” diye sorabilirdi gülerek. Ama karşısındaki adam yabancı biriydi.
Garson çayları getirdi, boşları alırken de ellişer kuruş para aldı. Bir anons duyuldu, Ankara’ya giden otobüsün mola süresi dolmuştu. İkisi de Ankara’ya gitmiyordu, oturmaya devam ettiler. Sonra birden, sabah güneşinin yüzüne vurması gibi uyandı çocuk, yabancı olduğu için adamla dalga geçip şaka yapamıyordu ama adam, ona çok rahatlıkla anlatıyordu düşündüklerini. Zaten adamın yabancılara güvenebilirsin demesi de buydu işte. Çocuk kendini toparlayarak, “Sevgilime aksini söylüyorum ama dünyanın en güzel kızı o değil.” dedi. Adam gülümsedi, “Birbirimizi anlamaya başladık işte.” Çocuk sordu, “Peki sence aşk nedir?” Çok kısa ve çok acı güldü adam, “Ben bu yaşıma kadar aşkın ne olduğunu anlayamadım ama istersen oturup saatlerce ne olmadığını anlatabilirim sana.” Çocuk iki bardak çayla ısındığı bu adamın nasıl böyle sözler söyleyebildiğini merak etti ve bunu gizlemeyerek “Senle tekrar oturup uzun uzun muhabbet etmek isterim.” dedi. “Peki,” dedi adam, “hayatı yeterince öğrendiğini düşündüğünde gel yanıma, sohbet edelim, öğrendiklerinin ne kadar yanlış olduğunu öğrenirsin.” “Yanlış öğreneceğimi nerden biliyorsun?” diye sordu çocuk. “Çünkü ilk seferde asla doğruyu bulamazsın.” dedi adam.
Çocuk artık gizlemiyordu adamın kurduğu cümlelerden ne kadar etkilendiğini. Cebinden çıkardığı bir kalemle kâğıdı adama uzatarak telefon numarasını istedi, “Bence tekrar görüşebiliriz.” diyerek. Adam kâğıdı, yazıp, katlayarak geri verdi. Teşekkür etti çocuk ve cebine koydu. Çaylarından birer yudum daha aldılar. Bir anons daha duyuldu. Bu sefer İstanbul otobüsüne çağırıyorlardı. Çocuk gülümseyerek kalktı, tokalaştılar, birbirlerine iyi yolculuk dileyip ayrıldılar.
Otobüs dinlenme tesisinden çıkınca, çocuk cebindeki kâğıdı çıkardı ama telefon numarası yoktu, bir şeyler yazıyordu: “Yabancı olduğumuzdan bu kadar rahat konuştuk. Çünkü insanlar birbirini tanıdığı kadar yalan söyler.” Çocuk gülümseyerek kâğıdı tekrar cebine koydu. Şaşırmamıştı.
Masada kalan adam, çayının son yudumlarını içiyordu. Gökyüzüne baktı. “Gecenin ortasında, herhangi bir dinlenme tesisinde, gökyüzündeki aya bakıp sıcacık çay içmektir aşk.” diye düşündü. “Yok ama aslında salep de olabilir.” diye düzeltti sonradan. Güldü, “Hadi oradan, sen de! Aşkın tarifi sana mı kalmış!” Kalktı, otobüsüne gitti. Birkaç dakika sonra da anons duyuldu, otobüsün gitmesi gerekiyordu. Gitti de. Masadaysa, iki çay bardağı, iki madenî para ve “Aşk nedir?” sorusu kaldı.



Ocak, 2010

Acemi, sayı 17, Kasım-Aralık 2014

İletişim

Ad

E-posta *

Mesaj *