Soma’ya
Ne zaman ailesini düşünse, nasıl oluyorsa oluyor sanki bir
taşı çiçek diye okşuyormuş da onun bir taş olduğunu aniden fark edivermiş gibi
üzücü ve üzülgen hâllere düşüyor. Fakat onun üzüncü sade bundan değil; çünkü
böyle zamanlarda bir taşa dokunmanın hasretini de duyuyor. Bir taşı alıp
avuçlarında bir süre ısıtsa sanki her şey düzelecek… Her şey dedimse işsize iş
aşsıza aş dağıtmak değil elbet; yine de mesela bir gurbet türküsü ya da bir
ağıt mırıldanacak denli toparlayabilir kendini, eğer ki bir taşı derisinin
sıcaklığında pişirebilse. Gel gör ki bunu yapması şu ara imkânsız görünüyor;
zira yataktan kalkıp taş toplamaya çıkarsa tembelliği kim edecek? Onu da
kimselere bırakmaya gönlü elvermiyor doğrusu. Gönlünün çektiği, şimdi burada
böylece yatmak. Yani böylece, ilk zamanlarda oluşmuş ve kaç bin yıllardır
keşfedilmeyi bekleyen ufacık, keşfetmeye değmeyecek önemsiz bir ada gibi, yani
öylece. Kendini belli etmek için artık kayalıklarından gökyüzüne lavlar mı
püskürtür, ben de buradayım demek için üzerinden geçen kuşlarla her yana
hastalık mı uçurur, yani artık ne yapar, kim ne bilsin?
Kendisine sorsak, keşfedilmek şöyle dursun; Egeid gibi
sulara gömülmeyi her şeyden çok ister. Çünkü böylece istediği herkesi
dilediğince sevip hayal edebilir. Çünkü böylece onun kimi sevip düşündüğü hiç
önemli değildir de ondan. Hiç önemli olmamak zanaatında memleketin en usta
çırağıdır o kendine. Hiçbir şeylik tam da ona göredir çünkü bir şey olmanın
yükü vardır, hassasiyeti vardır. Mesela bugün bir şey olayım demeye kalksa,
ilkin kendinden bir sınav geçmek gerekecek, iyi kötü bir konuda anlaşma
sağlandı, o sefer de etrafa insan toplamak; insanlara anlatmak; anlaşılmak;
kabul edilmek; takrir-i istikrar… Daha başta, kendisi karşı çıkar böyle bir şeye.
Yani ne gerek, elini kolunu bağlayacak bir önemli olmak kime ne fayda getirir?
O böylece sevdiğini gönlünce seviyor, üstelik bugün sevdiğini yarın da sevmeye
devam etse ve aynı anda onunla çok benzer başkasını da sevse hatta daha çok
sevse yine de ilk sevdiğine duyduğu sevgiden hiçbir şey eksilmez; üstelik bütün
bu durumdan kimse de yaralanmaz. Bunu ve bunun gibi diğer bütün çoklukları
ancak önemsizliği sayesinde kavrayabiliyor; bana şöyle diyor sık sık: Bunu ve
bütün bunları bana birinci derece akrabalarım –biz onlara aile diyoruz- evet
onlar öğretti, onlara teşekkür ederim.
Bu oda, kışın ayazından yazın sıcağına; baharın yeşilinden
güzün sarısına; üzerinde dört mevsimin yılmadan döndüğü unutulmuş bir sit alanı
gibi, üzeri boyunca yayılmış yabani otlar ve kendiliğinden büyümüş birkaç ağacı
ile beraber onu bir sincap gibi kaç zamandır içinde yaşatıyor. Yani bu oda,
içinde unutulup kaybolmaya o kadar müsait ki; bir uzman gelip bu odadaki
herhangi bir şeye tarihî eser teşhisi koysa, sonraki gecelerde şüphesinden
uyuyamaz, defalarca uykusu bölünür. Yani önemsizlik bu odanın aslıdır.
İşte şimdi hikâyesini anlatacak olan arkadaş, çok da önemsiz
bir hikâye aslında, bu odaya ait bir şeydir. Tek başınayken de bir şey ifade
etmemesine rağmen o, bu oda ile beraber bir şey ifade etmemeyi tercih ediyor;
böylece bir şey ifade etmemenin de büyük bölümünü üzerinden atmış oluyor.
O benim kocam onun bütün giyimini kuşamını tıraşına kadar
ben hazır ettiğim için ben tanırım onu suratı kapkara olsa da bilirim yeter ki
onu çıkarsınlar oradan ben on gün beklerim burada!
İşte çıkardılar ya beni tanımadın mı karıcığım?
Asıl mesleği kaporta boyacısıdır kendisi ama biraz
borçlandık, hem madende öğle yemeği veriyorlarmış sigorta da yapıyorlarmış dedi
kaportacılık beklesin dedi!
Aferin karıcığım işte böyle öv beni, ele güne kaporta
boyacılığında nasıl usta olduğumdan falan bahset ama sana çok kızdım doğrusu
yani borcumuzu harcımızı neden herkese dillendiriyorsun şimdi?
İşte ben böylece, en önemli özelliği daima hâline şükretmek
olan; kimi iyi tıraşlı kimi sakallı bıyıklı adamlar arasından, omuzlar başlar
üzerinde taç edilmiş olarak geçiyorum. Mandalina çiçeği, iğde çiçeği, yasemin
ve bin türlü çiçek kokusu arasında havayı artık ciğerlerimle değil soğumuş
saçlarımla soluyarak geçiyorum. Bütün bu kokuları siz de duymuyor musunuz?
İleride bir tepe var, o tepeyi aşıp da gelir bütün bu kokular. Bu tepeyi aşıp
iniverince birden deniz çıkar karşınıza ama öyle birden çıkar ki yani bizim
ocaktaki patlama kadar birden görürsünüz onu. Ama sonra bir o kadar da hızlı
alışırsınız artık onu görmeye yani karbon monoksite nasıl alıştık hep bir elden
işte öyle hızlı ve yoğun bir manzaradır bu.
Hükümet sözcüsü olarak ben de izledim o görüntüleri öyle
iddia edildiği gibi başbakanımız kimseyi dövmüyor başbakanımız o kişiyi
provokatörlerden korumaya çalışırken yanlış anlaşılmış. Ayrıca diğer ikinci
iddia da göründüğü gibi değil, yani burada bir maden faciası varken bütün işi
bırakmış bizi protesto ediyorlar. Bir fotoğraftan yola çıkarak yerde yatan
vatandaşı tekmelediğimizi söyleyemezsiniz yani fotoğrafta yerde yatan bir
vatandaşı tekmelerken görülüyoruz fakat bu görüntüden yerde yatan bir vatandaşı
tekmelediğimiz sonucunu çıkarmak bize haksızlıktır üstelik bizim başbakanımız
aman başbakanımız hav hav hav!
Omuzlar başlar üzerinde, çok iyi tanıdığım bir yere doğru
gidiyorum. Orada mandalina çiçekleri kokuşur, yollarında çocuklar top oynar
fakat yine de bazen otomobiller değil de kamyonlar geçerken çocuklar bu
kamyonların geçmesine izin verirler. Bir kamyonlara bir de cenaze alaylarına
izin verirler. Yazlarda denize girip kışlarda yazları denize girmeyi özleyen
çocuklar… Biz de şimdi oraya, tepeyi iniverince karşınıza çıkan, yolları top
oynayan çocuklarla dolu beldeye gidiyoruz: ben, omuzlar ve başlar…
Abi beni bırakın onu çıkarın onun yeni doğmuş bebeği vardı!
Yahu sen kime sızlanıyorsun böyle? Haydi kalk, mandalina
kokusu toplamaya gidelim! Mandalina çiçeklerinin tam da olgunlaşıp dökülme
vaktidir bu vakitler, onlar şimdi bir yandan döküledursun ama bir yandan da
nasıl güzel kokarlar. Karıcığım, daha bu sabah evden çıkarken öpmedim mi ben
seni, şimdi beni nasıl tanımazsın?
Ne kadar şanssız, ne kadar zavallı bir adam! Suratı ve bütün
vücudu yanıp kömüre döndüğü için karısı onu tanıyamadı da o yüzden değil, öyle
olsa yine bir parça şanslı sayılabilir: Bu adamı akrabası zannedip ardına
yükleyerek ta deniz kenarındaki bir memlekete getirenler sonradan fark edecek
ki bu adam akrabaları falan değildir; işte bu yüzden ne kadar şanssız ve ne
kadar zavallı bir adamdır bu adam. Yani birileri önce bağrına basacak sonra
fırlatıp atacaktır bu adamı.
Ben yine şanslıyım, içeride diğer arkadaşlarla beraberiz.
Yenice söndük sayılır, hâlâ hafiften tütenlerimiz var. Yukarıdan gelen seslere
bakılırsa babamız yine yakışıklı elbiseleriyle bizi kurtarmaya gelmiş. Kendisi
bu kadar temiz ve parlak iken bizler böylesine kirli pasaklı, üstelik şimdi bir
de kömürleşmiş hâlde, vallahi ben olsam bunlar benim çocuklarımdır demeye onca
insana karşı utanırım. Şimdilik kıpırdayanlarımızı taşıyorlar dışarıya, bizi
bir süre daha ellemezler.
Etraftaki koşuşturmaca bana annemi düşündürüyor. Biraz
gülmek istedim de o yüzden sanırım, benim annem biraz komik bir kadındı çünkü.
Olur olmaz sabahlarda kahvaltı diye tuttururdu. Beş dakikada bir tepeme gelir
hadi kahvaltı yapalım der, başımın etini yerdi. Bense o ufacık odada, annemden
boşalan kısa kısa aralıklarda, yahu derdim, kahvaltı mutlu insanların işi,
bizimle ne ilgisi var şimdi sabah sabah? Bu arada babam da hiç doğmadığı için
biz annemle kahvaltı kavgası yaparken o yan odada uyuyor veya evden erken
çıkmış veya başka bir hâlde olmazdı; o, herhangi bir yerde hiç olmamak
hâlindeydi her zaman.
Odamı da üzerimize döktükleri şu beton kururken bir yandan
anlatayım: Ben o odada dört mevsimin her birini bütün getirdikleriyle beraber
duyardım. Yazın o odadaysam muhakkak cırcır böcekleriyle beraberim; güzün
mutlaka odamın tabanı kuru yapraklarla kaplıdır, bir köşesinde örümcekler ağ
örmüştür. Tıpkı şimdi burada kayıtsız yattığım gibi, o odada da bütün
bacaklarımı ve kollarımı hissiz hayatsız bırakana dek uğraşır; öyle gözlerimi
kapar dururdum. Anlatması bir yana, siz geç olmadan yeryüzüne kaçınız! Bu
üstümüzdeki beton kurumadan kaçmazsanız yok odaydı yok kömürdü artık müebbet
beni dinlersiniz. Yok canım, öyle çok konuşmayı sevmem ben, hiç konuşmayı
sevmem hatta; yine de hep birlik susuyorsak hep bir şeyler anlatmak
istediğimizdendir değil mi? Babamız üzerimize beton döktü gördünüz mü? Bir de
uzunca bir çomakla üzerine adını yazıp tarih atsın bari. Babalık içgüdüsü de böyle
bir şey galiba: sevmediği çocuklarının üzerine beton dökmek. Ben bunu odamdan
beri biliyorum, şimdi yine bütün kollarımı ve bacaklarımı hayatsız uzatıyorum
iki yana. Annemi ve bütün sevdiklerimi düşünüyorum. Bütün sevdiklerimi yeniden
yeniden seviyorum. Ah bir tane de çakıl taşım olsa avuçlarımda… Dağdan tepeden
yuvarlanmış, yuva yapmaya çalışan bir kuşun ağzından düşmüş ufak bir kaya
parçası bile yok mu?
Eylül, 2014
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder