27 Ekim, 2015

Birinci Derece Akrabalar

Soma’ya

          Ne zaman ailesini düşünse, nasıl oluyorsa oluyor sanki bir taşı çiçek diye okşuyormuş da onun bir taş olduğunu aniden fark edivermiş gibi üzücü ve üzülgen hâllere düşüyor. Fakat onun üzüncü sade bundan değil; çünkü böyle zamanlarda bir taşa dokunmanın hasretini de duyuyor. Bir taşı alıp avuçlarında bir süre ısıtsa sanki her şey düzelecek… Her şey dedimse işsize iş aşsıza aş dağıtmak değil elbet; yine de mesela bir gurbet türküsü ya da bir ağıt mırıldanacak denli toparlayabilir kendini, eğer ki bir taşı derisinin sıcaklığında pişirebilse. Gel gör ki bunu yapması şu ara imkânsız görünüyor; zira yataktan kalkıp taş toplamaya çıkarsa tembelliği kim edecek? Onu da kimselere bırakmaya gönlü elvermiyor doğrusu. Gönlünün çektiği, şimdi burada böylece yatmak. Yani böylece, ilk zamanlarda oluşmuş ve kaç bin yıllardır keşfedilmeyi bekleyen ufacık, keşfetmeye değmeyecek önemsiz bir ada gibi, yani öylece. Kendini belli etmek için artık kayalıklarından gökyüzüne lavlar mı püskürtür, ben de buradayım demek için üzerinden geçen kuşlarla her yana hastalık mı uçurur, yani artık ne yapar, kim ne bilsin?
          Kendisine sorsak, keşfedilmek şöyle dursun; Egeid gibi sulara gömülmeyi her şeyden çok ister. Çünkü böylece istediği herkesi dilediğince sevip hayal edebilir. Çünkü böylece onun kimi sevip düşündüğü hiç önemli değildir de ondan. Hiç önemli olmamak zanaatında memleketin en usta çırağıdır o kendine. Hiçbir şeylik tam da ona göredir çünkü bir şey olmanın yükü vardır, hassasiyeti vardır. Mesela bugün bir şey olayım demeye kalksa, ilkin kendinden bir sınav geçmek gerekecek, iyi kötü bir konuda anlaşma sağlandı, o sefer de etrafa insan toplamak; insanlara anlatmak; anlaşılmak; kabul edilmek; takrir-i istikrar… Daha başta, kendisi karşı çıkar böyle bir şeye. Yani ne gerek, elini kolunu bağlayacak bir önemli olmak kime ne fayda getirir? O böylece sevdiğini gönlünce seviyor, üstelik bugün sevdiğini yarın da sevmeye devam etse ve aynı anda onunla çok benzer başkasını da sevse hatta daha çok sevse yine de ilk sevdiğine duyduğu sevgiden hiçbir şey eksilmez; üstelik bütün bu durumdan kimse de yaralanmaz. Bunu ve bunun gibi diğer bütün çoklukları ancak önemsizliği sayesinde kavrayabiliyor; bana şöyle diyor sık sık: Bunu ve bütün bunları bana birinci derece akrabalarım –biz onlara aile diyoruz- evet onlar öğretti, onlara teşekkür ederim.
      Bu oda, kışın ayazından yazın sıcağına; baharın yeşilinden güzün sarısına; üzerinde dört mevsimin yılmadan döndüğü unutulmuş bir sit alanı gibi, üzeri boyunca yayılmış yabani otlar ve kendiliğinden büyümüş birkaç ağacı ile beraber onu bir sincap gibi kaç zamandır içinde yaşatıyor. Yani bu oda, içinde unutulup kaybolmaya o kadar müsait ki; bir uzman gelip bu odadaki herhangi bir şeye tarihî eser teşhisi koysa, sonraki gecelerde şüphesinden uyuyamaz, defalarca uykusu bölünür. Yani önemsizlik bu odanın aslıdır.
         İşte şimdi hikâyesini anlatacak olan arkadaş, çok da önemsiz bir hikâye aslında, bu odaya ait bir şeydir. Tek başınayken de bir şey ifade etmemesine rağmen o, bu oda ile beraber bir şey ifade etmemeyi tercih ediyor; böylece bir şey ifade etmemenin de büyük bölümünü üzerinden atmış oluyor.
        O benim kocam onun bütün giyimini kuşamını tıraşına kadar ben hazır ettiğim için ben tanırım onu suratı kapkara olsa da bilirim yeter ki onu çıkarsınlar oradan ben on gün beklerim burada!
          İşte çıkardılar ya beni tanımadın mı karıcığım?
     Asıl mesleği kaporta boyacısıdır kendisi ama biraz borçlandık, hem madende öğle yemeği veriyorlarmış sigorta da yapıyorlarmış dedi kaportacılık beklesin dedi!
         Aferin karıcığım işte böyle öv beni, ele güne kaporta boyacılığında nasıl usta olduğumdan falan bahset ama sana çok kızdım doğrusu yani borcumuzu harcımızı neden herkese dillendiriyorsun şimdi?
       İşte ben böylece, en önemli özelliği daima hâline şükretmek olan; kimi iyi tıraşlı kimi sakallı bıyıklı adamlar arasından, omuzlar başlar üzerinde taç edilmiş olarak geçiyorum. Mandalina çiçeği, iğde çiçeği, yasemin ve bin türlü çiçek kokusu arasında havayı artık ciğerlerimle değil soğumuş saçlarımla soluyarak geçiyorum. Bütün bu kokuları siz de duymuyor musunuz? İleride bir tepe var, o tepeyi aşıp da gelir bütün bu kokular. Bu tepeyi aşıp iniverince birden deniz çıkar karşınıza ama öyle birden çıkar ki yani bizim ocaktaki patlama kadar birden görürsünüz onu. Ama sonra bir o kadar da hızlı alışırsınız artık onu görmeye yani karbon monoksite nasıl alıştık hep bir elden işte öyle hızlı ve yoğun bir manzaradır bu.
      Hükümet sözcüsü olarak ben de izledim o görüntüleri öyle iddia edildiği gibi başbakanımız kimseyi dövmüyor başbakanımız o kişiyi provokatörlerden korumaya çalışırken yanlış anlaşılmış. Ayrıca diğer ikinci iddia da göründüğü gibi değil, yani burada bir maden faciası varken bütün işi bırakmış bizi protesto ediyorlar. Bir fotoğraftan yola çıkarak yerde yatan vatandaşı tekmelediğimizi söyleyemezsiniz yani fotoğrafta yerde yatan bir vatandaşı tekmelerken görülüyoruz fakat bu görüntüden yerde yatan bir vatandaşı tekmelediğimiz sonucunu çıkarmak bize haksızlıktır üstelik bizim başbakanımız aman başbakanımız hav hav hav!
        Omuzlar başlar üzerinde, çok iyi tanıdığım bir yere doğru gidiyorum. Orada mandalina çiçekleri kokuşur, yollarında çocuklar top oynar fakat yine de bazen otomobiller değil de kamyonlar geçerken çocuklar bu kamyonların geçmesine izin verirler. Bir kamyonlara bir de cenaze alaylarına izin verirler. Yazlarda denize girip kışlarda yazları denize girmeyi özleyen çocuklar… Biz de şimdi oraya, tepeyi iniverince karşınıza çıkan, yolları top oynayan çocuklarla dolu beldeye gidiyoruz: ben, omuzlar ve başlar…
            Abi beni bırakın onu çıkarın onun yeni doğmuş bebeği vardı!
      Yahu sen kime sızlanıyorsun böyle? Haydi kalk, mandalina kokusu toplamaya gidelim! Mandalina çiçeklerinin tam da olgunlaşıp dökülme vaktidir bu vakitler, onlar şimdi bir yandan döküledursun ama bir yandan da nasıl güzel kokarlar. Karıcığım, daha bu sabah evden çıkarken öpmedim mi ben seni, şimdi beni nasıl tanımazsın?
          Ne kadar şanssız, ne kadar zavallı bir adam! Suratı ve bütün vücudu yanıp kömüre döndüğü için karısı onu tanıyamadı da o yüzden değil, öyle olsa yine bir parça şanslı sayılabilir: Bu adamı akrabası zannedip ardına yükleyerek ta deniz kenarındaki bir memlekete getirenler sonradan fark edecek ki bu adam akrabaları falan değildir; işte bu yüzden ne kadar şanssız ve ne kadar zavallı bir adamdır bu adam. Yani birileri önce bağrına basacak sonra fırlatıp atacaktır bu adamı.
        Ben yine şanslıyım, içeride diğer arkadaşlarla beraberiz. Yenice söndük sayılır, hâlâ hafiften tütenlerimiz var. Yukarıdan gelen seslere bakılırsa babamız yine yakışıklı elbiseleriyle bizi kurtarmaya gelmiş. Kendisi bu kadar temiz ve parlak iken bizler böylesine kirli pasaklı, üstelik şimdi bir de kömürleşmiş hâlde, vallahi ben olsam bunlar benim çocuklarımdır demeye onca insana karşı utanırım. Şimdilik kıpırdayanlarımızı taşıyorlar dışarıya, bizi bir süre daha ellemezler.
          Etraftaki koşuşturmaca bana annemi düşündürüyor. Biraz gülmek istedim de o yüzden sanırım, benim annem biraz komik bir kadındı çünkü. Olur olmaz sabahlarda kahvaltı diye tuttururdu. Beş dakikada bir tepeme gelir hadi kahvaltı yapalım der, başımın etini yerdi. Bense o ufacık odada, annemden boşalan kısa kısa aralıklarda, yahu derdim, kahvaltı mutlu insanların işi, bizimle ne ilgisi var şimdi sabah sabah? Bu arada babam da hiç doğmadığı için biz annemle kahvaltı kavgası yaparken o yan odada uyuyor veya evden erken çıkmış veya başka bir hâlde olmazdı; o, herhangi bir yerde hiç olmamak hâlindeydi her zaman.
     Odamı da üzerimize döktükleri şu beton kururken bir yandan anlatayım: Ben o odada dört mevsimin her birini bütün getirdikleriyle beraber duyardım. Yazın o odadaysam muhakkak cırcır böcekleriyle beraberim; güzün mutlaka odamın tabanı kuru yapraklarla kaplıdır, bir köşesinde örümcekler ağ örmüştür. Tıpkı şimdi burada kayıtsız yattığım gibi, o odada da bütün bacaklarımı ve kollarımı hissiz hayatsız bırakana dek uğraşır; öyle gözlerimi kapar dururdum. Anlatması bir yana, siz geç olmadan yeryüzüne kaçınız! Bu üstümüzdeki beton kurumadan kaçmazsanız yok odaydı yok kömürdü artık müebbet beni dinlersiniz. Yok canım, öyle çok konuşmayı sevmem ben, hiç konuşmayı sevmem hatta; yine de hep birlik susuyorsak hep bir şeyler anlatmak istediğimizdendir değil mi? Babamız üzerimize beton döktü gördünüz mü? Bir de uzunca bir çomakla üzerine adını yazıp tarih atsın bari. Babalık içgüdüsü de böyle bir şey galiba: sevmediği çocuklarının üzerine beton dökmek. Ben bunu odamdan beri biliyorum, şimdi yine bütün kollarımı ve bacaklarımı hayatsız uzatıyorum iki yana. Annemi ve bütün sevdiklerimi düşünüyorum. Bütün sevdiklerimi yeniden yeniden seviyorum. Ah bir tane de çakıl taşım olsa avuçlarımda… Dağdan tepeden yuvarlanmış, yuva yapmaya çalışan bir kuşun ağzından düşmüş ufak bir kaya parçası bile yok mu?



Eylül, 2014

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

İletişim

Ad

E-posta *

Mesaj *