Ben bir
hayvanım. Tam bir hayvanım diyemem, ama nereden baksan hayvanım. Şu güzelim
güneşin altında yatıyorum; şu güneşin kendine has renginin altında… Buğday
ekili karşı tarlaların; güneşin kendine has rengini alıp kendi sarısında
öğüterek bambaşka bir sarı olarak etrafa saçan buğday başaklarının tarlalarının
manzarasında… Tüm gün güneşe bakmaktan kimi yerleri kendi yeşilinden vazgeçip
güneşin rengine bürünmeye başlamış ve daha o kavurucu öğle sıcağını yemediği
için hâlâ biraz biraz canlı durabilen çimenlerin üstünde… Boylu boyunca
serilmiş yatıyorum. Biraz ötede, arkama doğru, büyük meyve ağaçlarını ve
dallarındaki kocaman ergin meyveleri görüyorum. Çok hafif bir esinti;
saçlarımın diplerine kadar ulaşamayan fakat saçlarımın uçlarını yumuşakça
dalgalandıran bir esinti, bu büyük meyve ağaçlarına da aynı yumuşaklıkla
uğruyor. Dallardaki tombul ve sulu meyveleri kıpırdatamasa da; meyvelerin
arasında kaybolmuş yaprakları, çoğu ağaçta meyveler yaprakların arasında
kaybolur ama bu öyle güzel ve öyle güzel bir ağaç ki; yapraklar meyvelerin
arasında kaybolmuş, işte bu kaybolmuş yaprakları görünür görünmez bir hareketle
kıpırdatıyor. Güneş; daha bu bir şey değil, hele biraz daha yükseleyim de asıl
o zaman kork benden, dercesine alıştıra alıştıra yakıyor kollarımı. Denizden
buralara doğru esen hafif rüzgâr nefes almamı az da olsa kolaylaştırıyor,
diyecektim; denizden buralara nem de taşıdığı için ciğerlerime yardımcı mı
oluyor yoksa yaz sıcağında bir aldatmaca mı yapıyor, bilemiyorum. Nefes almam
gittikçe zorlaşıyor, her nefeste kollarım da biraz daha fazla yanıyor. Yanımdan
bir çekirge hoplaya zıplaya geçiyor. Koyu kahverengiden kül rengine bir
görüntüsü olan bu acayip hayvan her sıçrayıştan sonra çimenlerin arasına öyle
gömülüyor ki; bir dahaki sıçramasında ancak daha önce nerede olduğunu bilebiliyorum.
Tepemde kırlangıçlar uçuyor. Gittiği yere sıcağı da götüren, vardığı yere
sıcağı da getiren bu sırtı kara karnı beyaz kuşları tepemde öyle dans eder gibi
uçarken görünce seviniyorum; içim güneşle doluyor. Hepsi de, karın doyurmanın,
güzelliği seyretmekten öncelikli bir ihtiyaç olduğunu bilerek, güneşte parlayan
koyu tüylerinin ışıltılarına aldırmadan yiyecek arıyorlar. Dişi olanlarının bazıları
yuvadaki yavrular için de çabalıyor, tabii yaramaz çocuklar ellerinde uzun
sopalarla ya da taşlarla yuvalarını ve yuvadaki yavruları mahvetmediyse eğer.
Balkon, teras ve pencere köşelerine de yuvalanan bu parlak tüylü kuşların
hayatları bazen temizlik budalası annelerce de altüst edilebildiği için,
mevsimde kaç yuva değiştirdiklerini bilmiyorum. Her yerden böceklerin
çığırışları yükseliyor. Bu böcek gürültüsü içinde hava sıcaklığı birkaç derece
daha artıyor. Her yana dağılan ağustosböcekleri de, henüz ağustos gelmemesine
rağmen ortaya çıkarak bu isimlerini reddettiklerini ilan ediyorlar sanki. Bir
yerlerden kan ve paslı metal kokusu geliyor. Ilık rüzgâr burnuma estikçe bu
kokuyu daha kesif duyabiliyorum. Koyu kahverengiden kül rengine çalan çekirgeyi
göremiyorum, hoplaya zıplaya gitmiş olmalı. Güneş kollarımı daha da hırsla
yakıyor.
Ben bir
hayvanım, diyorum, az önce burnuma çarptığı için afallayan ve sen de kimsin,
diye soran kelebeğe.
“Sen de
kimsin?”
“Ben bir
hayvanım.”
“Olur mu, senin
gibi hayvan görmedim ben.”
“…”
“Yani öyle
demek istemedim, sana benzeyenler hep insan diyorlar kendilerine.”
“Sen de beni
insan zannettin öyle mi?”
“Değil misin?”
“Ah kelebek!
Yaptıklarımı bilsen!”
“Çok mu kötü
şeyler?”
“Çok kötü
şeyler…”
“O zaman neden
hayvan diyorsun, biz ne yaptık da bizi böyle aşağılıyorsun?”
“Hayvan değil,
daha aşağısı, değil mi?”
“Ne bileyim, o
kadar kötüyse… E ama senin de hiç mi kafan çalışmıyor?”
“Nasıl?”
“Yaptıklarını
yapmamışsın gibi davranmayı düşünemedin mi hiç?”
“O ne demek?”
“Biraz önce,
buraya gelmeden, üç sokak arkadaki kuyumcuyu gördüm; yirmi sekiz gram tarttı, otuz
gram parası aldı. Kuyumcunun yirmi sekiz gram tartıp otuz gram parası aldığı kolyeyi
alan insanın peşinden uçtum, yetişip uyarmak için. Bu hediye kolyeyi bir
sonraki buluşmalarında sevgilisine verecek olan insana yaklaşınca duydum;
fısıldayarak bir yandan da gülerek kuyumcuya sahte parayı nasıl da verdiğine
seviniyordu. İnsanı uyarmaktan vazgeçip bu sefer tekrar kuyumcuya uçtum.
Vardığımda gördüklerimden korkup hemen bir direğin arkasına saklandım: eli
silahlı iki insan, kuyumcu camındakileri almış kaçıyorlardı. O sırada
kahvehanede oyun oynayanlardan hiç kimse çıkmamıştı dışarı. Hırsızlar birkaç
adım sonra bir arabaya binip kasabanın ters yönünden kaçtılar. Biraz sonra;
neden durdurmadık, neden kurtarmadık, diye sızlanan çırağına temiz bir dayak
attı yan taraftaki manav, “Bize ne!” diye bağırarak. Saklandığım direğin
arkasından çıkarak uzaklaştım oradan. Buraya gelmeden dolaştığım yerlerde daha
başka insanlar küfür kıyamet kavga ediyorlardı, bir kadın annesini azarlıyordu
sokakta, başka bir oğlan babasını dövüyordu, bir görevli; her gün her gün çıban
gibi çoğalıp türüyorsunuz, diyerek dilencinin tekini kovalıyordu… Kimin neye
kızdığını anlamadığım bu kalabalığa doğru bir otobüs yaklaşıyordu, her tarafı
resimlerle, bayrak ve şekillerle süslenmişti. Gezdiği her sokakta bağırış
çığırış camları çerçeveleri titreten bu yığının içinden insanlar haykırıyordu:
Açlığa son! Yoksulluğa son! Refah ve huzur ve barış ve insanlık için…”
“Evet, o son
dediğini biliyorum, seçim var önümüzdeki ay.”
“Neyi
seçeceksiniz?”
“Bir daha kimi
seçmememiz gerektiğini.”
“İşte onu
diyorum, hiç kimse kimin kime ne yaptığını umursamazken, kimin kime
yaptıklarını kimler sadece seyrederken, bütün bu insanların yaptıkları kadar
kötü mü senin yaptıkların da?”
“Kötüyü
vicdanınla bilirsin, yaptıklarına için yanmıyorsa en temiz insan sensin. Hem
sen nasıl böyle konuşuyorsun? Daha ne kadar oldu yaşamaya başlayalı?”
“Biliyorum
gencim, küçüğüm daha; ama aklım benden yaşlıdır. Ortalama ömre vurursak benim yaşamadığım
kadar düşünmüştür o ve bu yüzden küçümseyemezsin! Aman! Boynun!”
Böyle dedi ve
şimdi önümde uçarak uzaklaşıyor kelebek. Uçuşunu izliyorum; bembeyaz kanatları
bir gelinin duvağını kaldırması gibi narin ve yavaş hareket ediyor. Ne diye
öyle korkup kaçıyorsa? Yeterince uzaklaştı, artık o bembeyaz kanatlarını
göremiyorum. Güneş biraz daha yükselmiş, kollarım kızarırken bir yandan da
acımaya başlıyorlar. Hem ben neden burada güneşin altında yatıyorsam? Kelebek
haklı, hiç kafam çalışmıyor. Kalkayım. Şu sol kolumu destek yapıp ayaklarımı da
kırarak kalkarım. Ama sol kolum kıpırdamıyor. Diğer kolumla toparlanırım ben
de. Diğer kolum da… Ayaklarım, bacaklarım, belim, kollarım… Kıpırdayamıyorum. Ne
oluyor bana böyle? Bir daha deneyeceğim. Sol kolum: olmuyor. Sağ kolum,
olmuyor. Gözkapaklarımı dahi oynatamıyorum galiba. Ne bu, rüya mı? Bu yakıcı
güneşin altında uykuya daldım da rüyada mıyım? Belki de güneşten önce
uykudaydım da bütün bunlar rüyadır… Boynum, boynum acıyor. Kan kokusu… Paslı
metal kokusu… Kolumu şimdi kıpırdatabiliyorum. Hemen boynuma götürüyorum,
acıyor; dokununca daha da acıyor. Boynumda metal bir şey var, elimde kan
lekesi. Gerçekten uykudayım da bir çeşit kâbus mu bu? Kâbus olabilir; çünkü
zaman akmıyor. Güzel bir rüya gördüğümde hemen uyanmama rağmen, kâbus
gecelerinde bir türlü uyanamıyorum: o gördüğüm, o yaşadığımı sandığım şeyler
uykumdan bir parça değil de; uykum o yaşadığımı sandığım şeylerden bir
parçaymışçasına uzuyor her şey. Yine öyle olabilir, çünkü boynum çok acıyor ve
zaman akmıyor. Bir kolumun üstünde yatıyormuşum. Üstünde yattığım kolumu
düzeltmek isteyince o da çok acıyor. Şimdi de acıyor ama düzeltmeye
çalıştığımda ölüm gibi bir şey duyuyorum. Ölüm mü? Ölüm demek… Bu kelimeyi arka
arkaya kullanmamın sebebi ne? Kendimi alıştırmaya mı çalışıyorum? Neye? Ölüme
mi? Hayır, kullanmayacağım bunu daha fazla. Neyi? Ölümü mü? Yeter!
Kırlangıçlar, çekirge, cırcırböcekleri, kelebek… Nereye kayboldunuz? Güneş, sen
hiç ayrılma başımdan, olur mu? Neden bu kadar kolay kabullendin? Neyi? Ölümü
ulan! Daha fazla söyletme! Başımı hafif kaldırabiliyorum. Karşıda, bir otomobil
ağaca çarpmış. Yazık! Hayır, otomobile değil, ağacın yarılan gövdesine. Otomobilde
kim vardı acaba? Eğer hâlâ hayattaysa ona da yazık; ama çoktan öldüyse de ne
yapacak ne diyecek bir şey var. Diyecek bir şey var; birkaç dua belki. Burnum kanıyor,
güneş beynime geçmiş olmalı. O kadar zaman böyle yatarsan olacağı bu tabii!
Kalkıp gölge bir yere kaçayım. Fakat kalkamıyorum! Paslı metal yığını, ah
bisikletim! O da biraz uzağımda boylu boyunca uzanıyor çimenlerde, şimdiye
kadar nasıl da görmedim? Şimdiye kadar geçen zaman ne kadardır ki? Hiç. Çünkü
zaman akmıyor. Ama burnum şarıl şarıl akıyor, tıpkı; sahildeki sadece yazları
açılan çay bahçesinin daha geçen hafta tamir edilen fıskiyesi gibi. Ama o
fıskiye gündönümünü göremeden bozulmuştu, burnum da hemen öyle durur mu? Hiç
durmayacakmış gibi akıyor. Bisikletim… Eğri büğrü olmuş her tarafı. Buna rağmen
benden daha derli toplu ama daha pervasızca uzanıyor çimenlerde. Bu sakat
haliyle yerdeki çimenlerin üstünde, havadaki kırlangıçların altında ve
görünmeyen çekirgelerin arasında uzanmayı sevdiği belli oluyor duruşundan.
Bisikletimin bir pedalı yok. Etrafıma bakınmalıyım, aramalıyım onu; eğer
bulamazsam bisikletimle geldiğim onca yolu geri yürümek zorunda kalırım. Ah!
Bisikletimin bir pedalı bendeymiş. Boynumun altında, göğüs kafesimin yukarısında,
tam ortaya denk gelen o küçük çukurda saplı… İyi bari aramak gerekmeyecek.
Yalnız biraz canımı yakıyor. Öyle deme, ya kaybolsaydı? O kadar yolu yürüyecek
miydin? Tamam, öyle de, nefes almakta zorluk çıkarıyor… Karşıdaki ağaç da iyice
beter olmuş, otomobildeki adam belli belirsiz kıpırdanıyor. Birkaç inilti
duyuluyor, gidip yardım etsem mi acaba? Ya da bırakayım da cezasını çeksin,
bisikletimi darmadağın etti, pedalını kırdı, bu güneşli güzel günde beni yarı
yolda koydu. Canı çok yanıyor mu? Canım çok yanıyor mu? Gittikçe
hissizleşiyorum. Kalkamıyorum. Bir kalksam göstereceğim otomobildekine gününü.
Aslında suçlu benim: dalgın dalgın bisikletimi sürerken nereye gittiğimi, ne
yaptığımı fark etmeden yolun ortasına çıktım ve otomobil de geldi çarptı işte.
Ne diye çarpıyorsa! Ne diye yolun ortasına sürüyorsam! Ama düşünüyordum, ondan…
Çevremdekilere, sevdiklerime, sevenlerime neler ettiğimi düşünüyordum. Elindeki
çantaları güçlükle taşıyan ama bu işi yaparken hiç de zorlanmadığını göstermek
istercesine yalpalayışlarını gizlemeye çalışan yaşlı amcanın yanından
bisikletle geçerken, neden durup ona yardım etmediğimi düşünüyordum. Bu ne
biçim kaza bahanesi? Ne bahanesi? Hem bahaneye falan ihtiyacım yok ki; çünkü
suçlu olan adam: böyle bir havada otomobille mi dolaşılır? Çık yürü, bisiklete
bin, koştur… Yok, kesinlikle adam suçlu, sekizde sekiz o hatalı. Ayağa bir
kalkabilsem hepsini anlatacağım ona. İnşallah ikimizden birisi ölür, yoksa bu
vicdan azabıyla yaşamaya zaten devam edemez. Ama yaşarsa bisikletimin tamir
parasını da alırım ondan.
Ah, işte
kelebek! Hey! Buraya gel! Yardım et bana. Şu otomobildeki adama kadar gidiver
bir, ona derdimi anlatıver bir; sekizde sekiz hatalı olduğunu söyle ona,
bisikletimin masraflarından bahset, vicdan azabını ve hepsini bir bir
anlatıver! Kelebek, dur! Daha bitmedi: bakarsın adam anlattıklarına kulak
asmıyor, pek yanaşmıyor bisikletimin masraf işine; o zaman çok üsteleme bırak
kahrıyla kalsın deyyus. Eğer sana cevap veremeyecek gibi olursa da elleme,
birazdan ölür zaten. Birazdan ölürüm zaten. Zaten, hepimiz birazdan ölürüz
kelebek, sen beni boş ver bu yüzden kendine bak. Olur da anlatmak istersen
sağda solda, olduğumdan mütefekkir anlat beni, olur mu? Olur de. Olur, olur. Hem,
biz yabancı mıyız? Bu kayırmacı tavrımı anlatma mesela, eşitlik neferi göster
beni; ismim adalete vekâlet edermişçesine. Bisikletimden de gereken övgüyü
esirgeme. Yalnız, şu otomobildeki adama ver veriştir. Ben birazdan ölürüm,
kelebek. Öyle saf gibi bakma yüzüme, dünyayı bir kelebek ömrüne emanet ettiğime
göre elbet var bir bildiğim. Sen şimdi beyazsın, birkaç gün daha yaşasan; sen
benim kadar yaşasan; katran olursun katran! Dur gitme hemen, daha konuşayım. Şu
otomobildeki adama da aşk olsun, ortalığı birbirine kattı, maşallah, bana mısın
demedi; hâlâ kıpırdanıyor. Sana da aşk olsun yalnız, karnı ak sırtı pek
kırlangıçlara, koyu kahverengiden kül rengine çalan çekirgeye, üzerine
serildiğim çimenlere, tepemdeki güneşe, hatta kuyumcuya, hatta soyguncuya,
hatta seçmene ve hatta seçilene… Hepinize aşk olsun. Ben burada öleyim, bir
tekiniz gelip yardım etmeyin, kolumdan tutmayın, bisikletimi tamir etmeyin. Ben
burada öleyim, en iyisi. Öleyim. Zaten bak, bir pedalı da kırılmış; yaşasam o
kadar yolu geri yürüyeceğim, ağır külfet. Ölmek zahmetsiz, böyle yattığım
yerden, böylece… Ben öleyim, herkese aşk olsun; ne güzel dünya! Bir de kelebek,
sevdiklerime çok selamımı götürüver. Ne söyleniyorsun, buradan şuraya
uçacaksın, kanatların var her şeyin var, hakkını ver biraz! Selam verdin borçlu
çıktın, değil mi? Hep öyle olur zaten. Ben küçükken komşunun camını kırmıştım
top oynarken, o komşuya da uğrayıver; selamımı filan götürme ama. Camını
kırdığım dakika hemen koşup anneme şikâyet etmişti beni, ne vardı şikâyet
edecek? İstese her gün ekmek almaya bile gidiverirdim. Sonra camını
taktırdıysak da bir daha sevmedi beni şirret karı; işte ona uğrayıver.
Perdesini pek kapatmaz, sağlam olan penceresinden içeriye şöyle bir-iki ters
baksan yeter ona bu sitem. Bir de babası marangoz bir arkadaşım vardı
mahallede, babası dükkânı ona bırakıp gittiğinde hemen koca makineleri
çalıştırıp tahtadan gemi yapmaya kalkışırdık. Düzgün çakılmış küçük cam
çivilerinin aralarına ip geçirerek kadırgaya korkuluk; kurşun kalemden az uzun
çıtalardan da direk yapardık gemimize. Bir keresinde yine babasının olmadığı ve
koca koca makinelerde tahtaları kesmeye düzeltmeye çalıştığımız sırada benim
parmağımı makine kapmıştı. Demir dişlilerin kestiği yerden et yarılmıştı da
bembeyaz kemik görünüyordu. Acıdan -ya da korkudan- ağlayıp bağıramıyordum bile.
Marangozhane ve hep makineler onların olduğundan, arkadaşıma büyük bir öfkeyle
bakıyordum. O da sanki parmağımın kesilmesi kendi suçuymuş gibi yüzünü eğmiş,
sonradan nasıl akıl ettiyse tiner kutusunun ağzına sarılı bezi kapıp parmağıma
ve bütün bir elime dolamıştı. Bu yardımla, bileğimden dirseğime doğru akan kan
biraz sonra tükenmişti ama o gün ve takip eden birkaç gün boyunca benim
arkadaşıma öfkem hiç tükenmemişti. Şimdi diyeceğim o ki; arkadaşıma da bir
uğrayıverirsen o cadaloz kadının evine kadar gitmişken, zaten çok yoktur
araları… Kendisinden af dilediğimi söyle, boşu boşuna üzdüm onu. Hem parmağım
da geçti artık, bir parça izi kaldı o kadar. Sadece onun mu; her şeyin bir
parça izi kaldı, kelebek! Sevdiklerimin, sevenlerimin; hatta sevmediklerimin ve
sevmeyenlerimin bile izi kaldı… Ne var ki uğruna başkalarını terk ettiklerim,
başkaları uğruna terk ettiklerimden çok da üstün olmadı çoğu zaman; ama kime gittiysem,
kendinden öncekini tanımadı, yara izlerimi göstermedim hiçbirine. Yalnızca
yalnızlığıma gittiğim zamanlarda yalnızlığıma kendinden önce kim vardıysa bir
bir anlattım, iyice kazıdım aklına. Terk etmek diyorum, kolaydı terk etmeler. Yalnızlığımı
terk ettiğimde biliyordum ki bir kadın orada beni bekliyordu; bir kadını terk
ettiğimde yine biliyordum yalnızlığım köşedeydi, üzerimden nerede çıkardıysam
işte orada duruyordu. Yalnızlıktı bir aşkın bedeli. Bir aşkın bedeli yalnızlık
olmamalı, diyordum; aşk olmamalı fiyakalı bir yalnızlığın ederi. Ama sonradan
öğrendim ki yalnızca aşk olabilirmiş yalnızlığın değeri: insan yalnızlığı
bildiği kadar bilebilirmiş aşkı ancak ve ne kadar büyükse aşkı işte o kadar
yalnız kalırmış sonunda. Terk etmeler kolaydı da; vazgeçmeleri bir türlü
beceremiyordum. Hangi gece kimden vazgeçmeye kalksam; sanki mevzuunun kendisi
olduğunu biliyormuş gibi çantasını valizini toparlayıp yatıya geliyordu odama,
sabaha kadar gitmiyordu. Gelen misafire git demek de olmuyordu. Ne gülüyorsun!
Bir şey konuşuyoruz şurada, şimdi sövdürtme beni giderayak! Kelebeksen kelebeksin,
hayvanlığın âlemi yok! Tamam fazla gittim, affedersin. Ama sana değil
kızgınlığım, otomobildeki o adama; baksana ne hale soktu ağacı. Baksana ne hale
soktu bisikletimi. Annem yemeğe bekliyordu birazdan onun yanına gidecektim; ama
şimdi yürüyerek gitsem yetişemem, annem de çağırdı ya bensiz yemez, bekler. Elindeki
çantaları belli etmemek istese de güçlükle taşıyan yaşlı adama yardım etmeyiyse
her şeyden çok istiyorum şimdi. Lakin buna gücüm yetmiyor işte. İşte, her zaman
bir fırsat elime geçip ve ben onu kaybettikten sonra yaptığım gibi; yaşlı adama
yardım etme fırsatı elime geçip de gittikten sonra ancak arkasından üzülüyorum.
Yaşlı adam da elindeki çantalarla asfalt anayolun aşağısındaki pamuk
tarlalarından birine gidiyordur o saatte. Ellerindeki yaralardan belli oluyordu
pamuk işçisi olduğu. Çantalarını taşıyamadım ama akşam olunca yine geçeceği
yolda beklerim, ellerinin yarasına pamuklarla ilaç ve merhem sürerim. Pamuk
toplamak için yaraladığı ellerini, topladığı pamuklarla iyileştirebilirim. Git
tarlada yardım et, dersen ona yanaşmam ama. Bilmem ben tarla işçiliğini,
bilmediğim işe de cahil halimle el sürmem. Teknoloji gelişti artık makineler
var, diyorsun. Bak bu iyi. Maaş, işveren falan değil makinelerdir işçinin asıl
velinimeti, teknoloji gelişsin tabii. Fakat gelişeyim derken yazmak işine
bulaşmasın sakın. Yazıcıları ve okuyucuları rahat bıraksın, yazılanları
teknolojik sanal âlemlerde oradan oraya sürüklemesin. Nice hali vakti yerinde
insanlar, teknolojik âlemlerde perdelerin arkasına saklanarak birer yalnız
kovboy; birer kule hapsindeki prenses kesiliyorlar, hayatın sillesini yemiş;
daha ergenliğindeyken ermiş derviş rolü kesiyorlar. Hele ki yalnızlığa dil
sürenler yok mu; dillerine biber sürmek istiyorum onların! Nedir bu yaptığınız!
Neden kendiniz olmuyorsunuz! Neden bana yapmacık davranıyorsunuz, ben size
mutlu oluyor muyum, diye çıkışmak istiyorum onlara. En kötü tarafı da; bu işi,
yani yazıcılığı hiç özenmeyerek fakat çok özenti bir şekilde yapıyorlar.
Sonradan, gerçek okuyucuların varlığını anımsıyorum da bu beni rahatlatıyor. İşte
bu gerçek okuyucuları beslemeliyiz, kelebek! Neredesin? Daha bitmedi. Çünkü
okuyucunun yazıcıya olduğu kadar; yazıcının da okuyucuya karşı ve dinleyenin
anlatana olduğu kadar; anlatanın da dinleyene karşı sorumlulukları var, bunu da
anlat. Ben öleyim sen anlat, en iyisi. Herkes bildiği işi yapsın. Ah
otomobildeki adam! Senin yüzünden yemeğe geç kaldım, annem aç kalacak. İhtimal;
haberimi alınca birkaç gün daha aç kalacak, olsun. Ben en çok yaşlı adama
yardım edemediğime üzülürüm.
Kanatların bembeyaz, kelebek, kanatların ne güzel. Gittikçe üşüyorum,
sözde güneş olacak tepemizdeki! Gittikçe büyüyorsun gözümde, ben mi sana
doğruluyorum yoksa sen mi bana eğildin? Bembeyaz kanatların, her şey bembeyaz.
Ne güzel.
Nisan, 2011
Acemi, sayı 15, Temmuz-Ağustos 2014
Acemi, sayı 15, Temmuz-Ağustos 2014
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder