20 Ocak, 2018

Bir Yaz Günü

Ben bir hayvanım. Tam bir hayvanım diyemem, ama nereden baksan hayvanım. Şu güzelim güneşin altında yatıyorum; şu güneşin kendine has renginin altında… Buğday ekili karşı tarlaların; güneşin kendine has rengini alıp kendi sarısında öğüterek bambaşka bir sarı olarak etrafa saçan buğday başaklarının tarlalarının manzarasında… Tüm gün güneşe bakmaktan kimi yerleri kendi yeşilinden vazgeçip güneşin rengine bürünmeye başlamış ve daha o kavurucu öğle sıcağını yemediği için hâlâ biraz biraz canlı durabilen çimenlerin üstünde… Boylu boyunca serilmiş yatıyorum. Biraz ötede, arkama doğru, büyük meyve ağaçlarını ve dallarındaki kocaman ergin meyveleri görüyorum. Çok hafif bir esinti; saçlarımın diplerine kadar ulaşamayan fakat saçlarımın uçlarını yumuşakça dalgalandıran bir esinti, bu büyük meyve ağaçlarına da aynı yumuşaklıkla uğruyor. Dallardaki tombul ve sulu meyveleri kıpırdatamasa da; meyvelerin arasında kaybolmuş yaprakları, çoğu ağaçta meyveler yaprakların arasında kaybolur ama bu öyle güzel ve öyle güzel bir ağaç ki; yapraklar meyvelerin arasında kaybolmuş, işte bu kaybolmuş yaprakları görünür görünmez bir hareketle kıpırdatıyor. Güneş; daha bu bir şey değil, hele biraz daha yükseleyim de asıl o zaman kork benden, dercesine alıştıra alıştıra yakıyor kollarımı. Denizden buralara doğru esen hafif rüzgâr nefes almamı az da olsa kolaylaştırıyor, diyecektim; denizden buralara nem de taşıdığı için ciğerlerime yardımcı mı oluyor yoksa yaz sıcağında bir aldatmaca mı yapıyor, bilemiyorum. Nefes almam gittikçe zorlaşıyor, her nefeste kollarım da biraz daha fazla yanıyor. Yanımdan bir çekirge hoplaya zıplaya geçiyor. Koyu kahverengiden kül rengine bir görüntüsü olan bu acayip hayvan her sıçrayıştan sonra çimenlerin arasına öyle gömülüyor ki; bir dahaki sıçramasında ancak daha önce nerede olduğunu bilebiliyorum. Tepemde kırlangıçlar uçuyor. Gittiği yere sıcağı da götüren, vardığı yere sıcağı da getiren bu sırtı kara karnı beyaz kuşları tepemde öyle dans eder gibi uçarken görünce seviniyorum; içim güneşle doluyor. Hepsi de, karın doyurmanın, güzelliği seyretmekten öncelikli bir ihtiyaç olduğunu bilerek, güneşte parlayan koyu tüylerinin ışıltılarına aldırmadan yiyecek arıyorlar. Dişi olanlarının bazıları yuvadaki yavrular için de çabalıyor, tabii yaramaz çocuklar ellerinde uzun sopalarla ya da taşlarla yuvalarını ve yuvadaki yavruları mahvetmediyse eğer. Balkon, teras ve pencere köşelerine de yuvalanan bu parlak tüylü kuşların hayatları bazen temizlik budalası annelerce de altüst edilebildiği için, mevsimde kaç yuva değiştirdiklerini bilmiyorum. Her yerden böceklerin çığırışları yükseliyor. Bu böcek gürültüsü içinde hava sıcaklığı birkaç derece daha artıyor. Her yana dağılan ağustosböcekleri de, henüz ağustos gelmemesine rağmen ortaya çıkarak bu isimlerini reddettiklerini ilan ediyorlar sanki. Bir yerlerden kan ve paslı metal kokusu geliyor. Ilık rüzgâr burnuma estikçe bu kokuyu daha kesif duyabiliyorum. Koyu kahverengiden kül rengine çalan çekirgeyi göremiyorum, hoplaya zıplaya gitmiş olmalı. Güneş kollarımı daha da hırsla yakıyor.
Ben bir hayvanım, diyorum, az önce burnuma çarptığı için afallayan ve sen de kimsin, diye soran kelebeğe.
“Sen de kimsin?”
“Ben bir hayvanım.”
“Olur mu, senin gibi hayvan görmedim ben.”
“…”
“Yani öyle demek istemedim, sana benzeyenler hep insan diyorlar kendilerine.”
“Sen de beni insan zannettin öyle mi?”
“Değil misin?”
“Ah kelebek! Yaptıklarımı bilsen!”
“Çok mu kötü şeyler?”
“Çok kötü şeyler…”
“O zaman neden hayvan diyorsun, biz ne yaptık da bizi böyle aşağılıyorsun?”
“Hayvan değil, daha aşağısı, değil mi?”
“Ne bileyim, o kadar kötüyse… E ama senin de hiç mi kafan çalışmıyor?”
“Nasıl?”
“Yaptıklarını yapmamışsın gibi davranmayı düşünemedin mi hiç?”
“O ne demek?”
“Biraz önce, buraya gelmeden, üç sokak arkadaki kuyumcuyu gördüm; yirmi sekiz gram tarttı, otuz gram parası aldı. Kuyumcunun yirmi sekiz gram tartıp otuz gram parası aldığı kolyeyi alan insanın peşinden uçtum, yetişip uyarmak için. Bu hediye kolyeyi bir sonraki buluşmalarında sevgilisine verecek olan insana yaklaşınca duydum; fısıldayarak bir yandan da gülerek kuyumcuya sahte parayı nasıl da verdiğine seviniyordu. İnsanı uyarmaktan vazgeçip bu sefer tekrar kuyumcuya uçtum. Vardığımda gördüklerimden korkup hemen bir direğin arkasına saklandım: eli silahlı iki insan, kuyumcu camındakileri almış kaçıyorlardı. O sırada kahvehanede oyun oynayanlardan hiç kimse çıkmamıştı dışarı. Hırsızlar birkaç adım sonra bir arabaya binip kasabanın ters yönünden kaçtılar. Biraz sonra; neden durdurmadık, neden kurtarmadık, diye sızlanan çırağına temiz bir dayak attı yan taraftaki manav, “Bize ne!” diye bağırarak. Saklandığım direğin arkasından çıkarak uzaklaştım oradan. Buraya gelmeden dolaştığım yerlerde daha başka insanlar küfür kıyamet kavga ediyorlardı, bir kadın annesini azarlıyordu sokakta, başka bir oğlan babasını dövüyordu, bir görevli; her gün her gün çıban gibi çoğalıp türüyorsunuz, diyerek dilencinin tekini kovalıyordu… Kimin neye kızdığını anlamadığım bu kalabalığa doğru bir otobüs yaklaşıyordu, her tarafı resimlerle, bayrak ve şekillerle süslenmişti. Gezdiği her sokakta bağırış çığırış camları çerçeveleri titreten bu yığının içinden insanlar haykırıyordu: Açlığa son! Yoksulluğa son! Refah ve huzur ve barış ve insanlık için…”
“Evet, o son dediğini biliyorum, seçim var önümüzdeki ay.”
“Neyi seçeceksiniz?”
“Bir daha kimi seçmememiz gerektiğini.”
“İşte onu diyorum, hiç kimse kimin kime ne yaptığını umursamazken, kimin kime yaptıklarını kimler sadece seyrederken, bütün bu insanların yaptıkları kadar kötü mü senin yaptıkların da?”
“Kötüyü vicdanınla bilirsin, yaptıklarına için yanmıyorsa en temiz insan sensin. Hem sen nasıl böyle konuşuyorsun? Daha ne kadar oldu yaşamaya başlayalı?”
“Biliyorum gencim, küçüğüm daha; ama aklım benden yaşlıdır. Ortalama ömre vurursak benim yaşamadığım kadar düşünmüştür o ve bu yüzden küçümseyemezsin! Aman! Boynun!”
Böyle dedi ve şimdi önümde uçarak uzaklaşıyor kelebek. Uçuşunu izliyorum; bembeyaz kanatları bir gelinin duvağını kaldırması gibi narin ve yavaş hareket ediyor. Ne diye öyle korkup kaçıyorsa? Yeterince uzaklaştı, artık o bembeyaz kanatlarını göremiyorum. Güneş biraz daha yükselmiş, kollarım kızarırken bir yandan da acımaya başlıyorlar. Hem ben neden burada güneşin altında yatıyorsam? Kelebek haklı, hiç kafam çalışmıyor. Kalkayım. Şu sol kolumu destek yapıp ayaklarımı da kırarak kalkarım. Ama sol kolum kıpırdamıyor. Diğer kolumla toparlanırım ben de. Diğer kolum da… Ayaklarım, bacaklarım, belim, kollarım… Kıpırdayamıyorum. Ne oluyor bana böyle? Bir daha deneyeceğim. Sol kolum: olmuyor. Sağ kolum, olmuyor. Gözkapaklarımı dahi oynatamıyorum galiba. Ne bu, rüya mı? Bu yakıcı güneşin altında uykuya daldım da rüyada mıyım? Belki de güneşten önce uykudaydım da bütün bunlar rüyadır… Boynum, boynum acıyor. Kan kokusu… Paslı metal kokusu… Kolumu şimdi kıpırdatabiliyorum. Hemen boynuma götürüyorum, acıyor; dokununca daha da acıyor. Boynumda metal bir şey var, elimde kan lekesi. Gerçekten uykudayım da bir çeşit kâbus mu bu? Kâbus olabilir; çünkü zaman akmıyor. Güzel bir rüya gördüğümde hemen uyanmama rağmen, kâbus gecelerinde bir türlü uyanamıyorum: o gördüğüm, o yaşadığımı sandığım şeyler uykumdan bir parça değil de; uykum o yaşadığımı sandığım şeylerden bir parçaymışçasına uzuyor her şey. Yine öyle olabilir, çünkü boynum çok acıyor ve zaman akmıyor. Bir kolumun üstünde yatıyormuşum. Üstünde yattığım kolumu düzeltmek isteyince o da çok acıyor. Şimdi de acıyor ama düzeltmeye çalıştığımda ölüm gibi bir şey duyuyorum. Ölüm mü? Ölüm demek… Bu kelimeyi arka arkaya kullanmamın sebebi ne? Kendimi alıştırmaya mı çalışıyorum? Neye? Ölüme mi? Hayır, kullanmayacağım bunu daha fazla. Neyi? Ölümü mü? Yeter! Kırlangıçlar, çekirge, cırcırböcekleri, kelebek… Nereye kayboldunuz? Güneş, sen hiç ayrılma başımdan, olur mu? Neden bu kadar kolay kabullendin? Neyi? Ölümü ulan! Daha fazla söyletme! Başımı hafif kaldırabiliyorum. Karşıda, bir otomobil ağaca çarpmış. Yazık! Hayır, otomobile değil, ağacın yarılan gövdesine. Otomobilde kim vardı acaba? Eğer hâlâ hayattaysa ona da yazık; ama çoktan öldüyse de ne yapacak ne diyecek bir şey var. Diyecek bir şey var; birkaç dua belki. Burnum kanıyor, güneş beynime geçmiş olmalı. O kadar zaman böyle yatarsan olacağı bu tabii! Kalkıp gölge bir yere kaçayım. Fakat kalkamıyorum! Paslı metal yığını, ah bisikletim! O da biraz uzağımda boylu boyunca uzanıyor çimenlerde, şimdiye kadar nasıl da görmedim? Şimdiye kadar geçen zaman ne kadardır ki? Hiç. Çünkü zaman akmıyor. Ama burnum şarıl şarıl akıyor, tıpkı; sahildeki sadece yazları açılan çay bahçesinin daha geçen hafta tamir edilen fıskiyesi gibi. Ama o fıskiye gündönümünü göremeden bozulmuştu, burnum da hemen öyle durur mu? Hiç durmayacakmış gibi akıyor. Bisikletim… Eğri büğrü olmuş her tarafı. Buna rağmen benden daha derli toplu ama daha pervasızca uzanıyor çimenlerde. Bu sakat haliyle yerdeki çimenlerin üstünde, havadaki kırlangıçların altında ve görünmeyen çekirgelerin arasında uzanmayı sevdiği belli oluyor duruşundan. Bisikletimin bir pedalı yok. Etrafıma bakınmalıyım, aramalıyım onu; eğer bulamazsam bisikletimle geldiğim onca yolu geri yürümek zorunda kalırım. Ah! Bisikletimin bir pedalı bendeymiş. Boynumun altında, göğüs kafesimin yukarısında, tam ortaya denk gelen o küçük çukurda saplı… İyi bari aramak gerekmeyecek. Yalnız biraz canımı yakıyor. Öyle deme, ya kaybolsaydı? O kadar yolu yürüyecek miydin? Tamam, öyle de, nefes almakta zorluk çıkarıyor… Karşıdaki ağaç da iyice beter olmuş, otomobildeki adam belli belirsiz kıpırdanıyor. Birkaç inilti duyuluyor, gidip yardım etsem mi acaba? Ya da bırakayım da cezasını çeksin, bisikletimi darmadağın etti, pedalını kırdı, bu güneşli güzel günde beni yarı yolda koydu. Canı çok yanıyor mu? Canım çok yanıyor mu? Gittikçe hissizleşiyorum. Kalkamıyorum. Bir kalksam göstereceğim otomobildekine gününü. Aslında suçlu benim: dalgın dalgın bisikletimi sürerken nereye gittiğimi, ne yaptığımı fark etmeden yolun ortasına çıktım ve otomobil de geldi çarptı işte. Ne diye çarpıyorsa! Ne diye yolun ortasına sürüyorsam! Ama düşünüyordum, ondan… Çevremdekilere, sevdiklerime, sevenlerime neler ettiğimi düşünüyordum. Elindeki çantaları güçlükle taşıyan ama bu işi yaparken hiç de zorlanmadığını göstermek istercesine yalpalayışlarını gizlemeye çalışan yaşlı amcanın yanından bisikletle geçerken, neden durup ona yardım etmediğimi düşünüyordum. Bu ne biçim kaza bahanesi? Ne bahanesi? Hem bahaneye falan ihtiyacım yok ki; çünkü suçlu olan adam: böyle bir havada otomobille mi dolaşılır? Çık yürü, bisiklete bin, koştur… Yok, kesinlikle adam suçlu, sekizde sekiz o hatalı. Ayağa bir kalkabilsem hepsini anlatacağım ona. İnşallah ikimizden birisi ölür, yoksa bu vicdan azabıyla yaşamaya zaten devam edemez. Ama yaşarsa bisikletimin tamir parasını da alırım ondan.
Ah, işte kelebek! Hey! Buraya gel! Yardım et bana. Şu otomobildeki adama kadar gidiver bir, ona derdimi anlatıver bir; sekizde sekiz hatalı olduğunu söyle ona, bisikletimin masraflarından bahset, vicdan azabını ve hepsini bir bir anlatıver! Kelebek, dur! Daha bitmedi: bakarsın adam anlattıklarına kulak asmıyor, pek yanaşmıyor bisikletimin masraf işine; o zaman çok üsteleme bırak kahrıyla kalsın deyyus. Eğer sana cevap veremeyecek gibi olursa da elleme, birazdan ölür zaten. Birazdan ölürüm zaten. Zaten, hepimiz birazdan ölürüz kelebek, sen beni boş ver bu yüzden kendine bak. Olur da anlatmak istersen sağda solda, olduğumdan mütefekkir anlat beni, olur mu? Olur de. Olur, olur. Hem, biz yabancı mıyız? Bu kayırmacı tavrımı anlatma mesela, eşitlik neferi göster beni; ismim adalete vekâlet edermişçesine. Bisikletimden de gereken övgüyü esirgeme. Yalnız, şu otomobildeki adama ver veriştir. Ben birazdan ölürüm, kelebek. Öyle saf gibi bakma yüzüme, dünyayı bir kelebek ömrüne emanet ettiğime göre elbet var bir bildiğim. Sen şimdi beyazsın, birkaç gün daha yaşasan; sen benim kadar yaşasan; katran olursun katran! Dur gitme hemen, daha konuşayım. Şu otomobildeki adama da aşk olsun, ortalığı birbirine kattı, maşallah, bana mısın demedi; hâlâ kıpırdanıyor. Sana da aşk olsun yalnız, karnı ak sırtı pek kırlangıçlara, koyu kahverengiden kül rengine çalan çekirgeye, üzerine serildiğim çimenlere, tepemdeki güneşe, hatta kuyumcuya, hatta soyguncuya, hatta seçmene ve hatta seçilene… Hepinize aşk olsun. Ben burada öleyim, bir tekiniz gelip yardım etmeyin, kolumdan tutmayın, bisikletimi tamir etmeyin. Ben burada öleyim, en iyisi. Öleyim. Zaten bak, bir pedalı da kırılmış; yaşasam o kadar yolu geri yürüyeceğim, ağır külfet. Ölmek zahmetsiz, böyle yattığım yerden, böylece… Ben öleyim, herkese aşk olsun; ne güzel dünya! Bir de kelebek, sevdiklerime çok selamımı götürüver. Ne söyleniyorsun, buradan şuraya uçacaksın, kanatların var her şeyin var, hakkını ver biraz! Selam verdin borçlu çıktın, değil mi? Hep öyle olur zaten. Ben küçükken komşunun camını kırmıştım top oynarken, o komşuya da uğrayıver; selamımı filan götürme ama. Camını kırdığım dakika hemen koşup anneme şikâyet etmişti beni, ne vardı şikâyet edecek? İstese her gün ekmek almaya bile gidiverirdim. Sonra camını taktırdıysak da bir daha sevmedi beni şirret karı; işte ona uğrayıver. Perdesini pek kapatmaz, sağlam olan penceresinden içeriye şöyle bir-iki ters baksan yeter ona bu sitem. Bir de babası marangoz bir arkadaşım vardı mahallede, babası dükkânı ona bırakıp gittiğinde hemen koca makineleri çalıştırıp tahtadan gemi yapmaya kalkışırdık. Düzgün çakılmış küçük cam çivilerinin aralarına ip geçirerek kadırgaya korkuluk; kurşun kalemden az uzun çıtalardan da direk yapardık gemimize. Bir keresinde yine babasının olmadığı ve koca koca makinelerde tahtaları kesmeye düzeltmeye çalıştığımız sırada benim parmağımı makine kapmıştı. Demir dişlilerin kestiği yerden et yarılmıştı da bembeyaz kemik görünüyordu. Acıdan -ya da korkudan- ağlayıp bağıramıyordum bile. Marangozhane ve hep makineler onların olduğundan, arkadaşıma büyük bir öfkeyle bakıyordum. O da sanki parmağımın kesilmesi kendi suçuymuş gibi yüzünü eğmiş, sonradan nasıl akıl ettiyse tiner kutusunun ağzına sarılı bezi kapıp parmağıma ve bütün bir elime dolamıştı. Bu yardımla, bileğimden dirseğime doğru akan kan biraz sonra tükenmişti ama o gün ve takip eden birkaç gün boyunca benim arkadaşıma öfkem hiç tükenmemişti. Şimdi diyeceğim o ki; arkadaşıma da bir uğrayıverirsen o cadaloz kadının evine kadar gitmişken, zaten çok yoktur araları… Kendisinden af dilediğimi söyle, boşu boşuna üzdüm onu. Hem parmağım da geçti artık, bir parça izi kaldı o kadar. Sadece onun mu; her şeyin bir parça izi kaldı, kelebek! Sevdiklerimin, sevenlerimin; hatta sevmediklerimin ve sevmeyenlerimin bile izi kaldı… Ne var ki uğruna başkalarını terk ettiklerim, başkaları uğruna terk ettiklerimden çok da üstün olmadı çoğu zaman; ama kime gittiysem, kendinden öncekini tanımadı, yara izlerimi göstermedim hiçbirine. Yalnızca yalnızlığıma gittiğim zamanlarda yalnızlığıma kendinden önce kim vardıysa bir bir anlattım, iyice kazıdım aklına. Terk etmek diyorum, kolaydı terk etmeler. Yalnızlığımı terk ettiğimde biliyordum ki bir kadın orada beni bekliyordu; bir kadını terk ettiğimde yine biliyordum yalnızlığım köşedeydi, üzerimden nerede çıkardıysam işte orada duruyordu. Yalnızlıktı bir aşkın bedeli. Bir aşkın bedeli yalnızlık olmamalı, diyordum; aşk olmamalı fiyakalı bir yalnızlığın ederi. Ama sonradan öğrendim ki yalnızca aşk olabilirmiş yalnızlığın değeri: insan yalnızlığı bildiği kadar bilebilirmiş aşkı ancak ve ne kadar büyükse aşkı işte o kadar yalnız kalırmış sonunda. Terk etmeler kolaydı da; vazgeçmeleri bir türlü beceremiyordum. Hangi gece kimden vazgeçmeye kalksam; sanki mevzuunun kendisi olduğunu biliyormuş gibi çantasını valizini toparlayıp yatıya geliyordu odama, sabaha kadar gitmiyordu. Gelen misafire git demek de olmuyordu. Ne gülüyorsun! Bir şey konuşuyoruz şurada, şimdi sövdürtme beni giderayak! Kelebeksen kelebeksin, hayvanlığın âlemi yok! Tamam fazla gittim, affedersin. Ama sana değil kızgınlığım, otomobildeki o adama; baksana ne hale soktu ağacı. Baksana ne hale soktu bisikletimi. Annem yemeğe bekliyordu birazdan onun yanına gidecektim; ama şimdi yürüyerek gitsem yetişemem, annem de çağırdı ya bensiz yemez, bekler. Elindeki çantaları belli etmemek istese de güçlükle taşıyan yaşlı adama yardım etmeyiyse her şeyden çok istiyorum şimdi. Lakin buna gücüm yetmiyor işte. İşte, her zaman bir fırsat elime geçip ve ben onu kaybettikten sonra yaptığım gibi; yaşlı adama yardım etme fırsatı elime geçip de gittikten sonra ancak arkasından üzülüyorum. Yaşlı adam da elindeki çantalarla asfalt anayolun aşağısındaki pamuk tarlalarından birine gidiyordur o saatte. Ellerindeki yaralardan belli oluyordu pamuk işçisi olduğu. Çantalarını taşıyamadım ama akşam olunca yine geçeceği yolda beklerim, ellerinin yarasına pamuklarla ilaç ve merhem sürerim. Pamuk toplamak için yaraladığı ellerini, topladığı pamuklarla iyileştirebilirim. Git tarlada yardım et, dersen ona yanaşmam ama. Bilmem ben tarla işçiliğini, bilmediğim işe de cahil halimle el sürmem. Teknoloji gelişti artık makineler var, diyorsun. Bak bu iyi. Maaş, işveren falan değil makinelerdir işçinin asıl velinimeti, teknoloji gelişsin tabii. Fakat gelişeyim derken yazmak işine bulaşmasın sakın. Yazıcıları ve okuyucuları rahat bıraksın, yazılanları teknolojik sanal âlemlerde oradan oraya sürüklemesin. Nice hali vakti yerinde insanlar, teknolojik âlemlerde perdelerin arkasına saklanarak birer yalnız kovboy; birer kule hapsindeki prenses kesiliyorlar, hayatın sillesini yemiş; daha ergenliğindeyken ermiş derviş rolü kesiyorlar. Hele ki yalnızlığa dil sürenler yok mu; dillerine biber sürmek istiyorum onların! Nedir bu yaptığınız! Neden kendiniz olmuyorsunuz! Neden bana yapmacık davranıyorsunuz, ben size mutlu oluyor muyum, diye çıkışmak istiyorum onlara. En kötü tarafı da; bu işi, yani yazıcılığı hiç özenmeyerek fakat çok özenti bir şekilde yapıyorlar. Sonradan, gerçek okuyucuların varlığını anımsıyorum da bu beni rahatlatıyor. İşte bu gerçek okuyucuları beslemeliyiz, kelebek! Neredesin? Daha bitmedi. Çünkü okuyucunun yazıcıya olduğu kadar; yazıcının da okuyucuya karşı ve dinleyenin anlatana olduğu kadar; anlatanın da dinleyene karşı sorumlulukları var, bunu da anlat. Ben öleyim sen anlat, en iyisi. Herkes bildiği işi yapsın. Ah otomobildeki adam! Senin yüzünden yemeğe geç kaldım, annem aç kalacak. İhtimal; haberimi alınca birkaç gün daha aç kalacak, olsun. Ben en çok yaşlı adama yardım edemediğime üzülürüm.
Kanatların bembeyaz, kelebek, kanatların ne güzel. Gittikçe üşüyorum, sözde güneş olacak tepemizdeki! Gittikçe büyüyorsun gözümde, ben mi sana doğruluyorum yoksa sen mi bana eğildin? Bembeyaz kanatların, her şey bembeyaz. Ne güzel.



Nisan, 2011

Acemi, sayı 15, Temmuz-Ağustos 2014

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

İletişim

Ad

E-posta *

Mesaj *