Ulan galiba yine gözüme şampuan kaçtı.
Yavaş yavaş artıyor yangısı. Hayır hızlı hızlı! Allaaah! Şu ellerimin köpüğünü
temizleyip avuçla su taşıyayım. Ya da doğrudan çeşmenin altına tutayım gözümü. Hay
senin musluk gibi! Hah. Yıkan. Yıkan. Yıkan. Aman Yarabbi!
“—Oğlum kirletme üstünü, bugün Çeşme’den
dayınla anneannen gelecek bak.”
Acaba o zaman da, bütün öğleden sonra
evin arkasındaki o çeşmenin başında dikelip, dayımla anneannem gelecek diye
böyle kafa üstü bakmış mıydım çeşmenin ağzına? Yoksa bu hikâye annemin
küçüklüğüme eklediği ufak bir çocuk davranışı mıydı? Yoksa yoksa, ve gerçeğe daha
yakını da bu olsa gerek, belki bu davranışımı birileri görür de salaklığımı
takdir eder diye mi bekledim o çeşmenin başında acaba? Hahaha! Gözümün yangısı
geçti ya, neyse ne artık.
Bu şampuan bitmiş yalnız, ikinci kereye
yetmeyecek. Gözümüze sıkana kadar saçımızı yıkasaydık iyiymiş. Neyse, Köpek’e
söylerim alıverir şimdi yenisini.
—Köpek!
Hay ulan, nereye kayboldu bu köpek? Yine
çekmeceleri mi dağıtıyor, mutfak masasına boylu boyunca uzanmış kendince
oyunlar mı oynuyor, kim bilir? Geçen günkü gibi, tabaktaki yemeği yere döküp
yalanıyor olmasın da… Hâlbuki ne güzel tabağa koymuşlar, oradan yesene. Köpek
işte. Ne anlar medeniyetten?
Köpek, benim köpeğimin ismi. Kendisi
gerçekten de bir köpek olduğu için, hem de şöyle iri yarısından, ona bu ismi
uygun gördüm. O da bana Hav Huv diyor. Doğrusu pek katılmıyorum buna. Haklı
gerekçem de şu: Şimdi sokağa çıksam, yani bu hâlde elbette çıkamam fakat
kurulanıp üstümü giyinip de çıksam sokağa, on kişiyi tutsam, birader bakar
mısın bir dakika desem, sence ben kimim neyim ben diye sorsam, bir tanesi de
tutup demez ki birader sen Hav Huv’sun. Hem, diyemez zaten. Bana böyle diyeni polise
ihbar ederim. Hiç böyle denir mi birine? Adama deli derler, gülerler. Ama gel
gör ki Köpek bana böyle diyor. Köpek işte. Bununla bir, illa ki empati yapmam
gerekirse, hani bazı zaman olur da insan düşünür acaba karşımdaki ne hissediyor
diye, işte böyle zamanlarda kendimi Hav Huv olarak hayal ederim. Ve inanır
mısınız içimi sonsuz bir huzur kaplar, kendimi nasıl etsem de muhtaç birine bir
şekilde yardım etsem diye çırpınırken bulurum. Siz de çıkmaza girdiğinizde,
kendinizi hiçbir işe yaramaz hissettiğinizde ya da durumunuzu enine boyuna
tartmak istediğinizde, bir ölçüt olarak kullanmak için, Hav Huv olduğunuzu
düşünün. Evet, ben çok kullanırım bunu ve çoğu kez de işe yaramıştır.
Düşüncelerinizin sonunda eskiye göre biraz daha rahatlamış bulursanız
kendinizi, işte o zaman anlarsınız Hav Huvluğun o kadar da kötü bir nimet
olmadığını.
—Köpek!
Hay Allah. Nereye kayboldu bu köpek?
Başkası olsa sesimi duyuyor da, yine iş buyuracak aman deyip bir köşede saklanıyor
diyeceğim; ama tanıyorum, o öyle yapmaz. Hem, ben alıştırdım onu böyle bir işe.
Evde bitmiş olan bir yiyeceğin içeceğin veya herhangi bir şeyin boş paketini
veriyorum, dişlerinin arasına sıkıca sıkıştırıp aşağıya bakkala iniyor, bakkal
da ona aynı paketin dolusunu –yine dişlerinin arasına sıkıştırmak kaydıyla-
veriyor ve eve geri yolluyor. Fiyatı ne kadarsa deftere yazıyor, aybaşı gelip
de maaşı aldığımda hesaplaşıyoruz – hani pek de anlayışlı bir heriftir şu benim
Bakkal Efendi. Hem, istemiyor olsa böyle bir işe alışmazdı. İyi de, madem
istemiyor da değilsin, o hâlde neredesin be köp’oğlu Köpek?
İsmini şu an için hatırlayamadığım bir
barınaktan almıştım onu. Barınak mıydı, çiftlik miydi, onu bile doğru düzgün
hatırlamıyorum. Onu aldığımda henüz altı aylık bir yavru… Hayır. Onu neden bir
barınaktan alayım ki? Oğluma kızıma, eşimin dostumun oğluna kızına veyahut da
sevdiğim birine hediye olarak mı onu bir barınaktan alayım? Bana en yüksek
faydayı sağlayacak biçimde onu bir güzel süsleyip püsleyerek sevdiğim birine
hediye mi vereyim? Peki o ne yapsın? Ya da onlar? Birkaç ay sonra, hediyenin
hediyelik özelliği iyice silinip yerine kocaman bir sorun yerleştiği zaman;
yani hediye edilen canlının gerçekten de bir canlı olduğu ve hâliyle bir dolu
fazladan uğraşı olduğu iyice kanıksandığında diyorum, her yere boy boy
fotoğraflarını asarak ona yeni bir bakıcı mı arasınlar, altına da şu notu
ekleyerek: “Sevimli köpeğimiz yeni bir yuva arıyor, onu evlat edinmek isteyen
lütfen şu numarayı arasın.”? Yani ben bu güzel köpeğe bütün bunları yapayım
öyle mi? Hayır, ben bunu yapmam. O hâlde onu bir barınaktan almadım? Doğrudur.
Peki nereden geldi? Belki de bir kış günü, ben bile kalın kabanımın içinde
iliklerim buz tutmuş halde bir an önce eve varmaya çalışırken onu çırılçıplak
bir duvarın dibinde inlerken görmüşümdür de beraberimde eve buyur etmişimdir?
Evet, muhakkak öyledir. Onu bulduğumda bir deri bir kemiktir, fakat zaman
içinde birlikte kilo alıp gelişmişizdir. Kaç defalar yıkamışımdır da ancak
birkaç ayın sonunda ak pak tüyleri ortaya çıkmıştır. Sonradan, işte nasıl
olduysa bu boş paketleri dişlerinin arasına sıkıştırıp bakkala gitme işini
öğrenmiştir. Kaç yaşındayken öğrenmiştir bunu acaba? Dahası; ben onu o soğuk
kış günü bulduğumda kaç yaşındadır? Şimdilerde kaç yaşına basmıştır? Yooo.
Hayır. Birkaç seneye varmadan ölecektir bizim köp’oğlu. Eyvah! Belki de çoktan ölmüştür!
Bunu göze alamam. Hayır, buna katlanamam doğrusu.
Eh, ne yapalım, bizim de bir
köpekçiğimiz olmayıversin.
Duştan çıkıyorum. Üstümü giyinip aceleyle
dışarı atıyorum kendimi. Saate bakılırsa yol boyu hızlı hızlı yürümekten başka
bir iş yapmaya fırsatım yok: Misal, ayakkabımın bağı çözülse ve onu bağlamak
için bir iki dakika dursam dahi geç kalmış olacağım. O hâlde oyalanmak yok. Uygun
adım, marş!
Hava soğukmuş. Şu kız da her sabah
kapının önüne çıkıp pirinç ayıklıyor. İnsan her gün de pirinç mi yer? Her sabah
orada, her sabah. Artık bu bir sayım mıdır, yaşadığının belgesi midir, bilmem.
Ne var? Ne bakıyorsun? Al sen devam ettir hikâyeyi o zaman. Hem benim işe
yetişmem lazım, geç kalıyorum.
Genç adam hızlı adımlarla önümden
geçtiği sırada, ben pirinçleri ayıklamayı henüz bitirebilmiş değildim. Her
sabah erkenden uyanıp böyle kapı önlerine dışarılara vururum kendimi. Evin
içleri boğuyor insanı. Pirinç ayıklamam da yalandan; mahsus iş yapıyorum
zannetsinler diye. Ben her sabah pirinç ayıklarım, o da her sabah böyle yürür
geçer önümden. Nereye gidiyor, anlat derseniz; inanın ki hiç bilmiyorum nereye
gittiğini. Yani elimde kesin bir bilgi yok demek istiyorum, yoksa elbette ki
bir fikrim var nereye gittiğine dair. Kılık kıyafetine bakılırsa bir dairede küçük
bir memur olacak veyahut onun ayarında bir mevkii işte. Paspal, rezil bir
ceketi var, aynı ayarda bir de pantolon ayağında. Hem, her sabah böyle önümden
yürüyüp geçmesi, her sabah aynı erken saatte, başka neyle açıklanabilir?
Bakmayın, dilini lisanını bilsem bir yol yapmaya uğraşırım, böyle önümden
salınarak geçmesi, her sabah, içimi eritmiyor değil. Ama benim bacak dediğime o
ne diyor kim bilir? Gece on birde Tatar’ın bahçesine gel desem kim bilir ne
anlayacak da nereye gidecek? Bir de bakarmışsın dosdoğru Yahudi Kocakarı’nın
evine gidermiş! Ay hiç güleceğim yoktu! Onları birden altlı üstlü hayal edince…
Kocakarı canını çıkarır vallahi şuncağız zavallının!
(Sıcak su bitiyor eyvah!)
Bana derseniz ki sen ne yapıyorsun her
sabah; ben ne yapayım, her sabah pirinç tepsisini kaptığım gibi dışarılara
kaçıyorum. Evin içlerinde pirinç ayıklanmaz mı? –Elbette ki ayıklanır fakat
bana sordunuz mu sen evin içlerinde durabiliyor musun diye? Ne mümkün anacım ne
mümkün? Mümkün mü hiç? Ben bu evde, bu dört duvarın arasında bir saniye olsun
durayım hiç mümkün müdür? Havalar soğumadan evveli hiç girmezdim içerilere,
birkaç tuvalete birkaç da aş ekmek yapmaya o kadar. Şimdi kış geldi, bırakın
olsun bu kadarı, uyumaya bari gireyim geceleri. Sen derseniz neden duramıyorsun
bu evin içlerinde; yani bu evin içlerinde bir koku var ki, bilmezsiniz, kapının
önlerine çıkıp şu bizim dededen kalma köhne sokağın tavanında dolaşan kömür
sobası kokusunu solumak bile daha sabredilebilirdir bu yıkıntının içlerinden. Yani
bu yetmiş iki hanesinde yetmiş iki ayrı milletten insan olan çingene
mahallesini seyredebilirim; yani karşı köşe başında bir çocuğun dilini iyice
yukarılara uzatıp burnundaki sümük akıntısını dilinin ucuyla yakalamasını
seyredebilirim, bu manzaraya katlanabilirim de yine bu evin içlerindeki eşyayı
görmeye katlanamam. Belediyeden kepçe istedim bu evi gelin yıkın diye kimse
gelmedi. İki defa dilekçe vermeye çalıştım kabul etmediler. Bir balyozum olsa
kendim girişeceğim duvarlara ama balyozum da yok ki. Komşulara soruyorum
kimsede yokmuş. Ama bir yerden muhakkak bulacağım ama balyoz ama kepçe fark
etmez yıkacağım bu evi bu ev yıkılmalı. Kıran girsin ev gibi içeriler gibi bin
defa!
Sıcak su bitti işte! Artık çıkmanın
vaktidir. Hem şampuanımız da bitti, çıkmayıp ne yapacağız? Bitişikteki ev
sahibinin karısı yine bir dünya laf söyleyecek, bulaşıklara sıcak su komadın depoda
diye kızacak. Pirinç ayıklayan kızın hikâyesi de yarım kaldı. Affet beni pirinç
ayıklayan kız, üç beş litre sıcak su daha olsaydı çok rahat yeterdi hikâyeni
tamamlamana, hep ev sahibinin cimriliği, daha büyük bir depo koyabilirmiş.
Duştan çıkıyorum. Bu ne soğuk amanın!
Hemen kurulanıp giyinmeli. Saçları çok kurutmayalım yalnız, saçlar ıslak
kalsın, küçükken saçlara su vurunca mahallenin yakışıklısı olurduk, yine öyle yapalım.
“Sevda olmasaydı
da gönüle dolmasaydı
Sevda olmasaydı
da gönüle dolmasaydı
Dünya neye
yarardı da…”
Bu ne? Sapsarı havlu kıpkırmızı olmuş.
Hay ulan! Yine burnum kanamış. Kanıyor. Tutalım bakalım çeşmenin altına, bir de
senin gönlünü edelim öyle mi?
Tamamdır. Havlunun tersiyle kaldığımız
yerden devam edelim. Ne diyorduk?
“Sevda olmasaydı
da gönüle dolmasaydı!
Dünya
neye yarardı da güzeli olmasaydı!
Dünya
neye yarardı da güzeli olmasaydı!
Dünya. Neye.
Yarardı. Da. Güzelim. Olmasaydı?”
Tırnaklar daha uzamamış, iyi, bir de
onlarla uğraşmak olacaktı bedavadan. Üstümüzü giyinip çıkalım dışarılara. Ev
sahibimize uğrayalım, bakkalımıza uğrayalım. Bakalım cümle âlem ne âlemde?
Cümle âlem de görsün bizim hangi âlemde olduğumuzu.
Hava soğukmuş bre. Rüzgâr da sert
esiyor. Sert değil de, iğne iğne esiyor insanın boşluklarına. Kayınvalide dili
gibi esiyor rüzgâr. Ceket alsaydım iyiymiş. Ah bu koku! Soğuk ve ıslak havaya
hapsolmuş ağır kömür kokusu! İnsanı nasıl da çocukluğuna; çocukluğundaki hiç
sevmediği bir işi annesinin zoruyla güç bela yaptığı anılara götürüyor!
Boş verelim şimdi, Bakkal Efendi’ye bir
hayırlı işler dileyelim, görsün bizim de ne âlemde olduğumuzu.
—Hayırlı işler kolay gelsin!
Demek selamımızı imalı bir bakışla
alıyorsun öyle mi? Öyle olsun. Hem ev sahibim hem bakkalım olmasaydın muhabbete
dururdum, iki laflardık oradan buradan, yine birkaç Rumca kelime öğretirdin
bana. Fakat muhabbete duracak olsam yine birikmiş borcumu hatırlatacaksın,
besbelli. Üç aydır, bak bu ay da ödemezsen bakkaldaki hesabını da biriken
kiranı da bir yana bırakır defederim seni bu mahalleden diyorsun. Olsun. Biz de
boş durmuyoruz ki, iş arıyoruz elbet. Hem sen yumuşak yüreklisindir, sanki
hakikaten evden atacakmış numarası yapma. Hem, her ne kadar para kazandırmasa
da hikâyecilik de bir iştir. Yine de dışarıya çıktığımızda para kazandıracak
işler de aramıyor değiliz. Yalnızca bugün istisna yapıyoruz. İnsan doğum
gününde de iş arayacak değildir ya!
Sahi, doğum günü. –Müz bugün değil mi?
Kaç yıl olmuş? O günlerden bu günlere? Ah! Sevdiğin kıza şiirlerden mısralar
kırptığın günler!
Ah sevgilim! Aldatıcısın neyleyim,
inansam mı, kanı mı versem sana? Vatanımsın ve ben üzerinde yersiz yurtsuz
dolaşıyorum. Hemşireler de kan almıyor ki benden; düşsen yaralansan kanımı
versem sana. Ah sevgilim ah! Bilmiyorsun ne âlemde olduğumu. Şunu bil ki; böyle
günlerde böyle hislere batıp çıkmam biraz da senin yüzünden.
Dönüşte bakkala uğrayıp bir kutu şampuan
alalım. Dönüşte mi? Nereden dönüşte? Nereye gidiyoruz? Neyse ne. Dönüşte
uğrayalım bakkalımıza. Hem, bırakalım biraz içini boşaltsın adamcağız, bir iki
sayıp sövsün yüzümüze karşı, iki gündür görüşmüyoruz. Hem, geçen yılki gibi, ev
sahibim Bakkal Efendi belki bugünkü alışverişi de doğum günü hediyesi sayıp
veresiye defterine yazmayacaktır, kim bilir.
Kasım, 2012
Divanyolu, sayı 14, 2015
Divanyolu, sayı 14, 2015