Bob Ross’a
Ben bir
yevmiyeciyim. Özür dilerim, zira kelimelerle öyle içli dışlı olmaya gerek yok; okuyan
duyan herkes bu yevmiye kelimesinin ahenkten ne kadar uzak olduğunu bilir. Bir
mahalle düşünelim, diğer kelimeler hangi tiplere denk gelir bilemiyorum ama
yevmiye kesinlikle meşe oynarken yerdeki meşeleri alıp kaçan dili yöre aksanlı
çocuktur bana kalırsa. Yevmiyeci yerine gündelikçi de diyebilirdik pek âlâ ama
o daha çok evlere temizliğe gidenler içindir, fonetiği daha çok mermerli ahşap
dekorlu salonlara müsait gelir. Hikâyemizi sevimlileştirmek adına yevmiyeyi
koyunun olmadığı yerdeki keçi nam-ı diğer Abdurrahman Çelebi dayıbaşıların
deyişiyle “yövmiye” ya da onları hiç sevmeyen işçilerin deyişiyle “yöğmiye”
şeklinde tahrif edebilirdik; ne var ki bu sefer doğru yazılışını tercih ettik
(yevmiye çok somurtkan duruyor, şirinlik fırçamızı alıp yevmiyenin yanına şöyle
gülümseyen bir –ci ekleyelim).
Mesela
tuvalimizin şurasında bir yevmiyeci varmış. Evet, o benim. Evet, o sensin, seni
biraz daha ayrıntılı resmedelim. İnsan fırçamızı alıyoruz, şuralarına şöyle,
buralarına böyle, fırçanın ucuyla, gördüğünüz gibi ayaklarında kalın
ayakkabıları sırtında kalın ceketi –birazdan hele sabah ayazı geçsin çalıştıkça
ısındıkça onu sırtından sıyırıp atacak- ve karışık saçlarıyla işte bir yevmiye
işçisi! Neyi bekliyor? Bizim ona vereceğimiz işi bekliyor. Mesela ne olsun – vakit
zeytin hasadı vakti olsun. Zeytin ağacı fırçamızı alıyoruz, biraz şu dal biraz
bu dal, dallarda küçük küçük iri zeytinler, çok hafifçe, işte bir zeytin ağacı!
Yalnız şurada bir dalı çok zayıf vermiş, belki de o aşı tutmamış. Şimdi
resmimize geniş bir naylon yazgı ile büyükçe bir merdiven ve uzun bir sırık
ekleyelim. Burada mümkün olduğunca pastel tonları yakalamaya çalışmalıyız ki
canlı renkler kullanmak için hava fazla kapalı. Zeytin ağacının altına doğru
geniş naylonumuzu yazalım, yazgı fırçamızla, sağa sola fazla gidecek diye
telaşa kapılmaya gerek yok naylon ne kadar geniş olursa düşen zeytinleri toplamak
o kadar kolay olacaktır, işte böylece geniş naylonumuzu da yazdık. Sıra geldi ağaçtaki
zeytinleri düşürmeye! Nasıl düşüreceğiz? Merdivenin tepesine çıksın? Çık! Çıktı.
Hayır önce uzun sırıkla değil önce elinin erdiği dalları elinle sıyıracaksın! Şurada
birkaç tane kalmış, onları da, aferin. Dur ben uzatayım hiç inme, tut bakalım,
haydi şimdi sırıkla bir güzel çırp o tepeleri. Filizleri kırmadan, ince dallara
çok vurma. Ulan yavaş ol kafama indirdin hep zeytinleri! Ben de o zaman altında
durmayayım değil mi? Hop biri kazağın içine gitti! Yavaş, düşeceksin! Merdivenin
ayaklarını sağlamlaştırmadan niye çıkıyorsun tepesine? Azıcık usturuplu çırp
bakayım! Haydi, devam!
İşte bu bir
zeytin hasadıdır. Dibinde kuru kuru sert sert dikenlerle, tepede olgun
zeytinleriyle, daha da tepede kurşuni bulutlarıyla bir zeytin ağacının olanca
doğurganlığını ele güne gösterme zamanıdır. Sırığı vurdukça kırılan kuru ince
dalların çıtırtıları, yerde serili kalın naylonun üstüne art arda düşen
zeytinlerin patırtıları, kafaya çarpanların bıraktığı soğuk sızı, kazağın
içlerine girenlerin huysuz gıdıklamaları, dallardaki örümcek ağlarının kulağa
kaşa göze dolanması, karıncalar, ufacık siyah kocaman kırmızı karıncalar, sert
budakların çizip sıyırdığı bilekler, eller, ısınan kaslar; ayak tabanından
kollara ve boyna ve parmak uçlarına kadar ısınan, yanan kaslar… İşte bu bir
zeytin hasadıdır.
Şu ağacın
altında bir sofra olsun. Bu öyle bir sofra olsun ki; koca zeytin ağacından
yerdeki geniş naylonun bir köşesine çırpılan zeytinleri diğer tarafa toplayıp o
köşeye kurulmuş derme çatma bir sofra olsun: kapaklı kapların içlerinde biraz
bal, biraz zeytin, biraz çökelek, iki domates ve belki birkaç şey daha veya belki
başka hiçbir şey, bir somun ekmek, bir parça gazete kâğıdına sarılmış bir avuç
tuz, termos, plastik bir bardak ve başka bir parça gazete kâğıdına sarılmış bir
avuç şeker…
“─Saat öğlen
oldu, şurayı da çırpayım bırakıp bir şeyler yiyeyim midem kazındı vallahi.”
Böylece ağacın
şurası da çırpılıyor ve tıpkı yukarıda bahsettiğimiz gibi bir sofra kuruluyor
naylon yazgının en uygun – yani en korunaklı köşesine.
“─Of aman yarabbi!
Kollarımda bacaklarımda derman kalmamış. Önce biraz oturup dinleneyim, kapların
kapaklarını açarım, termostan çayımı doldururum, hepsini de yaparım,
beklesinler. Yalnız, ağacın şurasının çırpılıp bitirilmesinden sofranın
kurulmasına kadar geçen o kısacık süre ne kadar güzeldi, insanın kendisini
tanıması için ne kadar elverişliydi! İnsan bir iş yapıyorken, hele ki işçiyse,
yani iş yapana elbette işçi denir ama hani el işinde çalışıyorsa diyeyim, çok
acıkmışsa ve elindeki ufak işi de bitirip bir molaya bir yemeğe geçecekse nasıl
da bütün organları sonsuz bir telaş içinde çırpınıyor, beş dakikalık iş on
dakikalık oluveriyor da on dakikalık süre beş dakikaya iniveriyor sanki; akıl
bile peş peşe düşünceler yüzünden hiçbir düşünceyi tamamlayamıyor böyle
zamanlarda. İçindeki açlığın az sonra doyuma ulaşacağını bilmenin zapt edilemez
coşkunluğu bu; doğrusu şaşıyorum. Bir aslan olsaydım kovaladığım zebrayı
yakalamama birkaç adım kala yine böyle heyecanlanıp telaş yapmaktan hiçbir
avımı yakalayamaz ve öylece açlıktan ölür giderdim galiba. Şimdi de durum
farklı değil aslına bakarsak; ama şimdi insan kurnazlığımı kullanarak bir
dereceye kadar hükmedebiliyorum bu coşkunluğa, şimdi bile bir an önce yemeğime
başlamayıp bu heyecanı mümkün olduğunca sürdürme isteğim de yine bu insan
kurnazlığıma sığınarak peşine düştüğüm bir şey. İşte ince ince yağmur da
atıştırmaya başladı, iyi ki bu korunaklı köşeye kurmuşum sofrayı. Birazdan
tutup iyice bastırırsa o zaman yandık. Bereket başımda dayıbaşı filan yok, yok
olmasına yok ama mal sahibi sağ olsun nemrut gibi herif, aratır mı? İki ölüyü
bir kefenle gömdürür, öteki kefeni evine yollar; öyle çakal! Harmanım yanıyor
yetiş desen saplığını ütülemeye koşar. Şimdi bile başımda kimse yok diye sanki
rahat mı edebiliyorum? Ağacın tepelerinde hele birkaç tane zeytin kalmış olsa
yarın yine aynı ağaca göndermeyecek mi insanı – gönderecek besbelli. Neyse ne,
bir an önce yiyip kaldırmalı, birazdan yağmur başlayacak.”
Hasat süredursun,
karıncalı bir hikâye anlatayım: Bugünkü havanın aksine bol güneşli bir yaz
günü, ne yapsam ne yapsam diye dolaştığım sırada, evin önündeki karınca
yuvasıyla oynarken buldum kendimi. Her yaz oralarda görülen kırmızı kocaman
karıncalar o yaz da yine oradaydılar. Ben elimdeki küçük kuru ot parçası ile
gözüme kestirdiğim iki karıncayı birbirine kızıştırmaya çalışırken bir tanesi
aniden elimdeki çöpü tırmanıp parmağımı ısırmaya başladı. Aman yarabbi o ne
acı! Ben elimi salladıkça o daha da sıkıyor çenesini, o sıktıkça ben daha da
sallıyorum… Aman, bu güneşli yaz günü nereden aklıma geldi şimdi? Nereden
hatırladıysam bu çocukluk hüsranını? Yine ne düşündüm de hatırladım, kim bilir?
Yağmur
bastırıyor. Biz şunu bunu resmederken, bizim yevmiyeci ağacın dibinde öğününü
yerken birden yağmur bastırıyor. Yaz günü hatıramız da bu yüzden yarıda kaldı
demek? Biz fırçalarımızı toplayıp temizliyoruz, yevmiyeci sofrasını bir çırpıda
toplayıp kaldırıyor ve ikimiz birlikte ağacın gövdesine sığınıyoruz.
Zeytinlerini toplayıp soyduğumuz dalların altında, birden bastıran yağmuru ve
ondan kaçışan ve yine onla dolan yuvalarına kaçışan karıncaları seyrediyoruz.
Derken bir araba yaklaşıyor, duruyor, bizi alıp oradan ayrılıyor.
Birden
bastıran yağmurda başını bulutlara kaldırıp yıkanan zeytin ağacı bu yazıyı
okuyamıyor. (Şuradaki insanların yavanlığını almak için aralarına birkaç tane yevmiyeci
serpiştiriyoruz.)
Ocak, 2014
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder