12 Ağustos, 2015

Bir Yevmiye Hikâyesi

Bob Ross’a

Ben bir yevmiyeciyim. Özür dilerim, zira kelimelerle öyle içli dışlı olmaya gerek yok; okuyan duyan herkes bu yevmiye kelimesinin ahenkten ne kadar uzak olduğunu bilir. Bir mahalle düşünelim, diğer kelimeler hangi tiplere denk gelir bilemiyorum ama yevmiye kesinlikle meşe oynarken yerdeki meşeleri alıp kaçan dili yöre aksanlı çocuktur bana kalırsa. Yevmiyeci yerine gündelikçi de diyebilirdik pek âlâ ama o daha çok evlere temizliğe gidenler içindir, fonetiği daha çok mermerli ahşap dekorlu salonlara müsait gelir. Hikâyemizi sevimlileştirmek adına yevmiyeyi koyunun olmadığı yerdeki keçi nam-ı diğer Abdurrahman Çelebi dayıbaşıların deyişiyle “yövmiye” ya da onları hiç sevmeyen işçilerin deyişiyle “yöğmiye” şeklinde tahrif edebilirdik; ne var ki bu sefer doğru yazılışını tercih ettik (yevmiye çok somurtkan duruyor, şirinlik fırçamızı alıp yevmiyenin yanına şöyle gülümseyen bir –ci ekleyelim).
Mesela tuvalimizin şurasında bir yevmiyeci varmış. Evet, o benim. Evet, o sensin, seni biraz daha ayrıntılı resmedelim. İnsan fırçamızı alıyoruz, şuralarına şöyle, buralarına böyle, fırçanın ucuyla, gördüğünüz gibi ayaklarında kalın ayakkabıları sırtında kalın ceketi –birazdan hele sabah ayazı geçsin çalıştıkça ısındıkça onu sırtından sıyırıp atacak- ve karışık saçlarıyla işte bir yevmiye işçisi! Neyi bekliyor? Bizim ona vereceğimiz işi bekliyor. Mesela ne olsun – vakit zeytin hasadı vakti olsun. Zeytin ağacı fırçamızı alıyoruz, biraz şu dal biraz bu dal, dallarda küçük küçük iri zeytinler, çok hafifçe, işte bir zeytin ağacı! Yalnız şurada bir dalı çok zayıf vermiş, belki de o aşı tutmamış. Şimdi resmimize geniş bir naylon yazgı ile büyükçe bir merdiven ve uzun bir sırık ekleyelim. Burada mümkün olduğunca pastel tonları yakalamaya çalışmalıyız ki canlı renkler kullanmak için hava fazla kapalı. Zeytin ağacının altına doğru geniş naylonumuzu yazalım, yazgı fırçamızla, sağa sola fazla gidecek diye telaşa kapılmaya gerek yok naylon ne kadar geniş olursa düşen zeytinleri toplamak o kadar kolay olacaktır, işte böylece geniş naylonumuzu da yazdık. Sıra geldi ağaçtaki zeytinleri düşürmeye! Nasıl düşüreceğiz? Merdivenin tepesine çıksın? Çık! Çıktı. Hayır önce uzun sırıkla değil önce elinin erdiği dalları elinle sıyıracaksın! Şurada birkaç tane kalmış, onları da, aferin. Dur ben uzatayım hiç inme, tut bakalım, haydi şimdi sırıkla bir güzel çırp o tepeleri. Filizleri kırmadan, ince dallara çok vurma. Ulan yavaş ol kafama indirdin hep zeytinleri! Ben de o zaman altında durmayayım değil mi? Hop biri kazağın içine gitti! Yavaş, düşeceksin! Merdivenin ayaklarını sağlamlaştırmadan niye çıkıyorsun tepesine? Azıcık usturuplu çırp bakayım! Haydi, devam!
İşte bu bir zeytin hasadıdır. Dibinde kuru kuru sert sert dikenlerle, tepede olgun zeytinleriyle, daha da tepede kurşuni bulutlarıyla bir zeytin ağacının olanca doğurganlığını ele güne gösterme zamanıdır. Sırığı vurdukça kırılan kuru ince dalların çıtırtıları, yerde serili kalın naylonun üstüne art arda düşen zeytinlerin patırtıları, kafaya çarpanların bıraktığı soğuk sızı, kazağın içlerine girenlerin huysuz gıdıklamaları, dallardaki örümcek ağlarının kulağa kaşa göze dolanması, karıncalar, ufacık siyah kocaman kırmızı karıncalar, sert budakların çizip sıyırdığı bilekler, eller, ısınan kaslar; ayak tabanından kollara ve boyna ve parmak uçlarına kadar ısınan, yanan kaslar… İşte bu bir zeytin hasadıdır.
Şu ağacın altında bir sofra olsun. Bu öyle bir sofra olsun ki; koca zeytin ağacından yerdeki geniş naylonun bir köşesine çırpılan zeytinleri diğer tarafa toplayıp o köşeye kurulmuş derme çatma bir sofra olsun: kapaklı kapların içlerinde biraz bal, biraz zeytin, biraz çökelek, iki domates ve belki birkaç şey daha veya belki başka hiçbir şey, bir somun ekmek, bir parça gazete kâğıdına sarılmış bir avuç tuz, termos, plastik bir bardak ve başka bir parça gazete kâğıdına sarılmış bir avuç şeker…
“─Saat öğlen oldu, şurayı da çırpayım bırakıp bir şeyler yiyeyim midem kazındı vallahi.”
Böylece ağacın şurası da çırpılıyor ve tıpkı yukarıda bahsettiğimiz gibi bir sofra kuruluyor naylon yazgının en uygun – yani en korunaklı köşesine.
“─Of aman yarabbi! Kollarımda bacaklarımda derman kalmamış. Önce biraz oturup dinleneyim, kapların kapaklarını açarım, termostan çayımı doldururum, hepsini de yaparım, beklesinler. Yalnız, ağacın şurasının çırpılıp bitirilmesinden sofranın kurulmasına kadar geçen o kısacık süre ne kadar güzeldi, insanın kendisini tanıması için ne kadar elverişliydi! İnsan bir iş yapıyorken, hele ki işçiyse, yani iş yapana elbette işçi denir ama hani el işinde çalışıyorsa diyeyim, çok acıkmışsa ve elindeki ufak işi de bitirip bir molaya bir yemeğe geçecekse nasıl da bütün organları sonsuz bir telaş içinde çırpınıyor, beş dakikalık iş on dakikalık oluveriyor da on dakikalık süre beş dakikaya iniveriyor sanki; akıl bile peş peşe düşünceler yüzünden hiçbir düşünceyi tamamlayamıyor böyle zamanlarda. İçindeki açlığın az sonra doyuma ulaşacağını bilmenin zapt edilemez coşkunluğu bu; doğrusu şaşıyorum. Bir aslan olsaydım kovaladığım zebrayı yakalamama birkaç adım kala yine böyle heyecanlanıp telaş yapmaktan hiçbir avımı yakalayamaz ve öylece açlıktan ölür giderdim galiba. Şimdi de durum farklı değil aslına bakarsak; ama şimdi insan kurnazlığımı kullanarak bir dereceye kadar hükmedebiliyorum bu coşkunluğa, şimdi bile bir an önce yemeğime başlamayıp bu heyecanı mümkün olduğunca sürdürme isteğim de yine bu insan kurnazlığıma sığınarak peşine düştüğüm bir şey. İşte ince ince yağmur da atıştırmaya başladı, iyi ki bu korunaklı köşeye kurmuşum sofrayı. Birazdan tutup iyice bastırırsa o zaman yandık. Bereket başımda dayıbaşı filan yok, yok olmasına yok ama mal sahibi sağ olsun nemrut gibi herif, aratır mı? İki ölüyü bir kefenle gömdürür, öteki kefeni evine yollar; öyle çakal! Harmanım yanıyor yetiş desen saplığını ütülemeye koşar. Şimdi bile başımda kimse yok diye sanki rahat mı edebiliyorum? Ağacın tepelerinde hele birkaç tane zeytin kalmış olsa yarın yine aynı ağaca göndermeyecek mi insanı – gönderecek besbelli. Neyse ne, bir an önce yiyip kaldırmalı, birazdan yağmur başlayacak.”
Hasat süredursun, karıncalı bir hikâye anlatayım: Bugünkü havanın aksine bol güneşli bir yaz günü, ne yapsam ne yapsam diye dolaştığım sırada, evin önündeki karınca yuvasıyla oynarken buldum kendimi. Her yaz oralarda görülen kırmızı kocaman karıncalar o yaz da yine oradaydılar. Ben elimdeki küçük kuru ot parçası ile gözüme kestirdiğim iki karıncayı birbirine kızıştırmaya çalışırken bir tanesi aniden elimdeki çöpü tırmanıp parmağımı ısırmaya başladı. Aman yarabbi o ne acı! Ben elimi salladıkça o daha da sıkıyor çenesini, o sıktıkça ben daha da sallıyorum… Aman, bu güneşli yaz günü nereden aklıma geldi şimdi? Nereden hatırladıysam bu çocukluk hüsranını? Yine ne düşündüm de hatırladım, kim bilir?
Yağmur bastırıyor. Biz şunu bunu resmederken, bizim yevmiyeci ağacın dibinde öğününü yerken birden yağmur bastırıyor. Yaz günü hatıramız da bu yüzden yarıda kaldı demek? Biz fırçalarımızı toplayıp temizliyoruz, yevmiyeci sofrasını bir çırpıda toplayıp kaldırıyor ve ikimiz birlikte ağacın gövdesine sığınıyoruz. Zeytinlerini toplayıp soyduğumuz dalların altında, birden bastıran yağmuru ve ondan kaçışan ve yine onla dolan yuvalarına kaçışan karıncaları seyrediyoruz. Derken bir araba yaklaşıyor, duruyor, bizi alıp oradan ayrılıyor.
Birden bastıran yağmurda başını bulutlara kaldırıp yıkanan zeytin ağacı bu yazıyı okuyamıyor. (Şuradaki insanların yavanlığını almak için aralarına birkaç tane yevmiyeci serpiştiriyoruz.)


Ocak, 2014

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

İletişim

Ad

E-posta *

Mesaj *