15 Temmuz, 2018

Öykü Avcısı Efsanesi


Terketmelerustası’nın çırağıydım;
işi öğrenince ilk iş hepinizi terk edecektim,
ustam beni terk etmeseydi.

(Bazı efsanelerde kahraman olmaz. Çünkü öyküyle kahraman olunmaz.)
Sonra kız ara vermeden, baştan anlatmaya başladı hikâyesini, kimse de itiraz etmedi üçüncü kez dinleyecekleri bu hayli komik şakaya: “İlk kez sahilde görmüş beni. Görür görmez de âşık olmuş zaten ilk görüşte aşk diye bir şey varsa ancak sadece bir tek böyle bir şey olabilirmiş. Arka arkaya sıraladı ancak sadece bir tek diye; bunların da sebebi, söylemek istediklerini pekiştirmekmiş, öyle dedi. Dedim, sen her söylediğin kelimeyi böyle açıklamak için ayrıca maaş mı alıyorsun? Dedi, yok, o zaman her kelimeyi açıklamak için asgari üç dört kelime kullanmak lazım, bu sefer o aradaki üç dört kelimenin her biri için de yine üç dört kelime lazım, böyle böyle dibini göremeyiz bunun. Dedim, ne değişikmişsin sen öyle. Bunu bir iltifat, bir ilgi zannedip sevindi. Böyle anlatmakla olmuyor işte görmeliydiniz.” Gülüşmeler, kahkahaların zayıfladığı noktalarda birbirinin dizini dövercesine itişmeler, eğlenmeler…
Gülün bakalım, geçin dalganızı, diye homurdandı. Nasılsa tanımıyorsunuz ya, nasılsa yarın sokakta yüzümü görmeyeceksiniz ya, nasılsa yarın sokakta yüzümü görecek olsanız bile; akşamından dalga geçip alay ettiniz diye kızaracak bir suratınız yok ya, geçin dalganızı. Gülün gülebildiğiniz kadar, Allah ağlatmasın. Sonra, uzunca sustu. Böyle alıngan konuştuğuna göre… Evet benim! O hikâyedeki saf benim. Komik mi durmuşum severken? Durmuşumdur! Salak gibi mi olmuşum, doğrudur! Zaten âşık adamın akıllısı ikiyüzlüdür. Aşk dediğin akıllı işi midir sanıyorsun? Peki.
Kasım sonundan beri yazmamışım. Yazmayacaktım da; ayrılırken benden sana hiçbir şey bırakmamak, yani mümkün olduğunca az şey bırakmak için. Yoksa illa ki bir şey kalır, hiç değilse adım kalır. Beni unutman gerekliydi, ya da mümkün olduğunca silik, tozlu hatırlaman. Sonra bugün, işte tam da şu güneş, şimdi görünmüyor ama gündüz bir ara çok da parlak ve çok da tepeden bakan güneş yatağıma vururken, ben senden gelen mektubu; yani senden aldığım, senin canın gibi çıkarıp verdiğin inci tanesini bir kere daha okudum. Sana yazmayacaktım, beni hatırlatan her şeye bir yenisini eklemeyecektim, o mektup beni bu denli mesut etmeseydi eğer. Ayrı olmak kimin umurunda? Konuşmuşuz, anlaşmışız, ayrılmışız. Sen gel benim kalbimle anlaş da bir göreyim! Senin mektubunu okudum, sözlerini okudum, harf harf. İlk kez bisiklete bindiğim, sürmeyi öğrendiğim gün duyduğum heyecan var sanki içimde. Ama o zamanlar çok küçüktüm, sen bilmezsin. Çünkü ben çok küçükken yoktun ki yanımda, o zamanlar sana ihtiyacım yoktu. Tam da ihtiyacım olan zamanda çıkıp gelmiştin işte. Sonra her günüm, her anım sen oldun, ne güzel. Sonra biz ayrıldık, olsun. Seviyorum ya seni hâlâ, sen seviyorsun ya beni hâlâ, ne güzel. Sana yazmayacaktım; ama mektubunu tekrar okudum, adımı sorana mutluyum diyorum. Yanımda değilsin, nasıl perişanım. Bu mutluluğu senin de yaşamana mani olursam asıl o zaman gör halimi.
Kiminle konuşuyorsun sen? Evet, kimimle konuşuyorum, bunun sonunda neden soru tonlaması yaptın? Yani kiminle konuşuyorsun, ne güzel. Peki senin kimin kimsen yok mu? Yok galiba, galiba ben birisinin hayalî varlığıyım, bak arkadaşı ya da aşkı falan demiyorum bile, sadece varlık. Çünkü o denli silik yaşıyorum hayatı. Varlık diyorsun, hayal olan şeye var denebilir mi? Senin hayallerin yok mu? Bilmem, eskiden vardı, artık yok. Eyvah! Ya ben de birinin eskiden olan hayaliysem? Artık hayallerinde yoksam? O hâlde hayalî bir varlık bile olamam!
“Tabii bu beni ilk olarak sahilde görmüş ya, artık her gün sahile gider olmuş, tam böyle güneşin batmasına yakın, efkâr hüzün toplamaya yani. Otururmuş bir kayanın tepesine, çoğunlukla da kumsala ama, düşünür de düşünürmüş. Eh, insanoğlu hep de oluruna yorarmış ya son vakte kadar; o da hiç vazgeçmemiş bir gün bile bu düşüncelerden. Kendisi böyle anlattı yeminle. (Gülüşmeler…) Zaten biz de bununla o saatlerde falan denk gelmişiz sahildeki o dar yürüme yolunda, hani var ya; burası ilk belediyelik olduğu zamanlar başkanın yaptırdığı. Kendi halkına değil ha, sırf tatilciler rahat etsin diye. Bakmayın biz de bayağı faydasını gördük tabii, hala da görüyoruz. (Gülüşmeler azalır, hafif ciddiyet…) En kalıcı hizmeti de o yazlıkçı parkeli patika olur herhalde başkanın, koca bir aşka yol oldu, e kolay değil. (Gülüşmeler…)” Sen kimle konuşuyorsun? Ben mi, hiç… Nasıl hiç? Hiç işte.
Sana yazıyorum, şimdi nasıl da anlamlı her bir kelime, her harf nasıl da haykırıyor sana özlemimi… Kasım sonundan beri yazmamışım, yazsam da kendime yazıyorum zaten; daha öncekilerden hangisini okumuşluğun var sanki? Ama bunu, söz veriyorum, kendime saklamıyorum. İşte bunları hep ikimiz için söylüyorum, her kelimesini tekrar tekrar oku. Neden benle konuşmuyorsun? Çünkü sevkimimle konuşuyorum. Sevkimim ne demek? Sevdiğim kişi, sevdiğim tek kişi, ondan başka kimim kimsem yok benim, kimim de kimsem de o, işte o demek. Sevdiğim, kimim, sevkimim… Biraz acayip olmuş, beğenmedim. Senin beğenmen de gerekmiyor zaten, başka hiç kimsenin beğenip beğenmemesi önemli değil. Severken “Başkası ne der acaba?” diye düşünmek olur mu? Hem başkasının ne demeye hakkı var? Peki, sen, hiç sadece bir kişi için yaşadın mı? Aman yüzü gülsün diye gözünün içine baktın mı?
“Sonra bir gün çıkmış gelmiş bu, bizim evin önünde beklemeye başlamış. Güya ben evden çıktığımda ya da dışarıdaysam da eve girerken beni görmek için. (Gülüşmeler…) Beklemiş bir iki saat, hava da sıcak biliyorsunuz yazları fenadır buranın havası, bu tabii yavaş yavaş sersemlemeye başlamış, oracıkta bir gölgeye çökmüş. (Acıma anlamında sesler, çok zayıf…) Sonra da orada artık uyumuş mu yoksa bir süre baygın yatmış mı onu kendisi de anlamamış. Bu arada bilmiyor ki ben teyzemlerdeyim, iki gün sonra döneceğim. (Gülüşmeler…)” E, peki, sen kimle konuşuyorsun? Ben mi, hiç… Nasıl hiç? Şöyle hiç; bu benim hikâyem, hikâyede alay edilen rezil benim. Ya rezil lafı neden? Görmüyor musun, maskara olmuşum millete. Seviyorsun diye mi? He ya… Şu, teyzesine giden kızı mı? He ya… He ya deyip durmasana! Ne diyeyim? Evet de, elbet de, ne bileyim… En olmadı başını salla. O zaman senden başkası anlamaz ne demek istediğimi. E zaten benle konuşuyorsun, başkasının anlamasına gerek yok.
İkisi karşılıklı konuşurlarken, tam da bu noktada müdahale etmem gerekti; zira hâl içinden çıkılmaz olmaya seyrediyordu. Birbirleriyle aynada konuşan bu iki… Yok, hayır, diğeriyle aynada konuşan… Yok, yok, kendisiyle aynada konuşan bu adam… Sen de kimsin? O nasıl soru öyle, deminden beri muhabbet ediyoruz ya! Hayır sana sormuyorum, bak burada başka biri daha var! (Burada kastedilen benim, anlamamış gibi yapıyorum.) İlahî! Aklım gidiyor sandım, sen de kimsin? (Artık anlamamış gibi yapamam, ikisi de durumun farkında), ben mi? Şey, ben anlatıcıyım. Nasıl anlatıcı? Yani siz ikiniz konuşuyorsunuz ya, birbirinize neler söylediğinizin; kendi hikâyenizi nasıl anlattığınızın yordamını ayarlayıp bir de aralarda kalan boşlukları dolduruyorum filan. Anlatıcı anlattığı öyküye dâhil olur mu? Ama sen başına buyruk davranmaya başlamıştın. Kendi hâlimizde anlaşıyoruz şurada, sen niye karışıyorsun ki? Bak işte, mesela bunu senin değil diğerinin söylemesi gerekiyordu, sen de başına buyruksun, birbirinizin işlevine giriyorsunuz. Birbirinizin dedim; kendi içinde çelişiyorsun demeliydim. Nasıl? Hey, onu ben söyleyecektim! Sen de kimsin? Ben, anlatıcıyım.
“İki gün sonra teyzemlerden döndüm, bizim saf âşık (benim demek istiyor) benim evin önünde bekliyor (bizim demek istiyor). Annem babam herkes var (herkes dediği bir de küçük kardeşi) tabii ben hiç oralı olmadan eve girdim doğruca.” Parantez içleri yok burada, kız öyle anlatmıyor, düzgün anlat hikâyeni! Sen de kimsin? Anlatıcı. Kaç anlatıcı var burada? Ben varım anlatıcı; kız var anlatıcı, hikâyeyi arkadaşlarına anlatan; bir de sen varsın anlatıcı, bunu diğerine anlatan: toplamda üç. Hayır dört! Sen de kimsin? Ben, diğeri işte. Sen ne anlatıyorsun? Kendi hikâyemi. Sen bize anlatma, sevgiline anlat. Sevkimime! Evet ona. Ona anlatıyorum zaten.
Şimdi ayrıyız seninle, olsun. Gece gündüz düşündükçe seni; aklımdan kim ayırabilir, kalbimden kim koparabilir? Çıkıp gelsen mesela yarın, mesela bu akşam bile; beni senden almaya geldim desen ne çare? Al bendeki seni, der; kalkar seninle gelirim. Sen bensin çünkü. Yok, hayır, ben senim. Hangimiz hangimizdik, ilk hangimiz diğerimize karışmıştı; sen hatırlıyor musun? Ben hatırlıyor musun? Biz hatırlıyor muyum? Bak yine saçmalayama başladım, yine dağılmak üzereyim. Zaten hep buna kızardın sen, değil mi? Bir de tutarsızlığıma… Bir günümün düne, öbür günümün ertesi güne benzememesi üzerdi seni; ama daha çok da yorardı. Hep bunların farkındaydım, nasıl farkında olmam ki? Hem, neden ayrıldık sanıyorsun? Benim yüzümden üzülmene… Ne diyorsun sen? Sen de kimsin? Ben, anlatıcıyım. Hayır, o burada. Bırak kendim müdahale edeyim, evet ben buradayım, sen kimsin şimdi? Ben, senin söylediklerini de anlatan anlatıcıyım. Beni de mi öyküye dâhil ettin? O zaman üç kişi mi olduk? Hayır dört! Nasıl? Sen, ben, o. O kim? Diğeri. E, kız? Hangi kız? – Benim yüzümden üzülmene dayanabilemem. Hayır, doğrusu böyle değil. Dayanabilmem. Bu da çaresizlik anlatmak için zayıf bir kelime. Görüyorsun ya, yeterlilik kipi yeterli değil şu benim dayanılmaz halimi anlatmaya. Ne diyorum ben? Yanımda olsan nasıl da gülerdin şimdi bana, ihtimal biraz daha severdin beni bu saçma hallerimle. Nasıl başarıyorsan… Ben bir tek seni sevebildim. Hayır, bir tek seni sevdim. Hayır, bu da değil, fiilde beni temsil eden -m çok uzakta kaldı. Seni sevmekle arama geçmiş zaman eki bile girmemeli. Bile değil; geçmiş zaman girmemeli, zaman mefhumu olmamalı seni sevmekle aramda. Senisevmekben. İşte böyle. Bu sefer sen de okuyacaksın yazdıklarımı. Belki, benim yaptığım gibi koyarsın bir kutuya, kapatırsın, olur da kaçar gider diye, yine gider diye, açamazsın bir daha. Belki.
“Ben yüzüne bile bakmadan eve girince fena bozuldu bu. Orada evin önünde, önünde dediysem karşı kaldırımda yani, oturmuş bizimkileri seyrediyor. O arada ben de pencereden izliyorum olan biteni. Olan biten bir şey de olsa bari (gülüşmeler). Bizimkiler içeriye girince bu bir-iki daha dolandı orada, sonra kayboldu gitti. (Arkadaşlarından biri: Sen de amma gaddarmışsın, der, ne olurdu iki kelime konuşsaydınız?) O gidince…” Düzgün anlat hikâyeni, kendine yandaş arama! Sen de kimsin? Anlatıcı! Tamam be! “(Arkadaşlarından hiçbiri sesini çıkarmaz. Çıkarmaz dediğim, kahkaha atarak eğlenir aslında benle hepsi.) Ay yoksa sen teyzenlerden gelene kadar (siz demek istiyor) iki gün evin önünde mi beklemiş? (der, arkadaşlarından biri.) Ne bileyim kız? Kaç gün beklediğini söylemedi. (Gülüşmeler…) İki gün kapıda yatacak kadar saf değildir herhalde! (Gülüşmeler…) (Gaddar!) Sana bunları ne zaman anlattı? Dur, anlatıyorum işte.”
Yarın ne yapacağını bilebilir mi insan? Ben biliyorum. Ben, yarın ve daha sonraki gün ve ondan sonraki ve hep sonraki günlerde seni seveceğim. Dün seni sevdim mi? Az önce? Bilmiyorum. Seni seviyorum; o an, şu an, bir sonraki anı yaşamaya başlayınca hemen unutuyorum. Alçakgönüllü bir sevgi; yaşandığı anda unutulan, sürekli anın ertesini kovalayan, belki alçak; bırakıp gittiği için. Hayır, o gitmedi, ben gittim, senden, o hep burada. Gaddar! Ne biçim de eğlenerek anlatıyor! Oysa ben onu sevmiştim. Ben onun neyini sevmiştim? Nesini? Bir tek kelime gelmiyor aklıma. Saçmalık bende! Neden seversem öyle olur olmaz insanları? Her önüne gelene de gönül kaptırılmaz ya; önce bakar sorarsın, daha önce birini sevmiş mi hiç? Senin onu sevmenle heyecanlanır mı yoksa bununla gurur mu duyar? Kendisi için ayrı bir dünya mısın yoksa sıradan bir sayı mı? Ne oluyor be? Ne oluyormuş? Benim hikâyeme neden bulaştın sen, git şu tarafta anlat kendininkini. Asıl sen git, önce ben geldim buraya! Çocuk gibi yer kavgası mı yapalım yani? Yapalım ya, ne olmuş? Bak yarım bıraktırdın, müsaade et tamamlayayım. Sen dur ben tamamlarım onu, yoksa ayrılık mı bu? He ya… Seninki de iş mi! Seviyor muydun bari? O da soru mu? E ayrılık neden? Biliyorsun işte, söyletme beni. Biliyorum. Zaten alışılmış hikâye: İkisi de çok sever, sonra biri diğerinin iyiliği için, lafta, bırakır gider öylece. Öyle değil işte, bizimki farklıydı. Evet, kime sorsan aralarındaki şey çok farklı. Bizimki farklıydı dedim! Ona zarar vermeye başlamıştım, hayatta üzmek istemediğin tek kişiyi mahvetmek ne demek bilemezsin! Bilirim. Bilirsin, bizimki farklıydı. E, sen anlat hikâyeni, öyle damdan düşer gibi daldın benimkinin orta yerinde. Ne anlatayım, görüyorsun ya; başlamadan bitmiş, aslında hiç başlamadığı için hiç bitmemiş, iyileşemeyecek bir kangren yarası. Alışılmış hikâye yani. Hayır, değil! Değil ya. Peki, sen onu sevdin, o da seni sevseydi; tamam kabul deseydi, yine aynı heyecanı duyacak mıydın? Tabii ki! Değil: O zaman heyecanından bir şeyler eksilecekti; ümit etmek, acaba diye beklemek kopacaktı içinden. Sevginden heyecan eksilecekti. Ya sonra? Sonra, beraber dolaşacaktınız sokaklarda, kırlarda, sonra elini tutacaktı; acaba elini nasıl tutsam diye düşünmek heyecanı eksilecekti sevginden. El ele yürüyecektiniz, bir adım daha yakın, bir adım daha, bir adım daha, öpecektin onu; kucağında bebek gibi sevecektin. Bir gün, beş gün, on gün, sonra elim terledi deyip elini çekecekti. Bütün heyecanları tükettiğinizde sevgini ayakta tutacak neyin var peki? Burada ortalık sessizleşir, sorunun muhatabı cevap veremez. Sen sus anlatıcı! Var benim cevabım, biliyorum bunu ben. Heyecan bittiğinde diyorsun, sevgimi tutacak bir şey lazım, öyle mi? Heyecanım bitmez ki benim. Heyecanın bitmez mi? Doğduğunda, o ilk nefesi aldığında nasıl heyecanlanmıştın, nasıl ağlamıştın, nasıl da ne yapacağını şaşırmıştın da öyle çırpınıp durmuştun, hatırlıyor musun? Şimdi nefes alırken aynı şeyleri mi duyuyorsun? Düşünmüyorsun bile ne yaptığını. İlkokulun ilk günü, annen elinden tutup sınıfa çıkardığı zaman, nasıl da titriyordu bacakların! Ortaokula geçtiğinde neredeyse nefret eder olmuştun okuldan, okumaktan. İlk kez baban sana uçurtma verdiğinde uçurmak için aklın gidiyordu, ertesi günkü pikniğe kadar sabretmen gerektiğini öğrenince mahzun bir sabırsızlık çökmüştü içine ve gidip gelip iki adımda bir kapının arkasındaki uçurtmanı seviyordun kedi sever gibi, ertesi gün çayırda yarım saat kadar uçurduktan sonra o çok beğendiğin; o beklemekten bir günde tükendiğin; o ertesi günü beklerken hayal kurmak bahanesiyle gece uyutmayan rengârenk uçurtmandan yarım saat içinde nasıl da bıkmıştın! Şimdi de sevgiline aynı hisleri duyuyorsun ve bitmez ki benim heyecanım diyorsun, laf! Yeter! Anlatıcı, al şunu başımdan! Hadi oradan, asker miyim ben? Ya tutuklu muyum ben? Peki ya, amir misin sen?
Bir tanesi kalkar, lavaboya -Tuvalete!- evet tuvalete, -Kibarlıktan öleceksiniz bir gün. Lavaboda el yıkanır, tuvalette…- evet tuvalete, gider. Onunla birlikte Diğeri de gider. Anlatıcı durur mu? Üçü birlikte kalkıp tuvalete giderler. Biz yokken arkamızdan tek kelime konuşmayasın! Yok, konuşmam merak etmeyin. Yalnız kapıyı kapatı… Gitti. Kaldım bir başıma. Nerede o ayna? Şurada, dur bir de ben bakayım şuna. Ayna ayna, söyle bana… Ya da dur, ben söyleyeyim, sen dinle: Kimse benim farkımda değil, sevilmiyorum demek fazla zalimce olur, önemsenmiyorum. Yolda yürüyorum, caddede, kimse görmüyor beni. Ellerimi cebime sokuyorum; yürürken geriniyorum; esniyorum; sağa sola bakıyorum; nafile… Sanki hiç yokmuşum gibi davranıyor insanlar. Hele bir tökezleyivereyim; hele bir düşeyazayım; bütün caddedeki bütün herkesin gözü bende, birkaç bıyık altından gülmeler; sanki görmüyormuşum gibi. Geçen gün, yine kimsenin beni umursamadığı bir anda ayağım kaldırım taşına takılmış gibi yaptım, belediyenin ne denli özensiz çalıştığını ve bir yaptığını bin kere bozup bir kere bile düzeltmediğini herkes bildiği için de çok zor olmadı benim bu yapmacık yalpalayışıma inanmaları. Baktım sonra etrafıma; aynı tablo: Üç beş kişi gördü beni, birkaçı hafif gülümsedi, biri, bir kadın, sanki biraz korkar gibi oldu, birkaçı yine her zaman yaptıkları gibi aldırış etmedi bile. Ya görmeyenlere ne demeli! Orada düşüp başımı yarabilirdim, görmediler. Bir insan, hem de ben, oracıkta öle de bilirdim; ama görmediler. Aman abicim, dur sen ölme sakın, demediler. Sen ölürsen biz nasıl devam edelim yaşamaya, diye telaşlanmadılar. Sen ölürsen şu arabalar; şu her sokağı her caddeyi dolduran; motor sesleriyle ve düdük sesleriyle ve çizilmiş dökülmüş kaporta boyalarıyla her tarafı kirleten şu arabalar çeyrek tekerlek boyu bile hareket edemez, senle beraber ölürler. Sen ölürsen biz, biz yani bütün insanlık, ne yapalım şu kırlangıçların getirdiği baharları, baharların oradan oraya sürüklediği şu kırlangıççıkları ne yapalım biz, sensiz? Yokluğunda her şey bıraktığın gibi kalır mı sanıyorsun? Sevgililer ayrılır, yollar ayrılır, işte bizim ahşap sehpanın bacağı bile ayrılır! Tamam, posta arabaları yine geç kalır varacağı yere; ama sen öldün, her şey değişti ve onlar değişmedi diye suçlayamazsın ki; bir türlü muhatap yoktur karşında. Bu dünyayı bırakırsan bu dünya bin asırlık uykuya yatar. Sensiz dünyaya uyanmak olur mu; biz de yanına gelene kadar her saat boyu uyuruz, her saat başı ağlarız boşluğuna. Ölme sen, sen ölürsen de boşluğunu bırakma; boşluğunla gömül sen. Demediler, hep bunları sustular. Peki ya umursamayanları ne yapmalı? Orada yalandan tökezleyişime aldırmadılar, onları sınamıştım; kaldılar. Bir de yolculuklarıma laf edenler var. Yolculuk dediğim de günde yaklaşık iki saat, şehir içi. Şehirlerarası yolculuklarım da olur bazen, ona konuşamazlar ama. Yalnız bu şehir içine çok karışırlar. Daha yakına taşın, deli misin her gün o kadar yol çekiyorsun diye tuttururlar. Her seferinde de alakasız bahaneler uydururum: nerede kalacağım, kimle kalacağım, ev yok, adam yok, tek başına kal, bizim karşı daire boş, iyi bir bakayım hafta sonu, hafta sonu gelir, ev sahibiyle anlaşamadık, kirası yüksek, odalar kötü, başka bir yer var, olur bakayım sonra, sonra gelir, yolu ters, duvarı yan, çatısı düz, filan. Çok üstüme gelirler ama anlatamam ki! Hayır efendim, ben orada asıl çevre için duruyorum, her sabah uyanınca arkadaki dağın yeşillerini görmek, kışın tepelere biriken kara bakmak, baharda eriyen karların su olup şırıl şırıl akışını dinlemek, etrafımdaki yüzlerce ağaçtan odama dolan kuş seslerine eşlik etmek, -ağaçtan kuş sesi mi gelir?- -tabii ki sesler ağaçlardan değil fakat ağaçlardaki kuşlardan geliyor, kuş sesi dediğimde anlarsın zannetmiştim- -anlamıştım zaten, seni denedim- sonra, birkaç adım atıp dışarıda ayaklarıma serilen denizi izlemek için oradayım, desem anlamazlar. Gelip giderken dolmuşta, camın dibinde yol boyu ufku seyredebilmek; yol boyu ufku seyrederken de şarkılar dinlemek için oradayım. Bazı şarkılar sadece yolda, yolculukta dinlenir çünkü. Yattığın yerden dinleyemezsin, sokakta yürürken ya da yemek yerken dinleyemezsin; tat vermezler. Onlar bilmez, bunları anlatsam bir de alaya alırlar beni. Sizden, hepinizden kaçmak için oradayım da diyemem ya!
Hah, işte geliyor. Sesler gittikçe yakınlaşır, birbirine karışan tıkırtılar… Kapının kolu yavaşça aşağı iner, kapı açılır. Geldi. Ne haber? Aynı, aradaki boşlukları dolduruyorum: sesler gittikçe yakınlaşır, kapı kolu, filan işte… Ah! Ne oluyor be! Aman, yeleğim kapıya takılmış. Bütün talihsizlikler de beni mi bulur arkadaş? O da bir şey değil, abartma. Neden abartmayayım, hayatımı iki saniye geriden yaşayacağım şimdi. Diğer bütün insanlar, tabii ki az önce benle aynı anda kapının koluna takılıp da böyle iki saniyelerini kaybedenleri demiyorum, hepsi iki saniye kadar önden yaşıyorlar şu an. Burada harcadığım vakit yüzünden her ne iş yapacaksam iki saniye geriden gideceğim. Onun ertesindeki işime de geriden gideceğim, sonra onun ertesinde yapacağım işe de hep geriden gideceğim. Sonra bir gün sabah erkenden çıkacağım ama binmem gereken dolmuşa -sırf bu kapının koluna takılarak kaybettiğim iki saniye yüzünden- yetişemeyeceğim; o dolmuşun arkasından koşacağım, birkaç ıslık çalacağım, sonra bakakalacağım. Bir dahaki dolmuş ne zaman? Yirmi dakika sonra. İki saniyenin üstüne eklendi mi yirmi dakika daha: yirmi dakika iki saniye. Yapacağım işlere yirmi dakika iki saniye geç devam edeceğim ondan sonra. Ta ki; o yirmi dakika iki saniye yüzünden başka bir işime geç kalıp onu kaçırana dek. Yirmi dakika iki saniye yüzünden, izlemeyi çok istediğim filme geç kalacağım, bir sonraki seans ne zaman? Üç saat sonra. Benim yaşam tehirim oldu mu sana üç saat yirmi dakika iki saniye? Eklenerek, katlanarak, böylece bir ömür değilse bile belki ömrümün bir dilimini boşa harcayacağım. Niçin abartmayayım yani iki saniyemi? Boşa harcansa iyi; ya başarısızlık olarak dönerse? Yakınlarda aramadığım bir arkadaşımı telefonla aradığımda, öyle laf lafı açarken bana yeni okuduğu bir kitaptan söz etse, ben de “Ah!” desem, “Tam da kaç zamandır aradığım kitap, bitirdiysen ver ben de okuyayım.” desem; “Ben onu geçen gün başka bir arkadaşa verdim, o da istiyordu,” dese, “bilseydim ilk sen okurdun, ama birader sen de geriden geliyorsun hep, hayatı arka koltuklarda yaşıyorsun.” diye eklese; ne cevap vermeye hakkım var? O gün, yıllar önce, o kapının koluna takılmayacaktın, dikkat edecektin, diyebilir pek âlâ. Ya da, mesela, belki on yıl belki elli yıl sonra tanıyacağım, işte hayatımın kadını diyeceğim bir kadına ilan-ı aşk ederken ben; bana kendi sevgilisini anlatsa, kibarca beni reddetse ben ona kendimi nasıl açıklayacağım? “Hayır hanımefendi, anlamıyorsunuz bakın; ben, bundan yıllar yıllar önce kapının koluna yeleğimi taktırdığım için hayat yarışında iki saniye geriye düştüm, o iki saniye yüzünden bineceğim dolmuşa geç kaldım, sonra o geç kalmalar ertelemeler saniyeler saatler günler üst üste gelip beni size üç yıl sekiz ay kadar -evet hesapladım; tam da bu kadar- geç bıraktılar, yani aslında bahsettiğiniz o körpe aşkınızdan, o köhne sevgilinizden önce beni tanımanız gerekliydi. Anlamıyorsunuz, ben size gelmeden önce başka kadınlarda, başka kollardaydım, kim bilir kaç tanesinde? Her birini de sevdim ama, yalan yok, her birinin gerçekten aradığım kişi olduğunu hiç şüphelenmeden ve ondan hiç kuşkulanmadan düşündüm. Hepsi diyerek komik bir gösteri yapmak ve bazısı diyerek de diğer bazısının günahını almak istemem; lakin birçoğu diyeyim, birçoğu da beni sevmiştir bu kadınlardan, yani karşılıksız kalmamıştır kalbim. Şimdi geriye baktığımda, aslında ne kadar çocukça şeyler yaşadığımı ve kavgalarımın da aşklarımın da bir faydasını görmediğimi; yalnız her kavgamın ve her aşkımın belki beni biraz daha büyüttüğünü biraz iftiharla, biraz inkisarla ve kesinlikle aşağılayıcı bir tavırla seyrediyorum. Ne var ki efendim, sizinle karşılaşıp sizi tanıyacağımı bilsem; onlardan bir tekine bile gönül kaptırıp yüz verir miydim? Meğer bütün o kadınlarda aradığım şey, beklediğim kişi sizmişsiniz. Hep, o yıllar önceki kapı kolu ve yelek münasebeti yüzünden efendim, yoksa size bu kadar geç kalır mıydım? Bütün o ilişkilerimi çok çok önceden yaşayıp tamamlardım ve sizi bu kadar zaman bekletmezdim, bağışlayın. Hayır, ben zaten sizi beklemiyordum ki, demeyin efendim, beklemiyorsanız da; illa ki birkaç kere yola bakmışsınızdır, nerede kaldı bu diye telaş yaptığınız hiç mi olmadı evde kös kös, affedersiniz, otururken? Siz hayatınızın aşkı olacak erkeği beklerken; görseniz, ah bir görseniz o anda hayatınızın aşkı olacak ben, ne yapıyordum? Başka kollarda, başka hayatlarda aşkı arıyordum; yani sizi! Nereden bilebilirdim başka bir köşede beklediğinizi? Siz tabii, aman güzelliğim hâlâ beni terk etmemişken çok da zaman geçmemişken hayatıma bir eş bulayım, dediniz. Ben o sıralar sanırım son kadında, son hazırlıklarımı yapıyordum, hazırlık; yani size, yani hayatımın kadınına, o sıralar bu kişinin kolumda gezdirdiğim kadın olduğunu sanırdım, fakat ona değil de size sevmek ve sevişmek cihetinden kapkara cahil yakalanmamak için bir hazırlık. Ne var ki; hayatımın kadınına damdan düşer gibi, paldır küldür vurulmak isterdim, bunun aşk olduğunu kendim bilmek değil; arkadaşlarımın dalgın, unutkan tavırlarımla alay etmesinden, her muhabbette yüzüme vurmasından anlamak isterdim, aşkı bilmemek; fakat onunla öğrenmek isterdim. Ben size hazırlanırken siz de birkaç herifçikte oyalansaydınız keşke, şimdi bunları konuşuyor olmazdık bile, belki de sizi çoktan öpmüştüm. Yok, bakmayın böyle dediğime, sizin öyle hatıralarınız olsa ve daha önemlisi ben de onları bilsem; hiç bu sözleri eder miyim? Hemen özür diler, aşkımı geri alırım. Ama şu an için gözümde günahsız bir bebekten, suyun üstünde süzülen bir kuğu kuşundan farkınız yok; hatta tavuk etini daha çok sevmeme rağmen mesela. Ne olur kabul edin teklifimi, istirham ederim efendim. Yok, olmaz, demeyin, kaçtı o kuş, demeyin efendim, ne olur. Çok bekledim ben seni, nerede kaldın sen, artık çok geç, demeyin bana. İşte geldim! Biraz geç de olsa; bazı şeyleri kaybetmiş de olsam, geldim ya, buradayım ya!” demeye hakkım olacak mı? O beni anlayacak mı peki? Ah, evet doğru söylüyorsunuz, ben bir koşu hemen sevgilimden ayrılıp geliyorum, size alışmak, size tutulmak için çabalayacağım; bazen de beni korkutacaksınız, sizden gizli kendi içimde kendimi yiyip bitireceğim, bu adamdan uzak dur diyeceğim ama yine de duygularımdan kaçamayacağım ve sonunda kendimi sizin kollarınızda bulacağım ve sizinle birlikte hayat boyu, en azından birimizden biri ölene dek; aşkla başlayan acılar ıstıraplar göreceğiz, diyecek mi? Demeyecek! Hayır! Ah kapı kolu! Ah yelek! İşte gördün mü? Gör bak, bir iki saniyenin yol açtığı yıkımı! O da bir şey değilmiş, abartmaymış, peh! Neden abartmayayım?
Yürüdü, benim önümden geçerken ayağıma basmamak için adımını biraz büyük attı, aynanın karşısında durdu. Sonra Anlatıcı ve Diğeri de geldi hemen. Ona mektup yazarken çiş molası verdiğini bilse nasıl tepki verirdi senin şu sevkimin, dedi Diğeri. “Ne yani, sıkıntımızdan ölelim mi burada?” diye karşılık verdi, hafif alaylı, gülerek. Sonra fark etti: madem ben sevkimime mektup yazıyordum, hani nerede yazdıklarım, kâğıt, kalem? Nereye gitti onca söz? Hepsi birden duraksadılar, Diğeri alaya aldı: “Olur öyle bazen.” Mektubunu kaybetmenin de heyecanıyla bu sözlere çok sinirlendi: “Şimdi senin kafana bir silah dayarım, tetiği öyle hızlı çekerim ki; daha barut kokusunu alamadan, patlama sesini duymadan geberir gidersin!” Sonra bir an durdu, bir boşluğa çevirdi başını aniden, “Yoksa o silahı kendi kafama mı dayamalıyım? Sevkimimi kaybettikten sonra ona yazdığım sözlerimi de kaybettikten sonra kaybedecek daha neyim kaldı? Canım mı? Kime yaşayayım ben?” Anlatıcı, biraz da onu yatıştırmak istercesine, “Madem,” dedi, “adımız anlatıcı; o hâlde adımızın hakkını verelim. Bir hikâye anlatayım da dinleyin: Ben, bir zamanlar bir adamın evinde yaşardım. O zamanlar anlatıcı değildim daha.” E, ne zaman anlatıcı oldun sen, diye meraklandı Diğeri. “Bilmem ki, siz ikiniz orada ortalığı karıştırmasaydınız, birbirinize karışmasaydınız ben de ortaya çıkmazdım herhâlde, ya da anlatıcı olduğumu bile bilemezdim.” “Kimle ikimiz?” diye sordu Diğeri, ama cevap alamadı. Sonra hikâyesini anlatmaya devam etti Anlatıcı: “Adamın evinde yaşardım, dedim ya; cismim, ağırlığım yoktu yine de. Elle tutulur bir şey değildim. Yalnız, o evdeki her bir eşyayı tanırdım, bilirdim; ben o evdeki eşyanın hâlet-i ruhiyesiydim. Adamın sahip olduğu ne varsa, hangi eşyayla münasebeti varsa, hangisine dokunsa hepsini hissederdim. Adamın eşyayla işi olmadığındaysa sere serpe dolaşırdım duvarlarda, koltuklarda, masada, her yerde. Yine bir gün öyle evde sersefil dolaşırken, anahtar sesi geldi, kapı açıldı; kapı açılırken hemen oraya koştum, gıcırdadım biraz, kapının menteşelerini yağlaması gerekliydi adamın, içeri girdi, kapı kapanırken de birkaç gıcırtı sesi duydu adam, pek aldırış etmedi. Salona girdi, bu salon yeni tiplerdendi; mutfakla beraberdi. Adam ceketini çıkarıp koltuğun üstüne fırlatırcasına koydu. O sırada ben de, vücuttan yeni ayrılan ceketteki elektrik, sıcaklık; koltuktaki cekete karşı hissedilen soğuk bir hamlıktım. Doğruca mutfağa gitti adam, elinde bir kırmızı gül vardı, daha yeni açtı açacak; goncalıktan çıkmaya iki adımı kalmış. Gülü ince uzun bir vazoya yerleştirip vazoyu da masanın orta yerine koydu. Sonra aceleyle işe koyuldu; parlak porselen tabaklar, ışıldayan çatal-bıçak-kaşıklar, peçeteler, su, sürahi ve her şeyi iki kişilik ayarladıktan sonra ocağın başına geçip yine iki kişilik bir yemek yapmaya koyuldu. Ve yaptı da: Yemek o kadar güzel kokuyordu ki; bütün eve, eşyaya yayılıp sinmek için can atarcasına bir oraya bir buraya koşturdum evin içinde. Hafif sabırsızlıkla ve heyecanla karışık neşeye dönüşüp evin her bir bucağına kuruldum. Bütün hazırlıklar tamamlanınca da beklediği misafirine en alımlı, en yakışıklı görüneceğini düşündüğü giysileriyle geldi, masadaki sandalyelerden birine oturup beklemeye başladı adam. Bekledi, bekledi, bekledi… Gözlerindeki o ilk heyecan, ışıltı, an geçtikçe yerini kuşkuya ve endişeye bırakıyordu ve ben de, yani evin ahvali, neşeden ölüm sessizliğine doğru seyir değiştiriyordum. Adamın uzun bekleyişi sırasında ben hiçbir hareket gösteremedim, eşya tek kelime edemedi. Sanki bir fotoğraf karesi gibi, bir resim tablosu gibi duruyordu ev, adamın nefes alış-verişi bile donuktu. Yalnız, adamın -belli ki bir kadın için- hazırladığı ve bir sandalyesini çekip çöktüğü yemek masasının tam karşısındaki duvar saatinden, durmak bilmeyen ve eşit adımlarla daire çizen saniyenin sesi duyuluyordu: tik, tak, tik, tak, tik, tak… Başka, ne bir ses; ne bir nefes… Sonra birden telefon çaldı, her zamankinden daha gürültülü ve hızlı oldu, birden yani. Adam acele etmedi, telefonu açtı, “Peki tamam, birazdan çıkarım, ufak bir işim var, sonra görüşürüz seninle.” deyip yerine bıraktı ahizeyi. Telefon kapanır kapanmaz evin içine, eşyaya bir can geldi, suyu her bir damarında hisseden ağaç gibi silkindi eşya, ortama farklı bir ses, bir hareket gelmişti, resim tablosuna bir fırça değmişti, bir boya dökülmüştü belki üstüne. Fakat eşyanın tersine; adam daha da mahzunlaştı, damarlarındaki kan çekiliyormuşçasına gerindi adam. Yavaş hareketlerle yerinden kalktı. Dışarı çıkarken lazım olan nesi varsa aldı, sonra koltuğa alelade fırlattığı ceketini giydi, ceket canlı bir vücuda yeniden kavuşmanın hazzını hissetti ve yavaş yavaş ısınmaya başladı, son olarak da masadaki ince uzun vazoda duran tek gülü alarak ve sadece güle özen göstererek çıktı adam evden.” “Ee, nereye gidiyor?” diye tez canlı bir soru sordu Beriki, “Dur be, anlatıyorum.” diye karşıladı Anlatıcı da. Anlatmaya devam etti: “Adam çıkmaya hazırlanırken ben de, hangi eşyasına sineyim de onunla gideyim, diye düşünüp; boynuna sardığı atkısına sinmeyi uygun görmüştüm. Adam, boynunda atkısı ve atkısında da ben, hâlet-i ruhiye-i eşya, beraber evden çıktık. Gittiğimiz yol boyunca adamın tek derdi elindeki güle bir şey olmamasıydı. Arabadan inip yürümeye başladığımızda benim ismini bilmediğim bir kabristana gelmiştik.” “Mezarlık desene şuna!” diye söylendi Diğeri. “Evet, mezarlık ama kabristan deyince daha edebi, daha ince duruyor, hem karışma benim işime; ben, anlatıcıyım!” diye kendini savunduktan sonra devam etti Anlatıcı: “Kabristana girdik. Taze mezarların, eski mezarların, nemli mezarların arasından geçtik.” “Bir dakika,” diye araya girdi yine Diğeri, “az önce kabristandı, şimdi mezar. Neden ona da kabir demiyorsun?” Anlatıcı gülümsedi, “Kabristan iyi kelime ama kabir fazla uhrevi kalıyor burada, lakin konumuz çok farklı.” “Ne yani, mezar güzel; mezarlık değil, öyle mi? Yani bir -lık eki mi bozuyor ahengi?” “Karışma! Ben, anlatıcıyım.” Sonra devam etti: “Yeşil ve kuru, uzun ve kısa otların üstüne basarak, aralarından geçerek, bir mezarın önünde durduk. Taşını okuyamadığım mezarın başına gelip iyice yaklaştı adam, baktı, uzunca seyretti, toprağını sevdi, okşadı. Elindeki tek gülü toprağa kattı ve dedi ki: Çok bekledim seni, sen gelmeyince ben sana geldim. Bak, en sevdiğin yemeği yapmıştım sana, çünkü sen olsan benim en sevdiğim yemekleri yapardın bana, ben de sana aynısını yaptım, o kadar da bekledim, yemeğini soğuttun, gelmedin. Bu sene de gelmedin; ama bir dahaki sefere muhakkak bekliyorum. Bir dahaki sefere çok bekletme, bir dahaki sefere gel, özlüyorum seni.”
Bir süre sessizlik oldu. Sonra bu sessizliği Anlatıcı bozdu: “Bu hikâyeyi neden anlattım biliyor musunuz?” Bilmiyorlardı. Fakat ondan önce, Anlatıcı’nın neden böyle çoğul konuştuğunu bilmiyorlardı. “Biliyor musunuz derken? Benden başka kime sordun ki sen bunu?” dedi ikisi de, aynı anda ve birbirlerinden habersiz. Birbirlerinin varlığını bazen unutuyorlardı, sonra da birdenbire korkuyla fark ediyorlardı birbirlerini. Yazık! Ah aynalar! “Sen az önce ölmekten bahsettin ya,” dedi Anlatıcı, Beriki’ne dönerek, “kime yaşayayım ben, diye içerledin ya; o yüzden anlattım bunu. Kimsen olmadığını düşündüğün anlarda, en yalnız olduğun zamanlarda bile muhakkak seni seven, seni önemseyen, seni özleyen birileri vardır. Hep bunları anla diye anlattım.” Beriki itiraz etti, “Yanılıyorsun; o hikâyede kadın ölmemiş olsaydı, hâlâ adamın yanında, elinin altında, kolayca ulaşabileceği bir noktada duruyor olsaydı; adam onu böylesine özlemez, böylesine önemsemez ve hatırlamazdı.” Anlatıcı sustu, sonra Beriki devam etti, “Hem, beni kanlı canlı sevmezler, önemsemezlerken; bir de bir işe yaramaz leşime mi üzülecekler öldüğümde?” “Sus, böyle düşünceler öldürür adamı.” “İyi ya, düşünmekten ölürsün hiç değilse; belediyenin açtığı ve kapatmayı unuttuğu bir çukura düşüp ölmekten güzeldir.” Anlatıcı bir şey demedi, ikisi birlikte bir süre sustular. Beriki devam etti konuşmasına sonra, “Sahi, insan kendi kafasına bir tabancayla ateş etse patlamanın sesini işitebilir mi? Barutun kokusunu alabilir mi? Yoksa bunları duyamadan, daha o an canını verir mi?” Başparmağını ve işaret parmağını ileri uzatıp diğer üç parmağını da yumarak, sağ eline tabancaymış gibi şekil verdi. Tabanca elini yavaşça kaldırıp şakağına dayadı. Diğeri heyecanla atıldı: “İndir o silahı, ne yapıyorsun!” Beriki, Diğeri’ni görünce titredi, irkildi, korkuyla “Sen de kimsin!” diye çığlık attı ve o heyecanla, bilmeden, tabancanın tetiğine dokunuverdi. Tabanca haykırdı: “Dannn!”
Kurşun, kafatasını delip çıktıktan sonra bir de aynaya isabet edip onu da parçaladı. Ayna kırılınca Anlatıcı ve Diğeri de ortalıktan kayboldular. Belki de Beriki ve Anlatıcı kaybolmuştu, yerde yatan Diğeri’ydi… Ya da Anlatıcı mıydı acaba? Kim bilir? Yerde, başının neredeyse tamamı kan içinde, yatıyordu. Beyninin bir parçası aynanın kırık parçalarına karışmıştı ve bir parçası da kafatası engeline takılıp o kocaman kurşun deliğinin etrafını tıkamıştı. Onu bu hâlde görmeye dayanamadım; hemen cesedini omuzlayıp bir çuvala koyduktan sonra çuvalı da sırtlayıp doğruca camiye yürüdüm. O kadar ağır olmasaydı belki daha erken varabileceğim bir sürede camiye vardım. Caminin bahçesine girdim, ceset çuvalını musalla taşına uzatıp hocaya haber verdim, gelirken birkaç cemaat al yanına diye de tembihledim. Oradan doğruca cesedin başına döndüm, çuvalı biraz aralayıp ölünün ensesine bir şaplak vurdum, “Ulen kerata! Neydi o silahın patlama sesi öyle, yüreğim ağzıma geldi vallahi!” diye azarladım onu. Bu sırada da hoca ve beraberindekiler yetiştiler, hemen çuvaldakini çıkardım, önlerine koydum. Buyurun, dedim, Allah kabul etsin. Bir tanesi cebinden bir neşteri hızlıca çıkarıp cesedin gömleğini, atletini soydu ve göğsünden aşağı yarmaya yeltendi. “Ne yapıyorsun sen?” dedim, bağırdım, “Tıp fakültesinden geliyoruz biz.” diye cevap verdi. Hocaya döndüm, şiddetle baktım, “Bu ne böyle kardeşim! Cenaze namazına elinde neşterle geliyorlar, akbabalar gibi ölüyü tiftik tiftik yolmaya, çakal gibi parçalamaya yelteniyorlar!” diye bağırdım. Yalnız, böyle bir dünyada insan ölmeye bile korkar mı diyeyim; böyle bir dünyada insan ölmesin de ne yapsın mı diyeyim, karar veremediğim için bu kısmı susarak geçiştirdim. Sonra usulca hocaya sokularak, “Eğer bu ölüye cemaat bulamazsan seni de onun yanına yatırırım, ikiniz bir musalla taşında sıkış tepiş uzanırsınız.” diye tehdit ettim onu. Tek bir yatakta, hele ki soğuk taşta iki kişi yatmak ne demektir bildiğim için bu tehdidime sonuna kadar güveniyordum. Beklediğim gibi de sonuç verdi; hoca koşarak cemaat toplamaya gitti hemen. Bu sırada tıp fakültesinden gelenler de birer ikişer dağılıyordu. Bir tanesi ayrılırken, “Hadi oradan, cahil cühela!” diye mırıldandı, bakışlarında beni işaret ederek. Ona aldırmadım. Biraz sonra da hoca yeni bir cemaatle geldi. İçlerinden biri, ben saf başı olurum, diyerek hemen en başa geçti. Aferin, dedim hocaya, hah şöyle. Sonra başka biri, bir dakika, dedi, önce bir yıkamak lazım gelir. İki kişi cesedi kaldırıp yıkamak için hazırladılar, ben de yanlarına gittim, ölü hakkında konuşurlarken yakaladım onları: “İntihar etmiş bu besbelli.” dedi bir tanesi, “İslami usullere göre intihar etseymiş bari.” dedi karşısındaki. Öbürü şaşırdı, saçmalama dercesine dikti gözlerini karşısındakine, “İslami usullere göre intihar etmiş olsa cesedi güzel olurdu, baksana, bu hınzır gibi duruyor.” Hemen atıldım, ölünün arkasından konuşulmaz, dedim, hem ben kendim şahidim, Müslüman’dır o, dedim, sustular sonra. Sonra getirip musalla taşına tekrar yatırdık cesedi. Allah kabul etsin. “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sordu hoca. Soru 1: Merhumu nasıl bilirdiniz? “Hangi merhum?” diye bağırdım, olduğum yerden. Bütün cemaat bana döndü. Yani o ölmedi aslında içimizde yaşıyor demek istiyorum, diye açıkladım cevabımı. Ama hoca bu cevabımı beğenmedi. “Ölünün arkasından felsefe yapılmaz, otur, sıfır!” diyerek azarladı beni. Ama oturamam; cenaze fiiliyatı ayakta ifa edilir, dedim. İlkini kabul etmemesiyle birlikte; hocaya ikinci kez ters gitmiştim. Biraz huylandı, değişik baktı bana. Bir şey demedi. Soru 2: Hakkınızı helal ediyor musunuz? Helal olsun! Helal olsun ya! Bizi böyle bırakıp gitti, her şeyi böyle yüzüstü bırakıp gitti ya, helal olsun aslanıma! Ne mırıldanıyorsun sen kendi kendine? Kim, ben mi? Sen tabii ya! Çabuk çık dışarıya!
Böylece atıldım arkadaşımın cenazesinden. Evime geldim, yatağıma uzanıp düşündüm, hikâyelerinin sonunu merak ettim; keşke bitirebilseydiler, birinin mektubu kayboldu zaten. En çok da Anlatıcı’ya yazık oldu, diye düşündüm. Aman, neyse, dedim, neyse ne. Susadığımı fark ettim, kalkıp içmeye üşendim. Sadece içmek olsa ne âlâ; ayağa kalk, sürahiye kadar yürü, yanında bardak varsa yine iyi, yoksa bir de bardak almaya yürü, sürahiyi kaldır, bardağa suyu dök, daha önemlisi; bardağa suyu taşırmadan dök, kaldır, iç… Hey gidi gençlik, diye yakındım, bizden geçti artık. Ah ulan! Bana bir bardak su vereydin de öyle öleydin! Çok mu gördün bana bir bardak suyu? Ben bir bardak su içmeyeyim diye canını mı verirdin?
Uyudum mu, bilmiyorum, bir zaman sonra yataktan kalktım. Düşünme elbiselerimi çıkarıp dışarı elbiselerimi giydim, ayakkabılarımı da ayağıma geçirip dışarıya çıktım. İstediğim koltuğa oturabilmek için dolmuşların ilk hareket ettiği durağa doğru gidiyordum. Birkaç adım önümde iki liseli genç -bir kız bir oğlan, aralarında benim geçebileceğim kadar mesafe bırakmış- yürüyorlardı. Okuldan yeni çıkmışlardı, sırtlarındaki çantalarının kitap ve defterle dolu olduğu çantaların duruşlarından ve takılı durdukları omuzların eğikliğinden belli oluyordu. Bir süre sonra sessizlik bozuldu: “Ne hakkında konuşmak istiyordun sen?” diye sordu oğlan. “Ya bu konu hakkında işte,” dedi kız, “yani” diye başlayan bir cümleyle devam etmek istedi; ama anlatmak istediğinin yanisini bulamadı. Susarak ilerliyorduk, hakkında konuşulan konuyu merak etmeye başladım. “Çıkmak için erken mi davrandık?” diye sordu kız. Hem soru hem muhatabı o kadar ciddiydiler ki; üniversiteye seçilmek için yapılan, kısacık zamanda çok şey değiştirebilmesiyle ünlü, türlü eleştirilere maruz kalan ama hiç birine kulak asmayan, üç saat on beş dakikalık bazıseçilmişöğrencilerbenibaşarıylageçipbirşeyolduklarınızannetsinlerhiçbirşeyolduklarınıgörmekiçinüçbeşyıldahaokusunlarsınavı’nın ilk on beş dakikasında çıktıklarını düşündüm. Oğlan sustu, ben hâlâ nereden çıktıklarını bilmiyordum ve bir yerden konuya girilmesini bekliyordum; hatta yanımdan geçen arabaların üstüme sıçrattığı sular bile bu konu kadar önemli değildi o an. Kız cevap alamayınca, cevap alabileceğini umduğu başka bir soru sordu, “Beni gerçekten seviyor musun?” Oğlan, aceleyle karışık biraz da dilinin ucuyla “Tabii ki.” dedi. İkisi de yere bakıyordu; bense, birbirinden çok uzak görünen bu iki soru arasındaki alakayı havada arıyordum. “Sen benim ilk çıktığımsın.” dedi oğlan. Yan yanayken anlamsız olan iki cümlenin yanında; üçüncü bir cümle en fazla bu kadar açıklayıcı durabilirdi. Hakkında konuşulan konu; İngiliz asıllı Türk vatandaşı olan Flört’ün üvey kardeşi, Çıkmak’tı. Birkaç adım önümde yürüyen iki liseli, kendilerinin ve daha birçok benzerlerinin tabiriyle, çıkıyordu. Şimdi de okuldan çıkmış, yolda bunu konuşuyorlardı. Biraz dikkatli baktım onlara: Herhangi bir şehirde, kasabada ya da nüfusu iki binden az yerleşik bir pazarda; yaşlarının toplamıyla aşkın bir bölü sekizini bile alamayacak kadar gençtiler. Kendinin “ilk” olduğunu, defalardan sonra bir kez daha duyan kız, gülümseyerek karşıya, uzaklara baktı. Bu sefer başını yere eğen bendim, ne havada aradığım anlam kalmıştı şimdi, ne de bilerek anlatım bozukluğu yaptığım ÖSS Sınavı. Yere bakıyordum, sulara basmamak için en azından.
Ortaokul ve lisedeyken çıkmak kelimesini, yoklama kâğıdındaki ismimden daha çok duyardım. Matematikte kombinasyon konusuna gelince, aklıma ilk gelen örnek; okuldaki sözüm ona çiftlerdi. Birbiriyle çıkan insanlar sadece dışarıda, sokakta sevgili sayılıyorlar; ama ev gibi kafe gibi kapalı bir ortamda statüleri farklı oluyor zannederim küçüklüğümden beri, bu çocuksu zannımı büyümüşüyle değiştirmek işime gelmiyor; çünkü şu son moda çıkmak kelimesi, uğruna çıkılan -yalandan da olsa- aşkı, sevgiyi ikinci plana atıyor. İngilizceden devşirme bu kelimeye son zamanlarda herkesin dört elle sarılmasının sebebi; kalbin doluyken tamam ama boşken de yanında birinin olması isteği, hiç kuşkusuz. Birbirini sevmediği hâlde elini tutup sarılıp öpmek, kıskanmaya çalışmak, sevgilicilik oynamak; çoğu son zaman insanının alışkanlığı oldu.
Başımı yerden kaldırdım. “İlk çıkılan” olduğunu tekrar öğrenen kız, oğlana biraz daha yakın yürüyordu; artık aralarından geçemezdim. O andan itibaren benim için tekrar önemli olan üste sıçratılan su birikintileri, kız için önemsizleşivermişti. İlk çıkan oğlan, ilk çıkılan kızın gülümsemesinden cesaretlenerek onun gözlerine baktı. Tepki alamayınca, o da karşıya bakarak, yürümeye devam ettiler hafif çamurlu yolda. Ben hikâyenin sonunu görmek için; dolmuşum gelmesin diye dua ediyordum. Gelmesin diye dua ettiğim ilk dolmuştu bu, gelince, “Sen benim ilkimsin.” diyerek çıkmayı teklif edebilirdim şoföre. Güldüm.
İki liseli önde, ben birkaç adım arkalarında, üçümüz de farklı şeylere gülerek yürüyorduk. Çıkmak için erken davrandıklarını konuşuyorlarsa, adı her ne olursa olsun, ama sevgi yok demekti; çünkü seven, sevdiği kişiye geç kaldığını düşünür; erken vardığını değil. Sevdikten sonra; bir gün bile olsa erken tanıyabilmiş olmak uğruna gözü hiçbir şey görmez. Önümde yürüyen iki liseli tahminimce bunu bilmiyordu. Çok basit bir tartışmanın ağır geçen iki saatinin ardından, telefonda söylenen sevgi sözcüklerine ağlamayı da bilmiyorlardı. Ya da, kızın iyice yakınında yürüyen oğlan mesela; yaz sıcağında farzımuhal on kilometre yolu -sırf kızı uzaktan görmek için- yürüyüp, hiç aklına getirmediği görememe ihtimalinin galip gelmesiyle, yol kenarında yatan köpeği biraz sevip okşadıktan sonra, geldiği yolu geri yürümemişti.
Üçümüz de gülerek yürüyorduk. Kız bir ara “Senden ayrılırsam ne yaparsın?”  diye sordu, gülmeye devam ederek. Oğlan cevap veremedi, “Sakın yapma, sensiz yapamam.” gibi bir cevap vermesini de beklemiyordum zaten. Ben cevaplamak istedim, “Ayrılırsan hemen yeni birini bulur çıkmak için,” diye, “hazır dışarıdayken.”
Uzaktan dolmuşum geliyordu, hikâyenin sonunu öğrenemedim; ama sonunda gülüşüp el ele kalabalığa karışacaklarından şüphem yoktu. Elimi kaldırdım, dolmuş durdu, usulca gülerek çıktım hayatlarından.
Dolmuş yarı doluydu. Yok, yarı boştu. Yarı yarıya doluydu. En arka sıranın cam kenarına tünedim. Sonra oturuşumu düzelterek iyice gömüldüm koltuğa, iyice ufaldım olduğum yerde. Hava bulutlu; bulutlar kurşunluydu. Büyük dönemece gelene kadar birkaç kişi daha binen oldu. Büyük dönemeçten biraz sonra, müsait bir yerde, biri indi. Ondan beş-altı adım sonrasında da biri daha indi. “Müsait bir yerde” dedi, o da inmeden önce. Aslında az önceki yer çok müsaitti, tam size göreydi hatta demek istedim, sustum. O indikten sonra şoför, olur olmaz bir küfür savurdu; beş-altı adımı yürümekten erindiği için kızdı ona. Kulaklıkları takıp en yol şarkısı hangisiyse aramaya başladım. Pencerelerden bakındım: Sağ tarafta yeşil renk hâkimdi. Yamacın denizle örtüşen kısımları yol yapılırken kırpılmış, düzleştirilmiş, ürkütücü görünen vahşi yamaç; üzerine yapılan asfalt yolda gidenlerin sağa bakınca yeşili, sola bakınca denizi görebilecekleri şekilde ehlileştirilmişti. Sol tarafta, asfaltın hemen altında deniz, sanki yeni tıraş olmuş bir adamın suratı gibi duruyordu; pürüzsüz, parlak. Kıyıya vuran dalgalar; bir bebeğin yeni bir oyuncağını keşfetmesi kadar yumuşak, bir ihtiyarın kelimeleri kadar cılızdı. İlerilerde, kıyı boyunca çok ilerilerde, görüşteki derinlik sebebiyle yarım bir kurşun kalem gibi görünen fabrika bacaları; sanki çok lazımmış gibi, sanki hiç yokmuş gibi bulutlara bulut üflüyorlardı hep bir elden çalışarak. Gökyüzündeki bulutların hepsi, hepsi değil; tek bir kalıp bulut vardı gökyüzünde, tek bir kalıp ve görebildiğin her noktayı kaplamış, o tek bir kalıp bulut yığını da şu fabrikaların bacalarında üretilmiş de havaya yollanmış gibiydi. Bacalardan çıkan dumanlar, bulutlar, deniz, hepsi tek renkti; kurşun rengi. Çok uzaklarda denizle gökyüzü birleşiyordu. “Olur mu öyle şey, hava nasıl bulutlu, gökyüzünü görebiliyor musun sanki?” diye çıkıştı. Kim çıkıştı? Ben. Sen kimsin? Ben, Anlatıcı’yım. Ah, ölmemişsin! Ölmedim tabii, ben ölürsem dizi biter. Ne dizisi? Öyküler dizisi, bir dizi öykü. Neden bahsediyorsun? Sana öyküler anlatacağım, yarım kalan ne varsa tamamlayacağım. Şuradaki tepeden denize atla, orada konuşalım, bekliyorum. Böyle dedi ve sesi kayboldu ardından. Zaten bir sesi vardı, o da kayboldu. Ne yapacağımı şaşırmakla birlikte, yarım kalan öykülerin sonunu öğrenmek heyecanıyla, oturduğum koltukta elli takla atıyordum. Şarkı daha bitmemişti ama öyküler de beni bekliyordu. Bu ikircikli tavrımı uzatmamak için, kulağımdaki sesleri durdurup içimdeki sese kulak verdim, şoföre seslendim, dolmuştan indim. Merak ediyordum, anlatacakları vardı. Hemen gösterdiği tepeye koştum, çıktım, derin bir nefes alıp denize atladım. Birkaç saniye sürdü aslında denize ulaşmam. Su buz gibiydi, çivi gibiydi, buzdan bir çivi gibiydi. Deniz dümdüzdü, yeni tıraş olmuş adamın parlak suratının ortasına dalmıştım. Suda bir o yana bir bu yana yüzerek Anlatıcı’yı aramaya koyuldum. Anlatacaklarını bir kendime saklamıyordum tabii ki, dolmuştan inmeden önce insanlara dönerek seslenmiştim: Ben köşe bucak öyküler kovalayacağım, meraklısı peşimden gelsin!


Şubat - Mart, 2011

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

İletişim

Ad

E-posta *

Mesaj *