Şimdi vapurdayız. Vapurun şehre tek bir
yarısını gösterdiği kıç tarafındaki soğuk banklardan birinde oturuyoruz ve
suratımıza çarpan imbat güçlendikçe susuşlarımızı daha da anlamlı kılıyor.
Gözlerimizi kısıyoruz gözlerimiz acıyor, saçlarımız savruluyor ve körfezin
serin yosun kokusu beynimizi uyuşturuyor. Ama o zaman vapurda değildik. Nihai
karar verildiğinde. Havalı bir kafenin bahçesinde, hasır masa etrafındaki iki
hasır sandalyede oturuyorduk. Etrafta başka hasır masalarda başka insanlar vardı.
Garson geldi. İki tane menü uzattı – derken menüleri eliyle reddetti ve:
—İki
çay istiyoruz, dedi.
Bu hareketinden etkilendim. Zaten
birilerinden saklanır gibi oturmaktaydım ve bu hareketiyle oturuşumu
omuzlarından tutup masanın altına doğru bastırmıştı. Biraz sonra kendimi
toparladım ve bir seviye yukarı çıkarak tekrar birilerinden saklanır oturuşuma
geri döndüm. Çantasıyla oyalanıyordu. Bense, ellerimi nereye koyacağımı bir
türlü bulamamıştım. Şekerlikten bir tane şeker çektim. Bir kısmının paketi beyazdı,
bir kısmının paketi kahverengi. Üstünde kafenin adı, adresi ve telefonu
yazılıydı. Biraz sonra da çaylarımız geldi. Uzunca süredir elimde evirip
çevirdiğim paketi bardağa boşalttım. Çayını karıştırdı, bir yudum aldı.
—Bir şey söylemek ister misin?
Ben çayımı karıştırmayı henüz
bitirmemiştim. Çok fazla ses çıkmamasına özellikle dikkat ediyordum ve bu
yüzden çayımı karıştırmam her zamankinden uzun sürmek zorunda kaldı.
Gülümsedim.
—Öncekilerden farklı bir şey
söylemeyeceğim, dedim.
“Neden anlamıyorsun,” diye söze başladı.
“Eyvah!” dedim.
Konuştu.
Başımı aşağı yukarı sallayarak onu
onayladım.
Konuştu.
Alt dudağımı öne çıkarıp çenemi
buruşturarak anlamlı anlamsız mimikler yaptım.
Konuştu.
Son beş günde üçüncü defa konuşuyordu
aynı şeyleri. Ben öncekilerden farklı bir şey söylemeyeceğim zaman susuyordum.
O susmuyordu. Çok geçmeden dayanamaz olmuştum. Şekerlikten başka bir şeker alıp
oynamaya başladım. Bir yandan da masadakilerle ilgilenirken bir diğer yandan
karşımdakini dinlemeyi sürdürüyordum. Konuşmasının sonuna geldi. Ben de
ağzımdaki kurabiyeyi neredeyse bitirmek üzereydim.
—Söyleyecek hiçbir şeyin yok mu
gerçekten, diye sordu.
Elimle ağzımı işaret ettim. Çayımdan bir
yudum aldım. Daha hızlı çiğniyormuş gibi yaptım. Ağzımdaki bittiğinde
söyleyecek bir şey bulmuş olmam gerekiyordu. Ağzımdaki bittiğinde söyleyecek
hiçbir şeyim yoktu. Etrafa bakındım. Tekrar gözlerine döndüm. Yarı
çekingenlikle,
—Çayın yanında getirdikleri kurabiyeler
çok güzelmiş, sen de yesene, dedim.
Galiba biraz sinirlenmişti.
—Teşekkür ederim, canım istemiyor, dedi.
Utandım. Elimdeki kurabiyeyi, bir ısırık
bile alamadan geri bıraktım. Az önceki şeker paketiyle oynamaya başladım.
—O hâlde ayrıldık.
Nihayet formalite kısmını geçip sonuca
gelmiştik. İki insan ya birlikte yollarına devam eder ya da ayrılır. Biz artık
ikinci kısma aittik. Yolumuz bitmişti. Buradan sonrasına katırlarla devam edecektik.
Ne diyeceğimi bilememekle birlikte, bir an önce de cevap vermek istiyordum.
—Bana uyar, deyiverdim.
Güldü.
Deminden beri evirip çevirdiğim şeker
paketini elimden aldı. Çantasından çıkardığı kalemle üzerine isimlerimizi ve
günün tarihini yazdı. Bir de gülen yüz ekledi yanına. Çantasının ayrı bir
gözüne koydu. Başka bir şekerin üzerine de aynı şeyleri yazıp bana verdi.
Hatıra koleksiyonumuza yeni bir parça ekleyecektik. En azından paketin
kahverengisi güzelmiş, deyip cebime attım. Kalkalım mı diye sordu. Kalkalım
dedim. Kalktık. İskeleye doğru yürüdük.
Şimdi kollarını belime dolamış; başını
omzuma dayamış ağlıyor. Çünkü şimdi vapurdayız. Çünkü insan en çok ağlamak için
biner vapura. Sinirlerimi çamaşır ipi gibi geren havai kafenin üstüne vapurda
olmak, benim de bütün direncimi alıp götürüyor. Az ötedeki ufak çocuğun
düşüşünü görmesem kendimi bırakıvereceğim. Neyse ki görüyorum. Ufak çocuğun düşüşüyle
gülmeye başlıyorum. Gülerken sallanan vücudumdan rahatsız oluyor, başını
göğsümden kaldırıp yüzüme bakıyor. Bir açıklama yapmak zorunda hissediyorum
kendimi.
—Hiç. Şu çocuk takıldı da, ona güldüm.
Sinirleniyor. Kollarını belimden çözerek
beni cezalandırıyor. Gözyaşlarına saygı duymadığım için hırslanıyor. Yanılıyor.
İnsan aynı anda iki iş yapabilir. Biraz sonra kocaman çay tepsisindeki
çaylarıyla bağır çağır dolaşan çaycı geçiyor önümüzden ve arkasından da
başındaki tablasıyla simitçi. Peş peşe önümüzden geçerek vapurda olduğumuzu
teyit ediyorlar. Çünkü insan en çok çayın yanında gevrek simit yemek için biner
vapura. İmbat şiddetini kısa aralıklarla hissettiriyor, yine o aralıklardan
birinde saçları yüzüme dolanıyor. Gülümsüyorum. Özür dileyip topluyor saçlarını.
Bir ima bu, ama neyin iması? Önceden özür dilemezdi. Önceden sakınmazdı da
benden. Çözüvermezdi kollarını. Böyle toparlanıp öteye kaçmazdı. Önceden,
bunların hepsi önceden…
—Sakız kutusunu versene.
Cebimden sakız kutusunu çıkarıyorum.
Vapura binmeden almıştık. Çilekli.
—Bu bende kalsın, saklayacağım.
—Boş ki o. Son bir taneyi de ben
almıştım. Getir atayım bence.
—Saçmalama!
—Şu yaptığının hiçbir mantığı yok.
—Olmaz. Hayır. Seni öylece atamam.
—Beni öylece atacaksın ama. Ben
buradayım. Bütün o eşyalar benim gölgem sadece. Gölgem bile değiller; senin
kafandaki manaları kadar varlar, benden tümüyle alakasız olarak.
—Ne yani, sen atacak mısın hepsini?
—Mektuplar, notlar, hediyeler; hatta
kitaplar bile… Sana güç verecekse, evet, saklamayacağım hiç birini. Gideni ömür
boyu yanında taşıyamazsın, on yıl sonra kurtulmak ile ertesi gün kurtulmak
arasında ne fark var? Kızma, her davranışın bir hikâyesi vardır, hatırladın mı?
Belki cesaret meselesi; ama beni biliyorsun…
—Seni biliyorum.
Esir düşen birinin işkenceden kurtulmak
için can havliyle konuşması gibi dökülüveriyor ağzından kelimeler. Devam
edemiyorum, cümlem yarım kalıyor. Bunun bir önemi yok; çünkü beni biliyor.
Çünkü insan en çok bilinmek için konuşur. Kollarını tekrar belime dolayıp
sıkıca sarılıyor.
Rüzgârın yosun kokusunda kayboluyor
sesi. Arada burnunu çekiyor: Ağlıyor olmalı. Çaycı bir kez daha dolaşıyor
vapurun meydanında. Simitçi ortalarda görünmüyor. Denizdeki beyaz köpüklere
bakıyorum; mutlu günlerin hatırasından daha beyaz değiller. Sonra geri çekiliyor,
kollarını belimden çözmeden:
—Mektupları saklayacaksın değil mi?
İlk kez anne derken bile bu kadar masum
bakmamıştır. İçim eziliyor. Acıma değil bu; şefkat ya da hayal kırıklığı değil.
Bu onunla ilgili bile değil. İçim eziliyor. Gülümsüyorum.
—Saklayacağım. Eşyalardan bazılarını
kullanıyorum zaten, işimi görüyorlar. Kitaplara da kıyamam hem. Ama iki
tanesini ya en baştaki senin yazdığın boş sayfalarını koparıp kitapları birine
veririm ya da yakarım. Senle ilgili değil, biliyorsun. O gün de zorla aldırmıştın
o kitapları ama kapakları ne kadar kötüydü hala da kötü çocuk kitaplarından
daha cafcaflı. O ikisini elden çıkarıp yeni kapaklarla yeni baskılarını
bekleyeceğim ya da bulunacak bir hal çaresi ne yapalım?
Sıkıca sarılıp yüzünü şakağıma, yanağıma
bastırıyor. Derin derin içine çekiyor, yanağından akan gözyaşının tuzlu tadı
ağzıma geliyor. Saçları boynuma dolanıyor rüzgârda; sakınmıyor. Öncedenliğini
kaybetmemiş bir tutam saç başımı döndürüyor.
Tekrar uzaklaşıp yüzüme bakıyor.
—Kokunu bana bıraksana.
Tekrar gülümsüyorum.
—Gülümsemeni de…
Bir anda nasıl oluyorsa dökülüveriyor
kelimeler ağzımdan:
—Her ağaca her duvara işeyen köpek gibi
her şeyi biriktirmeye her şeyi sahiplenmeye çabalıyorsun, ne bu telaş?
Bir an duruyoruz ikimiz de. Neden böyle
dediğimi bilmiyorum. Bunlar yoktu aklımda, aslında hiç cevap vermemeyi
düşünüyordum. Gözlerimi ayakkabılarıma dikip düzeltmeye çalışıyorum:
—Affet. Böyle bir şey demeyecektim,
aslında nereden çıktı anlamadım, kafede otururken şeker paketine isimlerimizi
yazdığın sırada böyle düşünmüştüm ama sadece düşünmüştüm o kadar. Yani, hakaret
olarak alma sakın oradaki köpek benzetmesini, tamamen hayvanın içgüdülerinden
kıyas yapıyorum, yani kasıtlı bir laf değildi yine de yapmış bulundum. Yani…
Gülüyor.
—Biraz abartıyorum galiba ama ne yapayım
mümkün olduğunca çok kal bana diye. Hem, merak etme, yanlış anlamam, ben seni
biliyorum.
Arkama yaslanıyorum. Bir elimle onu
kendime çekip diğer elimle yanağını, saçlarını okşuyorum. Yarı çıplak kollarını
fark edince kendimce gülümsüyorum. İyi ki kazak giymemişsin bugün, diyorum
içimden, kazak giymiş olsaydın seni bırakmam mümkün olmazdı.
Vapurdan iskeleye atlıyoruz. Daha da
vapurdan iskeleye atlayanlar var. Onları umursamıyoruz. Son birkaç saattir hiçbir
şeyi umursamıyoruz. Uzunca bir süredir birbirine bağlı özerk hayatlarımıza tam
bağımsızlık haklarını iade etmenin arifesindeyiz, çiçeği burnunda iki özgür
ülkeyiz, kanunumuz nizamımız yolumuz yordamımız henüz belli değil; neyi ne
şekilde ne kadar umursayacağımızı bilmiyoruz. İçine girenin hayatta kalabilmesi
halinde eskisinden çok daha güçlü olacağı fakat şimdiye kadar içine giren hiç
kimsenin hayatta kalamadığı volkanın bacasındayız. Lavlar fışkırıyor arada,
sıcaktan boğulmak üzereyiz. Eğilip aşağı bakıyoruz: Gördüğümüz tek şey; kof, kuru
bir efsane. Bütün kemiklerimiz kırılmış, sinirlerimiz pazarcı çadırlarının küflü
halatları gibi çürümüş, ayrılmış, lime lime… O bacadan girmemiz gerek, eskisinden
de güçlenmemiz gerek.
Elimi tutuyor. İskeleden açığa doğru
yürüyoruz. Burası biraz daha ferahlatıcı: bol çimen, bol deniz. Dönüp yüzüme
bakıyor. Ben önüme bakmaya devam ediyorum. Az sonra, önemli saydığı bir şey
söyleyecek. Yan gözle hareketlerini izliyorum. Ağır ağır, sallana sallana
yürüyor. Bir eli bende zaten, yumuşak, sıcacık. Diğer eli düzensiz hareketler
içinde, yürürken yaptığı rutin sallama şekli bu değil. Ara sıra yanıma
sokuluyor. Saçları yüzüme çarpıyor omzunu hissediyorum ellerimiz bacaklarımıza
kalçalarımıza sürtünüyor göğsü bir inip bir şişiyor aniden ağzıma atlayıp
nefesimi kendi içine çekiyor. Ara sıra da yanımdan uzaklaşıyor. O zaman
hissedemiyorum onu. İkimiz de önümüze bakarak yürüyoruz. Ellerimiz terli; tutup
terli avcunu öpmek geçiyor içimden. Ah, dün! Ne kadar uzaksın bugüne! Kendini
bir uçurtma gibi salıveriyor uzaklara. Uçurtmamı kaçırmamak için daha sıkı
tutuyorum elini. Ben elini sıktıkça o daha da zorluyor uzakları. O uzakları
daha da zorladıkça ben daha da sıkı tutuyorum elini. Yürürken en sevdiği oyun
bu. Birbirimize bakıp gülüşüyoruz. Sonra rüzgâr tersine dönüyor, uçurtmam bana
doğru uçuyor. Sarılıp uzun uzun uzun öpüşüyoruz. Sonra, nasıl yapıştıysa aynı
şekilde, birden, aniden, hiç olmayacak şekilde, en bir olmayacak anda, tam da
çingenenin karı boşadığı zamanda, az önce dudaklarıyla dağıttığı dengemi daha
toparlayamamışken ben, martılar bizi görüp çığlık atmaya fırsat bulamamışken
iki eliyle iki kolumu sanki kendisinde emanetmiş de geri teslim edermiş gibi
iterek uzaklaştırıyor. Gözlerime bakıyor. Simsiyah gözleri. Bakmıyor, bakan
benim; o seyrediyor beni, bir savaş filmini seyreder gibi. Rujunu dağıtmaya
çalışırcasına dudaklarını emiyor. Kocaman bir damla süzülüyor gözünden silmek
için elimi hazırlıyorum fakat fırsat vermeden dönüp gidiyor. Dönüp gidiyor:
işte içine giren hiç kimsenin hayatta kalamadığı iyileştirici volkan! Bütün
kemiklerim kırılmış, bütün sinirlerim parçalanmış ve bütün düğümlerim çözülmüş
şekilde arkasından seyrediyorum. Yalpalamıyor, sendelemiyor. İncecik beli bir
kez daha katlıyor güzelliğini. Adımları kararlı. Bir kez dönüp arkasına
bakmıyor. Uçurtmamın ipi kopuyor, uçurtmam gökyüzüne ve daha başka uzak yerlere
doğru kahredercesine kayboluyor.
Bakıyorum: Ayaklarımın altı yeşil.
Bakıyorum: Karşım mavi. Yürüyorum. Yeşile paralel, maviye paralel, hayata
paralel yürüyorum. Hiçbiriyle hiçbir noktada kesişemiyoruz; bomboş boşlukta
yürüyorum. Sonra, birinin koluma girdiğini hissediyorum. Ani ama ürkütmeksizin
bir hareketle tutuyor kolumu. Dönüp bakmıyorum. Gülümsüyorum. Aksanlı diliyle
selam veriyor Dean Martin ve ekliyor: “I Will.” Gülümsüyorum. O söylüyor, ben
vücudumun üst kısmıyla eşlik ediyorum:
“Don’t
wonder if you want to come back just come running home to me
And
let me feel that thrill
‘cause
I’m the one who told you
I
would love you dear forever and I will”
Dino nakarat için dinlenirken büyük bir orkestra
melodiyi sürdürüyor. Islık çalarak orkestraya eşlik ediyorum. Yine de iki
dudağımı bütün müzik aletlerinden üstün görüyorum. Hiçbir müzik aleti yoktur ki
ıslığın yerini alabilsin, diye düşünüyorum. Nakarata girince birlikte
sürdürüyoruz şarkıyı. Sonuna geldiğimizde düet arkadaşım estetik bir biçimde
mikrofonu bana bırakıyor ve ben de sesimi elimden geldiğince benzetmeye
çalışarak kapanışı tek başıma yapıyorum:
—Yeees, I wiii-ll…
Denizden yüzüme doğru esen imbat
şiddetini artırıyor, aldırmıyorum, ellerimi pantolon ceplerime sokup yürümeye
devam ediyorum.
Ağustos, 2012
Divanyolu, sayı 4, 2014
Divanyolu, sayı 4, 2014
Kızın boyu biraz kısa mı yoksa bana mı öyle geliyor *.*
YanıtlaSilkim bilir?
SilNiyeyse kızın canı yanıyormuş gibi gelmedi . Daha çok bu işe epey canı sıkılıyormuş gibi geldi. Oğlanda geniş omuzlumudur nedir. Ama geniş omuzlular genelde ağlarlar.olmayada bilir. Bir öyküye bu kadar müdahale edilmez. Ama bunlar hep başıma babannemle dizi izlemekten dolayı geldi . bide geçen Schopenhauer diyordu kişinin yaşam öyküsü ve kişiliği ile yapıtı arasında ilinti kurmanin hiç bir doğru yanı yoktur diye. Ama biz yinede öykücüyü var ettiği karakterler üzerinden seviyoruz. Ve yine çok havalı bir karakter 😐😑
YanıtlaSilşopen'in bu dediğiyle hiçbir haklı yanı yok. yapıt, yaşam ve kişilik de dahil birkaç tezin ve antitezin sentezidir. yine de her bir hikayeyi ve karakteri müelliften bağımsız ele alırsak kurguyu çok daha geniş bir uzaya yayabiliriz ki daha güzel.
Sil