09 Ocak, 2019

Aşk Gecesi


I

Şu olsun, koyu kırmızı tomurcuk olan.
Dikenlerini temizleyeyim mi?
İyi olur, teşekkürler.
Dikenleri temizlemeye arka odaya gidiyor. Perdeyi açtı. Yürüdü. Perdeyi kapattı. Şimdi içeride ne yaptığını kimse bilmiyor. Bir çiçekçi için fazla gizemli değil mi? Şuradan başka bir tanesini alıp kaçsam mı acaba? Hazır ortada kimse yokken? Ama yok, içeride kameradan falan izliyordur, kesin, bakalım şuradan başka bir tanesini alıp kaçacak mı diye deniyordur beni. Seni gidi tilki! Bereket, beyinçözer icat olunmadı daha, düşün düşünebildiğin kadar!
Canım, ne yapıyorsun?
Ödümü kopardın! Ama ben sana dışarıda bekle demedim mi?
E üşüdüm… Hani kimse yok mu burada?
İçeride, gelir birazdan.
Geldim bile! İşte hazır, buyursunlar. Üzerine parfümünü de sıkayım mı?
Sakın!
Peki, özel hediye kâğıdıyla sarayım?
Hayır hayır, öyle çıplak daha güzel.
Peki, dediğin gibi olsun, bir saniye… İşte oldu. Delikanlı, aferin sana.

II

Merhaba, ben mavi ışığım. İnsanlar en çok beni seviyor. En çok da aydınlattığım ortama sonsuz gökyüzünü yaydığım için seviyorlar beni. Şu anda ise aydınlattığım ortam bir çiçekçi vitrini. Bir bilseniz neler var neler! Kasımpatılar, zambaklar, çiğdemler, laleler, nergisler, orkideler, neler neler… Bütün bu çiçeklere birer isim taktıkları yetmiyormuş gibi birer de anlam yüklemişler. Sade çiçeklere mi? Renklere ve dolayısıyla renkli ışıklara bile anlam yüklemişler. Benim mavimin anlamı umut, mutluluk gibi şeylermiş. Buna hiç inanmadım, ta ki bu akşama kadar. Bu akşam farklı bir şey oldu: Kendimi bildim bileli bu çiçekçi vitrinini ve vitrinden biraz da taşarak önündeki cadde taşlarını maviye boyarım; ilk defa bu akşam bir çift bana huzur verdi. Önce kadın çıktı içeriden, elinde tomurcuk bir gül vardı, arkasından adam göründü kapıda. Kadın, burnunu zarifçe elindeki güle uzatırken adam belini yakaladı; burnunu kadının ensesinde biriken saçlarına götürdü. İşte tam o anda, zaten küçük adımlarla yürümekte olan kadın tümüyle yürümeyi bıraktı. Belindeki kollardan sıyrılıp geriye döndü, uzun uzun öptü adamı. İşte bütün bunlar benim önümde oldu, düpedüz karşımda. İşte ben böylece gökyüzünün uçuk mavi rengini ilk defa hissettim.

III

Canım çok teşekkür ederim.
Çok yakıştı sana bu çiçek.
Güldürme, çiçek insana yakışır mı hiç?
Neden yakışmayacakmış? Bu koku bu havaya nasıl yakışıyor; bu rengârenk ışıklar geceye; bu araba gürültüleri ve insan kahkahaları geniş caddelere nasıl yakışıyor; sen bana nasıl yakışıyorsun; bu çiçek de sana öyle yakışıyor.
Dediğim sırada yolun kenarında birikmiş yağmur sularına basıyorum. Ayağımın daldığı birikintiden taşan sular paçalarımızdan yukarıya seyrekleşerek dizlerimize kadar ulaşıyor. Koluma sarılıp kahkahayla ekliyor:
Ve bu yağmur suları paçalarımıza nasıl yakışıyor!
Ne yakışıklı bir gece, her şey her şeye öyle yakışıyor ki! Hele aşk; aşk en çok bu geceye yakışıyor.
Küçük bir esinti vuruyor kulaklarıma. Hatırlıyorum:
Sen üşüdüm demiştin?
Artık üşümüyorum.
Artık üşümüyor, iyi. Fakat yine de dikkat etmeli.
Bir şeyler içelim mi?
Olur.

IV

Merhaba, ben sarı ışığım. İnsanlar en çok beni seviyor. En çok da aydınlattığım ortama güneşin sıcaklığını yaydığım için seviyorlar beni. Şu anki görevim ise bir kafenin salonunu aydınlatmak. Masa ve sandalyeleriyle, çalışanlarıyla, girip çıkan müşterileriyle çok uzun zamandır bu salonu aydınlatıyorum; ilk defa bu kadar güzel bir kadının, elinde bu kadar güzel bir çiçekle buraya geldiğine tanık oluyorum, yanında bir de adam.
Gelip camın köşesindeki masaya oturdular. Garson siparişleri almak için yaklaştığında, kadın o zarif parmaklarıyla, geniş camda süzülen sağanak yağmurdan kalma zayıf damlaları takip ediyordu. Garson yanlarından ayrılınca, kadın adamın elini tuttu.
Hadi seni seviyorum oyunu oynayalım!”
Seni seviyorum oyunu mu? Nasıl bir oyunmuş bu?”
İkimiz de sırayla birbirimize seni seviyorum diyeceğiz. İlk bırakan kaybeder.”
Bu sabaha kadar sürebilir.”
Göster o zaman! Seni seviyorum!”
Kadın böylece oyunu başlattı. Adam, kısa bir gülümsemenin ardından aynı kelimelerle sürdürdü oyunu:
Seni seviyorum.”
Ardından kadın devam etti. Sonra adam. Ve sonra yine kadın. Ve ardından tekrar adam. Hesapsız kahkahalar arasında aynı iki kelime birbirini takip edip durdu: Seni seviyorum. Garson gelip bu oyunu bozmasa belki de adamın dediği gibi, sabaha kadar sürebilirdi. Ama garson geldi:
Hanımefendininki hangisiydi?”
İki kelimelik oyunu başka iki kelimeyle böylece bozdu. Siparişleri masaya bıraktı. Ayrıldı. Kadın, yarı alıngan, ekledi:
Senin sırandı, sen bıraktın işte söylemedin.”
Adam güldü, af dilercesine cevap verdi:
Bırakmadım canım, bu mola olsun.”

V

Oh, tertemiz hava.
Bulutlar da dağılmış. Sanki biraz önceki yağmur başka yerden yağmış gibi.
İşte aynı böyle bakıyordun o gün de.
Hangi gün?
Karşılaştığımız gün. Kafanı kaldırmış, havada bir şeyler arayan gözlerle sağa sola yürüyordun.
Karşıdaki yüksek binanın en tepesine bakmaya çalışıyordum o zaman. İyi ki de çalışmışım, sana rastladım.
En tepesine bakıp ne yapacaktın?
Şehrin en yüksek binasıydı ama o.
Olsun. İnsan önüne bakar canım, ya yola inip bir arabaya çarpılsaydın?
Olsun, sen korudun ya beni. Hem, şehrin en yüksek binasıydı o. Şehrin en yüksek binası, annenin en lezzetli yemeği, dünyanın en sıcak istanı, mahallenin en güzel kızı… Bunları önemsemeli, bunları basite indirmemeli insan. Arada dönüp bakmalı. Hem, sen korudun ya beni.
Önüne bak şimdi insanlara çarpacağız.
Sen korursun yine beni.
O zaman ben de yukarı bakacağım, peki şimdi kim koruyacak bizi? Söyle bakayım hangi yıldızı seyrediyorsun?
Adını hiç söylemedi ki.
Isırır gibi bir öpücük dokunduruyor. Ardından azarlar gibi, ikaz eder gibi ekliyor:
Diğer hepsine tamam; ama ben varken başkasına bakamazsın.
Bir anlık kahkaha atıyorum. Belli ki hoşuma gitti bu söylediği. Cümleyi kafamda tekrar tekrar döndürüyorum. Daha bir hoşuma gidiyor.
Merak etme. Benim mahallemin en güzel kızı sensin.

VI

Merhaba. Ben yeşil ışığım. İnsanlar en çok beni seviyor. En çok da uçsuz bucaksız yemyeşil ovayı aydınlatır gibi aydınlattığım caddede yürüyüp geçmelerine izin verdiğim için seviyorlar beni. Şu anda, karşıdan karşıya geçmek için önümde biriken insanlara, buyurunuz geçiniz demekle meşgulüm. Fakat bir yandan da sizin sohbetinizi geri çevirecek değilim.
Ne diyorduk? Evet, ben aralıklarla sürekli olarak bu caddeyi, iki yana uzanmış kaldırımları ve üzerlerindeki her şeyle beraber havayı aydınlatırım. Eğer otomobilinizdeyseniz beni pek seversiniz. Eğer yayaysanız beni yine pek çok sevebilirsiniz. Fakat siz otomobilinizdeyseniz ve ben yayalar için parlıyorsam işte o zaman benden kötüsü yoktur a! Yine siz yaya vaziyetteyseniz ve de ben otomobillere buyurunuz geçiniz demekteysem yine benden kötüsü yoktur şu âlemde. Ya hava soğuktur bir an önce yanayım da siz eve gidip ısınınızdır veyahut köşede sevgilinizi göreceksinizdir de bir an önce yanayım da siz geçinizdir. Fakat amma da şikâyet ettim öyle değil mi? İyice yaşlandım mı bilmem? Şikâyet etmek için insan ya çok genç olacaktır ya da çok yaşlı; orta yaştakilerin şikâyet etmeye hakkı yokmuş gibidir demeyeyim de en azından takati yokmuş gibidir. Orta yaştakiler, çok gençliklerindeki şikâyetperver hallerini çok yaşlılık günlerine erteleyerek orta yaşlarını durmadan çalışmakla ve bir şeylere yetişmeye çalışmakla geçirirler. Bunu bildiğime ve ha babam şikâyet ettiğime göre elbette ki çok yaşlı bir yeşil ışık olacağım. Ya ne olacaktım? Elbette ki öyleyim. Fakat çok yaşlandım diye de yeşil ışıklıktan emekliliğimi isteyecek değilim. Fakat en çok da tabii olarak bir sonuç alamayacağım için bunu isteyecek değilim. Bir sonuç alabileceğimi bilsem yani ben artık yeşil ışıklıktan bıktım usandım efendim kıyıda köşede kendi hâlinde mesela bir akvaryumu aydınlatan küçümen bir ışık parçası olarak veyahut da kimsenin öte git beri gel demeyeceği kör kutup noktasında bir ışık topluluğu olarak kalan hayatımı geçirmek istiyorum dediğimde bana elbette olur neden olmasın sen yıllarca bizlere hakkıyla hizmet ettin şimdi kendi yoluna gitmenden daha doğal ne olabilir diyerek izin vereceklerini bilsem hadi onu da geçtim hayır sen hiçbir yere gitmiyorsun burada bizimle sonsuza dek bize hizmet edeceksin diyerek kabul etmeseler dahi nezaketen bir cevap vereceklerini bilsem elbette bunu isterdim neden istemeyeyim efendim gelin görün ki bu boşuna bir çaba olacaktır bizim ne durumda olduğumuzdan efendilere ne öyle değil mi efendim biz ancak yanıp sönelim durmadan yol verelim insanlara bırakalım insanlar geçip gitsinler yani bizi burada böylece bırakarak geçip gitsinler işte görüyor musunuz şu ikisini na şuradalar işte bakınız nasıl da kol kola girmişler de biz acaba burada baş çavuşun eşeği miyiz biz neyiz bakmadan yürüyüp varıyorlar hayır sakın ola ki kıskandığımı düşünmeyesiniz bunlar her ne kadar el ele yürüyen pek güzel bir kızcağızla güzelce bir oğlan olsalar da bizim o tarafta gözümüz yoktur biz yalnızca buyurunuz geçiniz deriz elimizden geldiğince de yollarını aydınlatırız fakat bunun için dönüp bir teşekkür bile etmez mi insan efendim illa ki gelip ayaklarımıza kapansınlar mı diyoruz ay aman! Kırmızı ışık yan…
(Son bir gayretle karşı kaldırıma atlamaya çalışanlar, otomobil kornaları, bağırışlar, kahkahalar…)

VII

Gece karanlığında yürüyoruz. Sokak lambalarının arasındaki mesafe, aralarında yürürken birinden diğerine ulaşana kadar ışığın varlığını üç defa hatırlayıp üç defa unutacak kadar uzun. Ama olsun, yağmurun ardından bulutlar dağıldı ve gökyüzünde ay var ve dahası; gökyüzünde ay olduğundan ve bulutlar dağıldığından bu duruma sevinmeli, sokak lambalarının arasındaki mesafe çok fazla diye dövünüp yerinmemeli. Rüzgâr kimi zaman sert kimi zaman yumuşak, saçlarımızı savurup geçiyor. Kollarını iki yandan boynuma dolamış; boynumda bir kolye gibi sallana sallana yürüyor, bir yandan da şarkılar mırıldanıyor.
Lunapark çok güzeldi, diyor gülümseyerek.
Rüzgârda uçuşan saçlarını okşuyorum:
Çok güzeldi. Yine gidelim, yine dönme dolaba bineriz. İnsan en çok sevgilisiyle dönme dolaba binmek için gitmez mi lunaparka?
Usta’nın yarım ekmekleri de çok güzeldi. Sonra, bana aldığın gül çok güzeldi. Hâlâ çok güzel. Seninle olan her şey çok güzel.
Sen çok güzelsin.
Sonra kollarını boynumdan çözüyor. Elindeki gülü kokluyor, gülümsüyor.
Biraz sonra, duyulduğu anda çocukların bayram sevincine benzer sevinçler doğuran o büyük müjdeyi veriyorum:
İşte evimize geldik!

VIII

Merhaba. Ben beyaz ışığım. İnsanlar en çok beni seviyor. En çok da gökyüzündeki aydan kopup gelerek karanlık geceleri aydınlattığım için seviyorlar beni. Yine gökyüzündeki aydan kopup gelerek bir geceyi daha aydınlatmadayım. Bu geceki özel uğraşım ise genç bir çiftin yatak odasını gözlemek. Şu kadarını söyleyeyim, bu gördüklerim kesinlikle bir aşktan daha azı değildir. Ve daha neler neler…



Ekim, 2012

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

İletişim

Ad

E-posta *

Mesaj *