I
—Şu olsun, koyu
kırmızı tomurcuk olan.
—Dikenlerini
temizleyeyim mi?
—İyi olur,
teşekkürler.
Dikenleri temizlemeye arka odaya
gidiyor. Perdeyi açtı. Yürüdü. Perdeyi kapattı. Şimdi içeride ne yaptığını
kimse bilmiyor. Bir çiçekçi için fazla gizemli değil mi? Şuradan başka bir
tanesini alıp kaçsam mı acaba? Hazır ortada kimse yokken? Ama yok, içeride
kameradan falan izliyordur, kesin, bakalım şuradan başka bir tanesini alıp
kaçacak mı diye deniyordur beni. Seni gidi tilki! Bereket, beyinçözer icat
olunmadı daha, düşün düşünebildiğin kadar!
—Canım, ne
yapıyorsun?
—Ödümü kopardın!
Ama ben sana dışarıda bekle demedim mi?
—E üşüdüm… Hani
kimse yok mu burada?
—İçeride, gelir
birazdan.
—Geldim bile!
İşte hazır, buyursunlar. Üzerine parfümünü de sıkayım mı?
—Sakın!
—Peki, özel
hediye kâğıdıyla sarayım?
—Hayır hayır,
öyle çıplak daha güzel.
—Peki, dediğin
gibi olsun, bir saniye… İşte oldu. Delikanlı, aferin sana.
II
Merhaba, ben mavi ışığım. İnsanlar en
çok beni seviyor. En çok da aydınlattığım ortama sonsuz gökyüzünü yaydığım için
seviyorlar beni. Şu anda ise aydınlattığım ortam bir çiçekçi vitrini. Bir
bilseniz neler var neler! Kasımpatılar, zambaklar, çiğdemler, laleler, nergisler,
orkideler, neler neler… Bütün bu çiçeklere birer isim taktıkları yetmiyormuş
gibi birer de anlam yüklemişler. Sade çiçeklere mi? Renklere ve dolayısıyla
renkli ışıklara bile anlam yüklemişler. Benim mavimin anlamı umut, mutluluk
gibi şeylermiş. Buna hiç inanmadım, ta ki bu akşama kadar. Bu akşam farklı bir şey
oldu: Kendimi bildim bileli bu çiçekçi vitrinini ve vitrinden biraz da taşarak
önündeki cadde taşlarını maviye boyarım; ilk defa bu akşam bir çift bana huzur
verdi. Önce kadın çıktı içeriden, elinde tomurcuk bir gül vardı, arkasından
adam göründü kapıda. Kadın, burnunu zarifçe elindeki güle uzatırken adam belini
yakaladı; burnunu kadının ensesinde biriken saçlarına götürdü. İşte tam o anda,
zaten küçük adımlarla yürümekte olan kadın tümüyle yürümeyi bıraktı. Belindeki
kollardan sıyrılıp geriye döndü, uzun uzun öptü adamı. İşte bütün bunlar benim
önümde oldu, düpedüz karşımda. İşte ben böylece gökyüzünün uçuk mavi rengini
ilk defa hissettim.
III
—Canım çok
teşekkür ederim.
—Çok yakıştı sana
bu çiçek.
—Güldürme, çiçek
insana yakışır mı hiç?
—Neden yakışmayacakmış?
Bu koku bu havaya nasıl yakışıyor; bu rengârenk ışıklar geceye; bu araba
gürültüleri ve insan kahkahaları geniş caddelere nasıl yakışıyor; sen bana
nasıl yakışıyorsun; bu çiçek de sana öyle yakışıyor.
Dediğim sırada yolun kenarında birikmiş
yağmur sularına basıyorum. Ayağımın daldığı birikintiden taşan sular paçalarımızdan
yukarıya seyrekleşerek dizlerimize kadar ulaşıyor. Koluma sarılıp kahkahayla
ekliyor:
—Ve bu yağmur
suları paçalarımıza nasıl yakışıyor!
Ne yakışıklı bir gece, her şey her şeye
öyle yakışıyor ki! Hele aşk; aşk en çok bu geceye yakışıyor.
Küçük bir esinti vuruyor kulaklarıma.
Hatırlıyorum:
—Sen üşüdüm
demiştin?
—Artık
üşümüyorum.
Artık üşümüyor, iyi. Fakat yine de
dikkat etmeli.
—Bir şeyler
içelim mi?
—Olur.
IV
Merhaba, ben sarı ışığım. İnsanlar en
çok beni seviyor. En çok da aydınlattığım ortama güneşin sıcaklığını yaydığım
için seviyorlar beni. Şu anki görevim ise bir kafenin salonunu aydınlatmak.
Masa ve sandalyeleriyle, çalışanlarıyla, girip çıkan müşterileriyle çok uzun
zamandır bu salonu aydınlatıyorum; ilk defa bu kadar güzel bir kadının, elinde
bu kadar güzel bir çiçekle buraya geldiğine tanık oluyorum, yanında bir de
adam.
Gelip camın köşesindeki masaya
oturdular. Garson siparişleri almak için yaklaştığında, kadın o zarif
parmaklarıyla, geniş camda süzülen sağanak yağmurdan kalma zayıf damlaları
takip ediyordu. Garson yanlarından ayrılınca, kadın adamın elini tuttu.
“—Hadi seni
seviyorum oyunu oynayalım!”
“—Seni seviyorum
oyunu mu? Nasıl bir oyunmuş bu?”
“—İkimiz de sırayla
birbirimize seni seviyorum diyeceğiz. İlk bırakan kaybeder.”
“—Bu sabaha kadar
sürebilir.”
“—Göster o zaman!
Seni seviyorum!”
Kadın böylece oyunu başlattı. Adam, kısa
bir gülümsemenin ardından aynı kelimelerle sürdürdü oyunu:
“—Seni seviyorum.”
Ardından kadın devam etti. Sonra adam.
Ve sonra yine kadın. Ve ardından tekrar adam. Hesapsız kahkahalar arasında aynı
iki kelime birbirini takip edip durdu: Seni seviyorum. Garson gelip bu oyunu
bozmasa belki de adamın dediği gibi, sabaha kadar sürebilirdi. Ama garson
geldi:
“—Hanımefendininki
hangisiydi?”
İki kelimelik oyunu başka iki kelimeyle
böylece bozdu. Siparişleri masaya bıraktı. Ayrıldı. Kadın, yarı alıngan,
ekledi:
“—Senin sırandı,
sen bıraktın işte söylemedin.”
Adam güldü, af dilercesine cevap verdi:
“—Bırakmadım
canım, bu mola olsun.”
V
—Oh, tertemiz
hava.
—Bulutlar da
dağılmış. Sanki biraz önceki yağmur başka yerden yağmış gibi.
—İşte aynı böyle
bakıyordun o gün de.
—Hangi gün?
—Karşılaştığımız
gün. Kafanı kaldırmış, havada bir şeyler arayan gözlerle sağa sola yürüyordun.
—Karşıdaki yüksek
binanın en tepesine bakmaya çalışıyordum o zaman. İyi ki de çalışmışım, sana
rastladım.
—En tepesine
bakıp ne yapacaktın?
—Şehrin en yüksek
binasıydı ama o.
—Olsun. İnsan
önüne bakar canım, ya yola inip bir arabaya çarpılsaydın?
—Olsun, sen
korudun ya beni. Hem, şehrin en yüksek binasıydı o. Şehrin en yüksek binası, annenin
en lezzetli yemeği, dünyanın en sıcak istanı, mahallenin en güzel kızı… Bunları
önemsemeli, bunları basite indirmemeli insan. Arada dönüp bakmalı. Hem, sen
korudun ya beni.
—Önüne bak şimdi
insanlara çarpacağız.
—Sen korursun
yine beni.
—O zaman ben de yukarı
bakacağım, peki şimdi kim koruyacak bizi? Söyle bakayım hangi yıldızı
seyrediyorsun?
—Adını hiç
söylemedi ki.
Isırır gibi bir öpücük dokunduruyor.
Ardından azarlar gibi, ikaz eder gibi ekliyor:
—Diğer hepsine
tamam; ama ben varken başkasına bakamazsın.
Bir anlık kahkaha atıyorum. Belli ki
hoşuma gitti bu söylediği. Cümleyi kafamda tekrar tekrar döndürüyorum. Daha bir
hoşuma gidiyor.
—Merak etme.
Benim mahallemin en güzel kızı sensin.
VI
Merhaba. Ben yeşil ışığım. İnsanlar en
çok beni seviyor. En çok da uçsuz bucaksız yemyeşil ovayı aydınlatır gibi
aydınlattığım caddede yürüyüp geçmelerine izin verdiğim için seviyorlar beni.
Şu anda, karşıdan karşıya geçmek için önümde biriken insanlara, buyurunuz
geçiniz demekle meşgulüm. Fakat bir yandan da sizin sohbetinizi geri çevirecek
değilim.
Ne diyorduk? Evet, ben aralıklarla
sürekli olarak bu caddeyi, iki yana uzanmış kaldırımları ve üzerlerindeki her
şeyle beraber havayı aydınlatırım. Eğer otomobilinizdeyseniz beni pek
seversiniz. Eğer yayaysanız beni yine pek çok sevebilirsiniz. Fakat siz
otomobilinizdeyseniz ve ben yayalar için parlıyorsam işte o zaman benden kötüsü
yoktur a! Yine siz yaya vaziyetteyseniz ve de ben otomobillere buyurunuz
geçiniz demekteysem yine benden kötüsü yoktur şu âlemde. Ya hava soğuktur bir
an önce yanayım da siz eve gidip ısınınızdır veyahut köşede sevgilinizi
göreceksinizdir de bir an önce yanayım da siz geçinizdir. Fakat amma da şikâyet
ettim öyle değil mi? İyice yaşlandım mı bilmem? Şikâyet etmek için insan ya çok
genç olacaktır ya da çok yaşlı; orta yaştakilerin şikâyet etmeye hakkı yokmuş
gibidir demeyeyim de en azından takati yokmuş gibidir. Orta yaştakiler, çok
gençliklerindeki şikâyetperver hallerini çok yaşlılık günlerine erteleyerek
orta yaşlarını durmadan çalışmakla ve bir şeylere yetişmeye çalışmakla
geçirirler. Bunu bildiğime ve ha babam şikâyet ettiğime göre elbette ki çok
yaşlı bir yeşil ışık olacağım. Ya ne olacaktım? Elbette ki öyleyim. Fakat çok
yaşlandım diye de yeşil ışıklıktan emekliliğimi isteyecek değilim. Fakat en çok
da tabii olarak bir sonuç alamayacağım için bunu isteyecek değilim. Bir sonuç
alabileceğimi bilsem yani ben artık yeşil ışıklıktan bıktım usandım efendim
kıyıda köşede kendi hâlinde mesela bir akvaryumu aydınlatan küçümen bir ışık
parçası olarak veyahut da kimsenin öte git beri gel demeyeceği kör kutup
noktasında bir ışık topluluğu olarak kalan hayatımı geçirmek istiyorum
dediğimde bana elbette olur neden olmasın sen yıllarca bizlere hakkıyla hizmet
ettin şimdi kendi yoluna gitmenden daha doğal ne olabilir diyerek izin
vereceklerini bilsem hadi onu da geçtim hayır sen hiçbir yere gitmiyorsun
burada bizimle sonsuza dek bize hizmet edeceksin diyerek kabul etmeseler dahi
nezaketen bir cevap vereceklerini bilsem elbette bunu isterdim neden
istemeyeyim efendim gelin görün ki bu boşuna bir çaba olacaktır bizim ne
durumda olduğumuzdan efendilere ne öyle değil mi efendim biz ancak yanıp
sönelim durmadan yol verelim insanlara bırakalım insanlar geçip gitsinler yani
bizi burada böylece bırakarak geçip gitsinler işte görüyor musunuz şu ikisini
na şuradalar işte bakınız nasıl da kol kola girmişler de biz acaba burada baş
çavuşun eşeği miyiz biz neyiz bakmadan yürüyüp varıyorlar hayır sakın ola ki
kıskandığımı düşünmeyesiniz bunlar her ne kadar el ele yürüyen pek güzel bir
kızcağızla güzelce bir oğlan olsalar da bizim o tarafta gözümüz yoktur biz
yalnızca buyurunuz geçiniz deriz elimizden geldiğince de yollarını aydınlatırız
fakat bunun için dönüp bir teşekkür bile etmez mi insan efendim illa ki gelip
ayaklarımıza kapansınlar mı diyoruz ay aman! Kırmızı ışık yan…
(Son bir gayretle karşı kaldırıma
atlamaya çalışanlar, otomobil kornaları, bağırışlar, kahkahalar…)
VII
Gece karanlığında yürüyoruz. Sokak
lambalarının arasındaki mesafe, aralarında yürürken birinden diğerine ulaşana
kadar ışığın varlığını üç defa hatırlayıp üç defa unutacak kadar uzun. Ama
olsun, yağmurun ardından bulutlar dağıldı ve gökyüzünde ay var ve dahası;
gökyüzünde ay olduğundan ve bulutlar dağıldığından bu duruma sevinmeli, sokak
lambalarının arasındaki mesafe çok fazla diye dövünüp yerinmemeli. Rüzgâr kimi
zaman sert kimi zaman yumuşak, saçlarımızı savurup geçiyor. Kollarını iki
yandan boynuma dolamış; boynumda bir kolye gibi sallana sallana yürüyor, bir
yandan da şarkılar mırıldanıyor.
—Lunapark çok
güzeldi, diyor gülümseyerek.
Rüzgârda uçuşan saçlarını okşuyorum:
—Çok güzeldi.
Yine gidelim, yine dönme dolaba bineriz. İnsan en çok sevgilisiyle dönme dolaba
binmek için gitmez mi lunaparka?
—Usta’nın yarım
ekmekleri de çok güzeldi. Sonra, bana aldığın gül çok güzeldi. Hâlâ çok güzel.
Seninle olan her şey çok güzel.
—Sen çok
güzelsin.
Sonra kollarını boynumdan çözüyor.
Elindeki gülü kokluyor, gülümsüyor.
Biraz sonra, duyulduğu anda çocukların
bayram sevincine benzer sevinçler doğuran o büyük müjdeyi veriyorum:
—İşte evimize
geldik!
VIII
Merhaba. Ben beyaz ışığım. İnsanlar en
çok beni seviyor. En çok da gökyüzündeki aydan kopup gelerek karanlık geceleri
aydınlattığım için seviyorlar beni. Yine gökyüzündeki aydan kopup gelerek bir
geceyi daha aydınlatmadayım. Bu geceki özel uğraşım ise genç bir çiftin yatak
odasını gözlemek. Şu kadarını söyleyeyim, bu gördüklerim kesinlikle bir aşktan
daha azı değildir. Ve daha neler neler…
Ekim, 2012
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder