Terketmelerustası’nın
çırağıydım;
işi öğrenince
ilk iş hepinizi terk
edecektim,
ustam beni
terk etmeseydi.
(Bazı
efsanelerde kahraman olmaz. Çünkü öyküyle kahraman olunmaz.)
Sonra kız ara
vermeden, baştan anlatmaya başladı hikâyesini, kimse de itiraz etmedi üçüncü
kez dinleyecekleri bu hayli komik şakaya: “İlk kez sahilde görmüş beni. Görür
görmez de âşık olmuş zaten ilk görüşte aşk diye bir şey varsa ancak sadece bir
tek böyle bir şey olabilirmiş. Arka arkaya sıraladı ancak sadece bir tek diye;
bunların da sebebi, söylemek istediklerini pekiştirmekmiş, öyle dedi. Dedim,
sen her söylediğin kelimeyi böyle açıklamak için ayrıca maaş mı alıyorsun?
Dedi, yok, o zaman her kelimeyi açıklamak için asgari üç dört kelime kullanmak
lazım, bu sefer o aradaki üç dört kelimenin her biri için de yine üç dört
kelime lazım, böyle böyle dibini göremeyiz bunun. Dedim, ne değişikmişsin sen
öyle. Bunu bir iltifat, bir ilgi zannedip sevindi. Böyle anlatmakla olmuyor
işte görmeliydiniz.” Gülüşmeler, kahkahaların zayıfladığı noktalarda birbirinin
dizini dövercesine itişmeler, eğlenmeler…
Gülün bakalım,
geçin dalganızı, diye homurdandı. Nasılsa tanımıyorsunuz ya, nasılsa yarın
sokakta yüzümü görmeyeceksiniz ya, nasılsa yarın sokakta yüzümü görecek olsanız
bile; akşamından dalga geçip alay ettiniz diye kızaracak bir suratınız yok ya,
geçin dalganızı. Gülün gülebildiğiniz kadar, Allah ağlatmasın. Sonra, uzunca
sustu. Böyle alıngan konuştuğuna göre… Evet benim! O hikâyedeki saf benim.
Komik mi durmuşum severken? Durmuşumdur! Salak gibi mi olmuşum, doğrudur! Zaten
âşık adamın akıllısı ikiyüzlüdür. Aşk dediğin akıllı işi midir sanıyorsun?
Peki.
Kasım sonundan
beri yazmamışım. Yazmayacaktım da; ayrılırken benden sana hiçbir şey
bırakmamak, yani mümkün olduğunca az şey bırakmak için. Yoksa illa ki bir şey
kalır, hiç değilse adım kalır. Beni unutman gerekliydi, ya da mümkün olduğunca
silik, tozlu hatırlaman. Sonra bugün, işte tam da şu güneş, şimdi görünmüyor
ama gündüz bir ara çok da parlak ve çok da tepeden bakan güneş yatağıma
vururken, ben senden gelen mektubu; yani senden aldığım, senin canın gibi
çıkarıp verdiğin inci tanesini bir kere daha okudum. Sana yazmayacaktım, beni
hatırlatan her şeye bir yenisini eklemeyecektim, o mektup beni bu denli mesut
etmeseydi eğer. Ayrı olmak kimin umurunda? Konuşmuşuz, anlaşmışız, ayrılmışız.
Sen gel benim kalbimle anlaş da bir göreyim! Senin mektubunu okudum, sözlerini
okudum, harf harf. İlk kez bisiklete bindiğim, sürmeyi öğrendiğim gün duyduğum
heyecan var sanki içimde. Ama o zamanlar çok küçüktüm, sen bilmezsin. Çünkü ben
çok küçükken yoktun ki yanımda, o zamanlar sana ihtiyacım yoktu. Tam da
ihtiyacım olan zamanda çıkıp gelmiştin işte. Sonra her günüm, her anım sen
oldun, ne güzel. Sonra biz ayrıldık, olsun. Seviyorum ya seni hâlâ, sen
seviyorsun ya beni hâlâ, ne güzel. Sana yazmayacaktım; ama mektubunu tekrar
okudum, adımı sorana mutluyum diyorum. Yanımda değilsin, nasıl perişanım. Bu
mutluluğu senin de yaşamana mani olursam asıl o zaman gör halimi.
Kiminle
konuşuyorsun sen? Evet, kimimle konuşuyorum, bunun sonunda neden soru tonlaması
yaptın? Yani kiminle konuşuyorsun, ne güzel. Peki senin kimin kimsen yok mu?
Yok galiba, galiba ben birisinin hayalî varlığıyım, bak arkadaşı ya da aşkı
falan demiyorum bile, sadece varlık. Çünkü o denli silik yaşıyorum hayatı.
Varlık diyorsun, hayal olan şeye var denebilir mi? Senin hayallerin yok mu?
Bilmem, eskiden vardı, artık yok. Eyvah! Ya ben de birinin eskiden olan
hayaliysem? Artık hayallerinde yoksam? O hâlde hayalî bir varlık bile olamam!
“Tabii bu beni
ilk olarak sahilde görmüş ya, artık her gün sahile gider olmuş, tam böyle
güneşin batmasına yakın, efkâr hüzün toplamaya yani. Otururmuş bir kayanın
tepesine, çoğunlukla da kumsala ama, düşünür de düşünürmüş. Eh, insanoğlu hep
de oluruna yorarmış ya son vakte kadar; o da hiç vazgeçmemiş bir gün bile bu
düşüncelerden. Kendisi böyle anlattı yeminle. (Gülüşmeler…) Zaten biz de
bununla o saatlerde falan denk gelmişiz sahildeki o dar yürüme yolunda, hani
var ya; burası ilk belediyelik olduğu zamanlar başkanın yaptırdığı. Kendi
halkına değil ha, sırf tatilciler rahat etsin diye. Bakmayın biz de bayağı
faydasını gördük tabii, hala da görüyoruz. (Gülüşmeler azalır, hafif ciddiyet…)
En kalıcı hizmeti de o yazlıkçı parkeli patika olur herhalde başkanın, koca bir
aşka yol oldu, e kolay değil. (Gülüşmeler…)” Sen kimle konuşuyorsun? Ben mi,
hiç… Nasıl hiç? Hiç işte.
Sana yazıyorum,
şimdi nasıl da anlamlı her bir kelime, her harf nasıl da haykırıyor sana
özlemimi… Kasım sonundan beri yazmamışım, yazsam da kendime yazıyorum zaten;
daha öncekilerden hangisini okumuşluğun var sanki? Ama bunu, söz veriyorum,
kendime saklamıyorum. İşte bunları hep ikimiz için söylüyorum, her kelimesini
tekrar tekrar oku. Neden benle konuşmuyorsun? Çünkü sevkimimle konuşuyorum. Sevkimim
ne demek? Sevdiğim kişi, sevdiğim tek kişi, ondan başka kimim kimsem yok benim,
kimim de kimsem de o, işte o demek. Sevdiğim, kimim, sevkimim… Biraz acayip
olmuş, beğenmedim. Senin beğenmen de gerekmiyor zaten, başka hiç kimsenin
beğenip beğenmemesi önemli değil. Severken “Başkası ne der acaba?” diye
düşünmek olur mu? Hem başkasının ne demeye hakkı var? Peki, sen, hiç sadece bir
kişi için yaşadın mı? Aman yüzü gülsün diye gözünün içine baktın mı?
“Sonra bir gün
çıkmış gelmiş bu, bizim evin önünde beklemeye başlamış. Güya ben evden
çıktığımda ya da dışarıdaysam da eve girerken beni görmek için. (Gülüşmeler…)
Beklemiş bir iki saat, hava da sıcak biliyorsunuz yazları fenadır buranın
havası, bu tabii yavaş yavaş sersemlemeye başlamış, oracıkta bir gölgeye çökmüş.
(Acıma anlamında sesler, çok zayıf…) Sonra da orada artık uyumuş mu yoksa bir
süre baygın yatmış mı onu kendisi de anlamamış. Bu arada bilmiyor ki ben
teyzemlerdeyim, iki gün sonra döneceğim. (Gülüşmeler…)” E, peki, sen kimle
konuşuyorsun? Ben mi, hiç… Nasıl hiç? Şöyle hiç; bu benim hikâyem, hikâyede
alay edilen rezil benim. Ya rezil lafı neden? Görmüyor musun, maskara olmuşum millete.
Seviyorsun diye mi? He ya… Şu, teyzesine giden kızı mı? He ya… He ya deyip
durmasana! Ne diyeyim? Evet de, elbet de, ne bileyim… En olmadı başını salla. O
zaman senden başkası anlamaz ne demek istediğimi. E zaten benle konuşuyorsun, başkasının
anlamasına gerek yok.
İkisi
karşılıklı konuşurlarken, tam da bu noktada müdahale etmem gerekti; zira hâl
içinden çıkılmaz olmaya seyrediyordu. Birbirleriyle aynada konuşan bu iki… Yok,
hayır, diğeriyle aynada konuşan… Yok, yok, kendisiyle aynada konuşan bu adam…
Sen de kimsin? O nasıl soru öyle, deminden beri muhabbet ediyoruz ya! Hayır
sana sormuyorum, bak burada başka biri daha var! (Burada kastedilen benim,
anlamamış gibi yapıyorum.) İlahî! Aklım gidiyor sandım, sen de kimsin? (Artık
anlamamış gibi yapamam, ikisi de durumun farkında), ben mi? Şey, ben anlatıcıyım.
Nasıl anlatıcı? Yani siz ikiniz konuşuyorsunuz ya, birbirinize neler
söylediğinizin; kendi hikâyenizi nasıl anlattığınızın yordamını ayarlayıp bir
de aralarda kalan boşlukları dolduruyorum filan. Anlatıcı anlattığı öyküye dâhil
olur mu? Ama sen başına buyruk davranmaya başlamıştın. Kendi hâlimizde
anlaşıyoruz şurada, sen niye karışıyorsun ki? Bak işte, mesela bunu senin değil
diğerinin söylemesi gerekiyordu, sen de başına buyruksun, birbirinizin işlevine
giriyorsunuz. Birbirinizin dedim; kendi içinde çelişiyorsun demeliydim. Nasıl? Hey,
onu ben söyleyecektim! Sen de kimsin? Ben, anlatıcıyım.
“İki gün sonra
teyzemlerden döndüm, bizim saf âşık (benim demek istiyor) benim evin önünde
bekliyor (bizim demek istiyor). Annem babam herkes var (herkes dediği bir de
küçük kardeşi) tabii ben hiç oralı olmadan eve girdim doğruca.” Parantez içleri
yok burada, kız öyle anlatmıyor, düzgün anlat hikâyeni! Sen de kimsin? Anlatıcı.
Kaç anlatıcı var burada? Ben varım anlatıcı; kız var anlatıcı, hikâyeyi arkadaşlarına
anlatan; bir de sen varsın anlatıcı, bunu diğerine anlatan: toplamda üç. Hayır
dört! Sen de kimsin? Ben, diğeri işte. Sen ne anlatıyorsun? Kendi hikâyemi. Sen
bize anlatma, sevgiline anlat. Sevkimime! Evet ona. Ona anlatıyorum zaten.
Şimdi ayrıyız
seninle, olsun. Gece gündüz düşündükçe seni; aklımdan kim ayırabilir, kalbimden
kim koparabilir? Çıkıp gelsen mesela yarın, mesela bu akşam bile; beni senden
almaya geldim desen ne çare? Al bendeki seni, der; kalkar seninle gelirim. Sen
bensin çünkü. Yok, hayır, ben senim. Hangimiz hangimizdik, ilk hangimiz
diğerimize karışmıştı; sen hatırlıyor musun? Ben hatırlıyor musun? Biz
hatırlıyor muyum? Bak yine saçmalayama başladım, yine dağılmak üzereyim. Zaten
hep buna kızardın sen, değil mi? Bir de tutarsızlığıma… Bir günümün düne, öbür
günümün ertesi güne benzememesi üzerdi seni; ama daha çok da yorardı. Hep bunların
farkındaydım, nasıl farkında olmam ki? Hem, neden ayrıldık sanıyorsun? Benim
yüzümden üzülmene… Ne diyorsun sen? Sen de kimsin? Ben, anlatıcıyım. Hayır, o
burada. Bırak kendim müdahale edeyim, evet ben buradayım, sen kimsin şimdi?
Ben, senin söylediklerini de anlatan anlatıcıyım. Beni de mi öyküye dâhil
ettin? O zaman üç kişi mi olduk? Hayır dört! Nasıl? Sen, ben, o. O kim? Diğeri.
E, kız? Hangi kız? – Benim yüzümden üzülmene dayanabilemem. Hayır, doğrusu
böyle değil. Dayanabilmem. Bu da çaresizlik anlatmak için zayıf bir kelime. Görüyorsun
ya, yeterlilik kipi yeterli değil şu benim dayanılmaz halimi anlatmaya. Ne
diyorum ben? Yanımda olsan nasıl da gülerdin şimdi bana, ihtimal biraz daha
severdin beni bu saçma hallerimle. Nasıl başarıyorsan… Ben bir tek seni
sevebildim. Hayır, bir tek seni sevdim. Hayır, bu da değil, fiilde beni temsil
eden -m çok uzakta kaldı. Seni sevmekle arama geçmiş zaman eki bile girmemeli. Bile
değil; geçmiş zaman girmemeli, zaman mefhumu olmamalı seni sevmekle aramda. Senisevmekben.
İşte böyle. Bu sefer sen de okuyacaksın yazdıklarımı. Belki, benim yaptığım
gibi koyarsın bir kutuya, kapatırsın, olur da kaçar gider diye, yine gider
diye, açamazsın bir daha. Belki.
“Ben yüzüne
bile bakmadan eve girince fena bozuldu bu. Orada evin önünde, önünde dediysem
karşı kaldırımda yani, oturmuş bizimkileri seyrediyor. O arada ben de
pencereden izliyorum olan biteni. Olan biten bir şey de olsa bari (gülüşmeler).
Bizimkiler içeriye girince bu bir-iki daha dolandı orada, sonra kayboldu gitti.
(Arkadaşlarından biri: Sen de amma gaddarmışsın, der, ne olurdu iki kelime
konuşsaydınız?) O gidince…” Düzgün anlat hikâyeni, kendine yandaş arama! Sen de
kimsin? Anlatıcı! Tamam be! “(Arkadaşlarından hiçbiri sesini çıkarmaz. Çıkarmaz
dediğim, kahkaha atarak eğlenir aslında benle hepsi.) Ay yoksa sen teyzenlerden
gelene kadar (siz demek istiyor) iki gün evin önünde mi beklemiş? (der,
arkadaşlarından biri.) Ne bileyim kız? Kaç gün beklediğini söylemedi.
(Gülüşmeler…) İki gün kapıda yatacak kadar saf değildir herhalde! (Gülüşmeler…)
(Gaddar!) Sana bunları ne zaman anlattı? Dur, anlatıyorum işte.”
Yarın ne
yapacağını bilebilir mi insan? Ben biliyorum. Ben, yarın ve daha sonraki gün ve
ondan sonraki ve hep sonraki günlerde seni seveceğim. Dün seni sevdim mi? Az
önce? Bilmiyorum. Seni seviyorum; o an, şu an, bir sonraki anı yaşamaya
başlayınca hemen unutuyorum. Alçakgönüllü bir sevgi; yaşandığı anda unutulan,
sürekli anın ertesini kovalayan, belki alçak; bırakıp gittiği için. Hayır, o
gitmedi, ben gittim, senden, o hep burada. Gaddar! Ne biçim de eğlenerek
anlatıyor! Oysa ben onu sevmiştim. Ben onun neyini sevmiştim? Nesini? Bir tek
kelime gelmiyor aklıma. Saçmalık bende! Neden seversem öyle olur olmaz
insanları? Her önüne gelene de gönül kaptırılmaz ya; önce bakar sorarsın, daha
önce birini sevmiş mi hiç? Senin onu sevmenle heyecanlanır mı yoksa bununla
gurur mu duyar? Kendisi için ayrı bir dünya mısın yoksa sıradan bir sayı mı? Ne
oluyor be? Ne oluyormuş? Benim hikâyeme neden bulaştın sen, git şu tarafta
anlat kendininkini. Asıl sen git, önce ben geldim buraya! Çocuk gibi yer
kavgası mı yapalım yani? Yapalım ya, ne olmuş? Bak yarım bıraktırdın, müsaade
et tamamlayayım. Sen dur ben tamamlarım onu, yoksa ayrılık mı bu? He ya… Seninki
de iş mi! Seviyor muydun bari? O da soru mu? E ayrılık neden? Biliyorsun işte,
söyletme beni. Biliyorum. Zaten alışılmış hikâye: İkisi de çok sever, sonra
biri diğerinin iyiliği için, lafta, bırakır gider öylece. Öyle değil işte,
bizimki farklıydı. Evet, kime sorsan aralarındaki şey çok farklı. Bizimki
farklıydı dedim! Ona zarar vermeye başlamıştım, hayatta üzmek istemediğin tek
kişiyi mahvetmek ne demek bilemezsin! Bilirim. Bilirsin, bizimki farklıydı. E,
sen anlat hikâyeni, öyle damdan düşer gibi daldın benimkinin orta yerinde. Ne
anlatayım, görüyorsun ya; başlamadan bitmiş, aslında hiç başlamadığı için hiç
bitmemiş, iyileşemeyecek bir kangren yarası. Alışılmış hikâye yani. Hayır,
değil! Değil ya. Peki, sen onu sevdin, o da seni sevseydi; tamam kabul deseydi,
yine aynı heyecanı duyacak mıydın? Tabii ki! Değil: O zaman heyecanından bir
şeyler eksilecekti; ümit etmek, acaba diye beklemek kopacaktı içinden.
Sevginden heyecan eksilecekti. Ya sonra? Sonra, beraber dolaşacaktınız
sokaklarda, kırlarda, sonra elini tutacaktı; acaba elini nasıl tutsam diye
düşünmek heyecanı eksilecekti sevginden. El ele yürüyecektiniz, bir adım daha
yakın, bir adım daha, bir adım daha, öpecektin onu; kucağında bebek gibi
sevecektin. Bir gün, beş gün, on gün, sonra elim terledi deyip elini çekecekti.
Bütün heyecanları tükettiğinizde sevgini ayakta tutacak neyin var peki? Burada
ortalık sessizleşir, sorunun muhatabı cevap veremez. Sen sus anlatıcı! Var
benim cevabım, biliyorum bunu ben. Heyecan bittiğinde diyorsun, sevgimi tutacak
bir şey lazım, öyle mi? Heyecanım bitmez ki benim. Heyecanın bitmez mi?
Doğduğunda, o ilk nefesi aldığında nasıl heyecanlanmıştın, nasıl ağlamıştın,
nasıl da ne yapacağını şaşırmıştın da öyle çırpınıp durmuştun, hatırlıyor
musun? Şimdi nefes alırken aynı şeyleri mi duyuyorsun? Düşünmüyorsun bile ne
yaptığını. İlkokulun ilk günü, annen elinden tutup sınıfa çıkardığı zaman,
nasıl da titriyordu bacakların! Ortaokula geçtiğinde neredeyse nefret eder
olmuştun okuldan, okumaktan. İlk kez baban sana uçurtma verdiğinde uçurmak için
aklın gidiyordu, ertesi günkü pikniğe kadar sabretmen gerektiğini öğrenince
mahzun bir sabırsızlık çökmüştü içine ve gidip gelip iki adımda bir kapının
arkasındaki uçurtmanı seviyordun kedi sever gibi, ertesi gün çayırda yarım saat
kadar uçurduktan sonra o çok beğendiğin; o beklemekten bir günde tükendiğin; o
ertesi günü beklerken hayal kurmak bahanesiyle gece uyutmayan rengârenk
uçurtmandan yarım saat içinde nasıl da bıkmıştın! Şimdi de sevgiline aynı
hisleri duyuyorsun ve bitmez ki benim heyecanım diyorsun, laf! Yeter! Anlatıcı,
al şunu başımdan! Hadi oradan, asker miyim ben? Ya tutuklu muyum ben? Peki ya,
amir misin sen?
Bir tanesi kalkar,
lavaboya -Tuvalete!- evet tuvalete, -Kibarlıktan öleceksiniz bir gün. Lavaboda
el yıkanır, tuvalette…- evet tuvalete, gider. Onunla birlikte Diğeri de gider.
Anlatıcı durur mu? Üçü birlikte kalkıp tuvalete giderler. Biz yokken arkamızdan
tek kelime konuşmayasın! Yok, konuşmam merak etmeyin. Yalnız kapıyı kapatı…
Gitti. Kaldım bir başıma. Nerede o ayna? Şurada, dur bir de ben bakayım şuna. Ayna
ayna, söyle bana… Ya da dur, ben söyleyeyim, sen dinle: Kimse benim farkımda
değil, sevilmiyorum demek fazla zalimce olur, önemsenmiyorum. Yolda yürüyorum,
caddede, kimse görmüyor beni. Ellerimi cebime sokuyorum; yürürken geriniyorum;
esniyorum; sağa sola bakıyorum; nafile… Sanki hiç yokmuşum gibi davranıyor
insanlar. Hele bir tökezleyivereyim; hele bir düşeyazayım; bütün caddedeki
bütün herkesin gözü bende, birkaç bıyık altından gülmeler; sanki görmüyormuşum
gibi. Geçen gün, yine kimsenin beni umursamadığı bir anda ayağım kaldırım
taşına takılmış gibi yaptım, belediyenin ne denli özensiz çalıştığını ve bir
yaptığını bin kere bozup bir kere bile düzeltmediğini herkes bildiği için de
çok zor olmadı benim bu yapmacık yalpalayışıma inanmaları. Baktım sonra
etrafıma; aynı tablo: Üç beş kişi gördü beni, birkaçı hafif gülümsedi, biri,
bir kadın, sanki biraz korkar gibi oldu, birkaçı yine her zaman yaptıkları gibi
aldırış etmedi bile. Ya görmeyenlere ne demeli! Orada düşüp başımı
yarabilirdim, görmediler. Bir insan, hem de ben, oracıkta öle de bilirdim; ama
görmediler. Aman abicim, dur sen ölme sakın, demediler. Sen ölürsen biz nasıl
devam edelim yaşamaya, diye telaşlanmadılar. Sen ölürsen şu arabalar; şu her
sokağı her caddeyi dolduran; motor sesleriyle ve düdük sesleriyle ve çizilmiş
dökülmüş kaporta boyalarıyla her tarafı kirleten şu arabalar çeyrek tekerlek
boyu bile hareket edemez, senle beraber ölürler. Sen ölürsen biz, biz yani
bütün insanlık, ne yapalım şu kırlangıçların getirdiği baharları, baharların
oradan oraya sürüklediği şu kırlangıççıkları ne yapalım biz, sensiz? Yokluğunda
her şey bıraktığın gibi kalır mı sanıyorsun? Sevgililer ayrılır, yollar
ayrılır, işte bizim ahşap sehpanın bacağı bile ayrılır! Tamam, posta arabaları
yine geç kalır varacağı yere; ama sen öldün, her şey değişti ve onlar değişmedi
diye suçlayamazsın ki; bir türlü muhatap yoktur karşında. Bu dünyayı bırakırsan
bu dünya bin asırlık uykuya yatar. Sensiz dünyaya uyanmak olur mu; biz de
yanına gelene kadar her saat boyu uyuruz, her saat başı ağlarız boşluğuna. Ölme
sen, sen ölürsen de boşluğunu bırakma; boşluğunla gömül sen. Demediler, hep
bunları sustular. Peki ya umursamayanları ne yapmalı? Orada yalandan
tökezleyişime aldırmadılar, onları sınamıştım; kaldılar. Bir de yolculuklarıma
laf edenler var. Yolculuk dediğim de günde yaklaşık iki saat, şehir içi.
Şehirlerarası yolculuklarım da olur bazen, ona konuşamazlar ama. Yalnız bu
şehir içine çok karışırlar. Daha yakına taşın, deli misin her gün o kadar yol
çekiyorsun diye tuttururlar. Her seferinde de alakasız bahaneler uydururum:
nerede kalacağım, kimle kalacağım, ev yok, adam yok, tek başına kal, bizim
karşı daire boş, iyi bir bakayım hafta sonu, hafta sonu gelir, ev sahibiyle
anlaşamadık, kirası yüksek, odalar kötü, başka bir yer var, olur bakayım sonra,
sonra gelir, yolu ters, duvarı yan, çatısı düz, filan. Çok üstüme gelirler ama
anlatamam ki! Hayır efendim, ben orada asıl çevre için duruyorum, her sabah
uyanınca arkadaki dağın yeşillerini görmek, kışın tepelere biriken kara bakmak,
baharda eriyen karların su olup şırıl şırıl akışını dinlemek, etrafımdaki
yüzlerce ağaçtan odama dolan kuş seslerine eşlik etmek, -ağaçtan kuş sesi mi
gelir?- -tabii ki sesler ağaçlardan değil fakat ağaçlardaki kuşlardan geliyor,
kuş sesi dediğimde anlarsın zannetmiştim- -anlamıştım zaten, seni denedim- sonra,
birkaç adım atıp dışarıda ayaklarıma serilen denizi izlemek için oradayım,
desem anlamazlar. Gelip giderken dolmuşta, camın dibinde yol boyu ufku
seyredebilmek; yol boyu ufku seyrederken de şarkılar dinlemek için oradayım.
Bazı şarkılar sadece yolda, yolculukta dinlenir çünkü. Yattığın yerden
dinleyemezsin, sokakta yürürken ya da yemek yerken dinleyemezsin; tat
vermezler. Onlar bilmez, bunları anlatsam bir de alaya alırlar beni. Sizden,
hepinizden kaçmak için oradayım da diyemem ya!
Hah, işte
geliyor. Sesler gittikçe yakınlaşır, birbirine karışan tıkırtılar… Kapının kolu
yavaşça aşağı iner, kapı açılır. Geldi. Ne haber? Aynı, aradaki boşlukları
dolduruyorum: sesler gittikçe yakınlaşır, kapı kolu, filan işte… Ah! Ne oluyor
be! Aman, yeleğim kapıya takılmış. Bütün talihsizlikler de beni mi bulur
arkadaş? O da bir şey değil, abartma. Neden abartmayayım, hayatımı iki saniye
geriden yaşayacağım şimdi. Diğer bütün insanlar, tabii ki az önce benle aynı
anda kapının koluna takılıp da böyle iki saniyelerini kaybedenleri demiyorum,
hepsi iki saniye kadar önden yaşıyorlar şu an. Burada harcadığım vakit yüzünden
her ne iş yapacaksam iki saniye geriden gideceğim. Onun ertesindeki işime de
geriden gideceğim, sonra onun ertesinde yapacağım işe de hep geriden gideceğim.
Sonra bir gün sabah erkenden çıkacağım ama binmem gereken dolmuşa -sırf bu
kapının koluna takılarak kaybettiğim iki saniye yüzünden- yetişemeyeceğim; o
dolmuşun arkasından koşacağım, birkaç ıslık çalacağım, sonra bakakalacağım. Bir
dahaki dolmuş ne zaman? Yirmi dakika sonra. İki saniyenin üstüne eklendi mi
yirmi dakika daha: yirmi dakika iki saniye. Yapacağım işlere yirmi dakika iki
saniye geç devam edeceğim ondan sonra. Ta ki; o yirmi dakika iki saniye
yüzünden başka bir işime geç kalıp onu kaçırana dek. Yirmi dakika iki saniye
yüzünden, izlemeyi çok istediğim filme geç kalacağım, bir sonraki seans ne
zaman? Üç saat sonra. Benim yaşam tehirim oldu mu sana üç saat yirmi dakika iki
saniye? Eklenerek, katlanarak, böylece bir ömür değilse bile belki ömrümün bir
dilimini boşa harcayacağım. Niçin abartmayayım yani iki saniyemi? Boşa harcansa
iyi; ya başarısızlık olarak dönerse? Yakınlarda aramadığım bir arkadaşımı
telefonla aradığımda, öyle laf lafı açarken bana yeni okuduğu bir kitaptan söz
etse, ben de “Ah!” desem, “Tam da kaç zamandır aradığım kitap, bitirdiysen ver
ben de okuyayım.” desem; “Ben onu geçen gün başka bir arkadaşa verdim, o da
istiyordu,” dese, “bilseydim ilk sen okurdun, ama birader sen de geriden
geliyorsun hep, hayatı arka koltuklarda yaşıyorsun.” diye eklese; ne cevap
vermeye hakkım var? O gün, yıllar önce, o kapının koluna takılmayacaktın, dikkat
edecektin, diyebilir pek âlâ. Ya da, mesela, belki on yıl belki elli yıl sonra
tanıyacağım, işte hayatımın kadını diyeceğim bir kadına ilan-ı aşk ederken ben;
bana kendi sevgilisini anlatsa, kibarca beni reddetse ben ona kendimi nasıl
açıklayacağım? “Hayır hanımefendi, anlamıyorsunuz bakın; ben, bundan yıllar
yıllar önce kapının koluna yeleğimi taktırdığım için hayat yarışında iki saniye
geriye düştüm, o iki saniye yüzünden bineceğim dolmuşa geç kaldım, sonra o geç
kalmalar ertelemeler saniyeler saatler günler üst üste gelip beni size üç yıl
sekiz ay kadar -evet hesapladım; tam da bu kadar- geç bıraktılar, yani aslında bahsettiğiniz
o körpe aşkınızdan, o köhne sevgilinizden önce beni tanımanız gerekliydi. Anlamıyorsunuz,
ben size gelmeden önce başka kadınlarda, başka kollardaydım, kim bilir kaç
tanesinde? Her birini de sevdim ama, yalan yok, her birinin gerçekten aradığım
kişi olduğunu hiç şüphelenmeden ve ondan hiç kuşkulanmadan düşündüm. Hepsi
diyerek komik bir gösteri yapmak ve bazısı diyerek de diğer bazısının günahını
almak istemem; lakin birçoğu diyeyim, birçoğu da beni sevmiştir bu kadınlardan,
yani karşılıksız kalmamıştır kalbim. Şimdi geriye baktığımda, aslında ne kadar
çocukça şeyler yaşadığımı ve kavgalarımın da aşklarımın da bir faydasını
görmediğimi; yalnız her kavgamın ve her aşkımın belki beni biraz daha
büyüttüğünü biraz iftiharla, biraz inkisarla ve kesinlikle aşağılayıcı bir
tavırla seyrediyorum. Ne var ki efendim, sizinle karşılaşıp sizi tanıyacağımı
bilsem; onlardan bir tekine bile gönül kaptırıp yüz verir miydim? Meğer bütün o
kadınlarda aradığım şey, beklediğim kişi sizmişsiniz. Hep, o yıllar önceki kapı
kolu ve yelek münasebeti yüzünden efendim, yoksa size bu kadar geç kalır
mıydım? Bütün o ilişkilerimi çok çok önceden yaşayıp tamamlardım ve sizi bu
kadar zaman bekletmezdim, bağışlayın. Hayır, ben zaten sizi beklemiyordum ki,
demeyin efendim, beklemiyorsanız da; illa ki birkaç kere yola bakmışsınızdır,
nerede kaldı bu diye telaş yaptığınız hiç mi olmadı evde kös kös, affedersiniz,
otururken? Siz hayatınızın aşkı olacak erkeği beklerken; görseniz, ah bir
görseniz o anda hayatınızın aşkı olacak ben, ne yapıyordum? Başka kollarda,
başka hayatlarda aşkı arıyordum; yani sizi! Nereden bilebilirdim başka bir
köşede beklediğinizi? Siz tabii, aman güzelliğim hâlâ beni terk etmemişken çok
da zaman geçmemişken hayatıma bir eş bulayım, dediniz. Ben o sıralar sanırım
son kadında, son hazırlıklarımı yapıyordum, hazırlık; yani size, yani hayatımın
kadınına, o sıralar bu kişinin kolumda gezdirdiğim kadın olduğunu sanırdım,
fakat ona değil de size sevmek ve sevişmek cihetinden kapkara cahil
yakalanmamak için bir hazırlık. Ne var ki; hayatımın kadınına damdan düşer
gibi, paldır küldür vurulmak isterdim, bunun aşk olduğunu kendim bilmek değil;
arkadaşlarımın dalgın, unutkan tavırlarımla alay etmesinden, her muhabbette
yüzüme vurmasından anlamak isterdim, aşkı bilmemek; fakat onunla öğrenmek
isterdim. Ben size hazırlanırken siz de birkaç herifçikte oyalansaydınız keşke,
şimdi bunları konuşuyor olmazdık bile, belki de sizi çoktan öpmüştüm. Yok,
bakmayın böyle dediğime, sizin öyle hatıralarınız olsa ve daha önemlisi ben de
onları bilsem; hiç bu sözleri eder miyim? Hemen özür diler, aşkımı geri alırım.
Ama şu an için gözümde günahsız bir bebekten, suyun üstünde süzülen bir kuğu
kuşundan farkınız yok; hatta tavuk etini daha çok sevmeme rağmen mesela. Ne
olur kabul edin teklifimi, istirham ederim efendim. Yok, olmaz, demeyin, kaçtı
o kuş, demeyin efendim, ne olur. Çok bekledim ben seni, nerede kaldın sen,
artık çok geç, demeyin bana. İşte geldim! Biraz geç de olsa; bazı şeyleri
kaybetmiş de olsam, geldim ya, buradayım ya!” demeye hakkım olacak mı? O beni
anlayacak mı peki? Ah, evet doğru söylüyorsunuz, ben bir koşu hemen sevgilimden
ayrılıp geliyorum, size alışmak, size tutulmak için çabalayacağım; bazen de
beni korkutacaksınız, sizden gizli kendi içimde kendimi yiyip bitireceğim, bu
adamdan uzak dur diyeceğim ama yine de duygularımdan kaçamayacağım ve sonunda
kendimi sizin kollarınızda bulacağım ve sizinle birlikte hayat boyu, en azından
birimizden biri ölene dek; aşkla başlayan acılar ıstıraplar göreceğiz, diyecek
mi? Demeyecek! Hayır! Ah kapı kolu! Ah yelek! İşte gördün mü? Gör bak, bir iki
saniyenin yol açtığı yıkımı! O da bir şey değilmiş, abartmaymış, peh! Neden
abartmayayım?
Yürüdü, benim
önümden geçerken ayağıma basmamak için adımını biraz büyük attı, aynanın
karşısında durdu. Sonra Anlatıcı ve Diğeri de geldi hemen. Ona mektup yazarken
çiş molası verdiğini bilse nasıl tepki verirdi senin şu sevkimin, dedi Diğeri.
“Ne yani, sıkıntımızdan ölelim mi burada?” diye karşılık verdi, hafif alaylı,
gülerek. Sonra fark etti: madem ben sevkimime mektup yazıyordum, hani nerede
yazdıklarım, kâğıt, kalem? Nereye gitti onca söz? Hepsi birden duraksadılar,
Diğeri alaya aldı: “Olur öyle bazen.” Mektubunu kaybetmenin de heyecanıyla bu
sözlere çok sinirlendi: “Şimdi senin kafana bir silah dayarım, tetiği öyle
hızlı çekerim ki; daha barut kokusunu alamadan, patlama sesini duymadan geberir
gidersin!” Sonra bir an durdu, bir boşluğa çevirdi başını aniden, “Yoksa o
silahı kendi kafama mı dayamalıyım? Sevkimimi kaybettikten sonra ona yazdığım
sözlerimi de kaybettikten sonra kaybedecek daha neyim kaldı? Canım mı? Kime
yaşayayım ben?” Anlatıcı, biraz da onu yatıştırmak istercesine, “Madem,” dedi,
“adımız anlatıcı; o hâlde adımızın hakkını verelim. Bir hikâye anlatayım da
dinleyin: Ben, bir zamanlar bir adamın evinde yaşardım. O zamanlar anlatıcı
değildim daha.” E, ne zaman anlatıcı oldun sen, diye meraklandı Diğeri. “Bilmem
ki, siz ikiniz orada ortalığı karıştırmasaydınız, birbirinize karışmasaydınız
ben de ortaya çıkmazdım herhâlde, ya da anlatıcı olduğumu bile bilemezdim.” “Kimle
ikimiz?” diye sordu Diğeri, ama cevap alamadı. Sonra hikâyesini anlatmaya devam
etti Anlatıcı: “Adamın evinde yaşardım, dedim ya; cismim, ağırlığım yoktu yine
de. Elle tutulur bir şey değildim. Yalnız, o evdeki her bir eşyayı tanırdım, bilirdim;
ben o evdeki eşyanın hâlet-i ruhiyesiydim. Adamın sahip olduğu ne varsa, hangi
eşyayla münasebeti varsa, hangisine dokunsa hepsini hissederdim. Adamın eşyayla
işi olmadığındaysa sere serpe dolaşırdım duvarlarda, koltuklarda, masada, her
yerde. Yine bir gün öyle evde sersefil dolaşırken, anahtar sesi geldi, kapı
açıldı; kapı açılırken hemen oraya koştum, gıcırdadım biraz, kapının
menteşelerini yağlaması gerekliydi adamın, içeri girdi, kapı kapanırken de
birkaç gıcırtı sesi duydu adam, pek aldırış etmedi. Salona girdi, bu salon yeni
tiplerdendi; mutfakla beraberdi. Adam ceketini çıkarıp koltuğun üstüne
fırlatırcasına koydu. O sırada ben de, vücuttan yeni ayrılan ceketteki
elektrik, sıcaklık; koltuktaki cekete karşı hissedilen soğuk bir hamlıktım.
Doğruca mutfağa gitti adam, elinde bir kırmızı gül vardı, daha yeni açtı
açacak; goncalıktan çıkmaya iki adımı kalmış. Gülü ince uzun bir vazoya
yerleştirip vazoyu da masanın orta yerine koydu. Sonra aceleyle işe koyuldu;
parlak porselen tabaklar, ışıldayan çatal-bıçak-kaşıklar, peçeteler, su, sürahi
ve her şeyi iki kişilik ayarladıktan sonra ocağın başına geçip yine iki kişilik
bir yemek yapmaya koyuldu. Ve yaptı da: Yemek o kadar güzel kokuyordu ki; bütün
eve, eşyaya yayılıp sinmek için can atarcasına bir oraya bir buraya koşturdum
evin içinde. Hafif sabırsızlıkla ve heyecanla karışık neşeye dönüşüp evin her
bir bucağına kuruldum. Bütün hazırlıklar tamamlanınca da beklediği misafirine
en alımlı, en yakışıklı görüneceğini düşündüğü giysileriyle geldi, masadaki
sandalyelerden birine oturup beklemeye başladı adam. Bekledi, bekledi, bekledi…
Gözlerindeki o ilk heyecan, ışıltı, an geçtikçe yerini kuşkuya ve endişeye
bırakıyordu ve ben de, yani evin ahvali, neşeden ölüm sessizliğine doğru seyir
değiştiriyordum. Adamın uzun bekleyişi sırasında ben hiçbir hareket
gösteremedim, eşya tek kelime edemedi. Sanki bir fotoğraf karesi gibi, bir
resim tablosu gibi duruyordu ev, adamın nefes alış-verişi bile donuktu. Yalnız,
adamın -belli ki bir kadın için- hazırladığı ve bir sandalyesini çekip çöktüğü
yemek masasının tam karşısındaki duvar saatinden, durmak bilmeyen ve eşit
adımlarla daire çizen saniyenin sesi duyuluyordu: tik, tak, tik, tak, tik, tak…
Başka, ne bir ses; ne bir nefes… Sonra birden telefon çaldı, her zamankinden
daha gürültülü ve hızlı oldu, birden yani. Adam acele etmedi, telefonu açtı,
“Peki tamam, birazdan çıkarım, ufak bir işim var, sonra görüşürüz seninle.”
deyip yerine bıraktı ahizeyi. Telefon kapanır kapanmaz evin içine, eşyaya bir
can geldi, suyu her bir damarında hisseden ağaç gibi silkindi eşya, ortama
farklı bir ses, bir hareket gelmişti, resim tablosuna bir fırça değmişti, bir
boya dökülmüştü belki üstüne. Fakat eşyanın tersine; adam daha da mahzunlaştı, damarlarındaki
kan çekiliyormuşçasına gerindi adam. Yavaş hareketlerle yerinden kalktı. Dışarı
çıkarken lazım olan nesi varsa aldı, sonra koltuğa alelade fırlattığı ceketini
giydi, ceket canlı bir vücuda yeniden kavuşmanın hazzını hissetti ve yavaş
yavaş ısınmaya başladı, son olarak da masadaki ince uzun vazoda duran tek gülü
alarak ve sadece güle özen göstererek çıktı adam evden.” “Ee, nereye gidiyor?”
diye tez canlı bir soru sordu Beriki, “Dur be, anlatıyorum.” diye karşıladı
Anlatıcı da. Anlatmaya devam etti: “Adam çıkmaya hazırlanırken ben de, hangi
eşyasına sineyim de onunla gideyim, diye düşünüp; boynuna sardığı atkısına
sinmeyi uygun görmüştüm. Adam, boynunda atkısı ve atkısında da ben, hâlet-i
ruhiye-i eşya, beraber evden çıktık. Gittiğimiz yol boyunca adamın tek derdi
elindeki güle bir şey olmamasıydı. Arabadan inip yürümeye başladığımızda benim
ismini bilmediğim bir kabristana gelmiştik.” “Mezarlık desene şuna!” diye
söylendi Diğeri. “Evet, mezarlık ama kabristan deyince daha edebi, daha ince
duruyor, hem karışma benim işime; ben, anlatıcıyım!” diye kendini savunduktan
sonra devam etti Anlatıcı: “Kabristana girdik. Taze mezarların, eski
mezarların, nemli mezarların arasından geçtik.” “Bir dakika,” diye araya girdi
yine Diğeri, “az önce kabristandı, şimdi mezar. Neden ona da kabir demiyorsun?”
Anlatıcı gülümsedi, “Kabristan iyi kelime ama kabir fazla uhrevi kalıyor
burada, lakin konumuz çok farklı.” “Ne yani, mezar güzel; mezarlık değil, öyle
mi? Yani bir -lık eki mi bozuyor ahengi?” “Karışma! Ben, anlatıcıyım.” Sonra
devam etti: “Yeşil ve kuru, uzun ve kısa otların üstüne basarak, aralarından
geçerek, bir mezarın önünde durduk. Taşını okuyamadığım mezarın başına gelip
iyice yaklaştı adam, baktı, uzunca seyretti, toprağını sevdi, okşadı. Elindeki
tek gülü toprağa kattı ve dedi ki: Çok bekledim seni, sen gelmeyince ben sana
geldim. Bak, en sevdiğin yemeği yapmıştım sana, çünkü sen olsan benim en
sevdiğim yemekleri yapardın bana, ben de sana aynısını yaptım, o kadar da
bekledim, yemeğini soğuttun, gelmedin. Bu sene de gelmedin; ama bir dahaki
sefere muhakkak bekliyorum. Bir dahaki sefere çok bekletme, bir dahaki sefere
gel, özlüyorum seni.”
Bir süre
sessizlik oldu. Sonra bu sessizliği Anlatıcı bozdu: “Bu hikâyeyi neden anlattım
biliyor musunuz?” Bilmiyorlardı. Fakat ondan önce, Anlatıcı’nın neden böyle
çoğul konuştuğunu bilmiyorlardı. “Biliyor musunuz derken? Benden başka kime
sordun ki sen bunu?” dedi ikisi de, aynı anda ve birbirlerinden habersiz.
Birbirlerinin varlığını bazen unutuyorlardı, sonra da birdenbire korkuyla fark
ediyorlardı birbirlerini. Yazık! Ah aynalar! “Sen az önce ölmekten bahsettin
ya,” dedi Anlatıcı, Beriki’ne dönerek, “kime yaşayayım ben, diye içerledin ya;
o yüzden anlattım bunu. Kimsen olmadığını düşündüğün anlarda, en yalnız olduğun
zamanlarda bile muhakkak seni seven, seni önemseyen, seni özleyen birileri
vardır. Hep bunları anla diye anlattım.” Beriki itiraz etti, “Yanılıyorsun; o
hikâyede kadın ölmemiş olsaydı, hâlâ adamın yanında, elinin altında, kolayca
ulaşabileceği bir noktada duruyor olsaydı; adam onu böylesine özlemez,
böylesine önemsemez ve hatırlamazdı.” Anlatıcı sustu, sonra Beriki devam etti,
“Hem, beni kanlı canlı sevmezler, önemsemezlerken; bir de bir işe yaramaz
leşime mi üzülecekler öldüğümde?” “Sus, böyle düşünceler öldürür adamı.” “İyi
ya, düşünmekten ölürsün hiç değilse; belediyenin açtığı ve kapatmayı unuttuğu
bir çukura düşüp ölmekten güzeldir.” Anlatıcı bir şey demedi, ikisi birlikte
bir süre sustular. Beriki devam etti konuşmasına sonra, “Sahi, insan kendi
kafasına bir tabancayla ateş etse patlamanın sesini işitebilir mi? Barutun
kokusunu alabilir mi? Yoksa bunları duyamadan, daha o an canını verir mi?”
Başparmağını ve işaret parmağını ileri uzatıp diğer üç parmağını da yumarak,
sağ eline tabancaymış gibi şekil verdi. Tabanca elini yavaşça kaldırıp şakağına
dayadı. Diğeri heyecanla atıldı: “İndir o silahı, ne yapıyorsun!” Beriki,
Diğeri’ni görünce titredi, irkildi, korkuyla “Sen de kimsin!” diye çığlık attı
ve o heyecanla, bilmeden, tabancanın tetiğine dokunuverdi. Tabanca haykırdı: “Dannn!”
Kurşun,
kafatasını delip çıktıktan sonra bir de aynaya isabet edip onu da parçaladı.
Ayna kırılınca Anlatıcı ve Diğeri de ortalıktan kayboldular. Belki de Beriki ve
Anlatıcı kaybolmuştu, yerde yatan Diğeri’ydi… Ya da Anlatıcı mıydı acaba? Kim
bilir? Yerde, başının neredeyse tamamı kan içinde, yatıyordu. Beyninin bir
parçası aynanın kırık parçalarına karışmıştı ve bir parçası da kafatası
engeline takılıp o kocaman kurşun deliğinin etrafını tıkamıştı. Onu bu hâlde
görmeye dayanamadım; hemen cesedini omuzlayıp bir çuvala koyduktan sonra çuvalı
da sırtlayıp doğruca camiye yürüdüm. O kadar ağır olmasaydı belki daha erken
varabileceğim bir sürede camiye vardım. Caminin bahçesine girdim, ceset
çuvalını musalla taşına uzatıp hocaya haber verdim, gelirken birkaç cemaat al
yanına diye de tembihledim. Oradan doğruca cesedin başına döndüm, çuvalı biraz
aralayıp ölünün ensesine bir şaplak vurdum, “Ulen kerata! Neydi o silahın patlama
sesi öyle, yüreğim ağzıma geldi vallahi!” diye azarladım onu. Bu sırada da hoca
ve beraberindekiler yetiştiler, hemen çuvaldakini çıkardım, önlerine koydum.
Buyurun, dedim, Allah kabul etsin. Bir tanesi cebinden bir neşteri hızlıca
çıkarıp cesedin gömleğini, atletini soydu ve göğsünden aşağı yarmaya yeltendi.
“Ne yapıyorsun sen?” dedim, bağırdım, “Tıp fakültesinden geliyoruz biz.” diye
cevap verdi. Hocaya döndüm, şiddetle baktım, “Bu ne böyle kardeşim! Cenaze
namazına elinde neşterle geliyorlar, akbabalar gibi ölüyü tiftik tiftik
yolmaya, çakal gibi parçalamaya yelteniyorlar!” diye bağırdım. Yalnız, böyle
bir dünyada insan ölmeye bile korkar mı diyeyim; böyle bir dünyada insan
ölmesin de ne yapsın mı diyeyim, karar veremediğim için bu kısmı susarak
geçiştirdim. Sonra usulca hocaya sokularak, “Eğer bu ölüye cemaat bulamazsan
seni de onun yanına yatırırım, ikiniz bir musalla taşında sıkış tepiş
uzanırsınız.” diye tehdit ettim onu. Tek bir yatakta, hele ki soğuk taşta iki
kişi yatmak ne demektir bildiğim için bu tehdidime sonuna kadar güveniyordum.
Beklediğim gibi de sonuç verdi; hoca koşarak cemaat toplamaya gitti hemen. Bu
sırada tıp fakültesinden gelenler de birer ikişer dağılıyordu. Bir tanesi
ayrılırken, “Hadi oradan, cahil cühela!” diye mırıldandı, bakışlarında beni
işaret ederek. Ona aldırmadım. Biraz sonra da hoca yeni bir cemaatle geldi. İçlerinden
biri, ben saf başı olurum, diyerek hemen en başa geçti. Aferin, dedim hocaya, hah
şöyle. Sonra başka biri, bir dakika, dedi, önce bir yıkamak lazım gelir. İki
kişi cesedi kaldırıp yıkamak için hazırladılar, ben de yanlarına gittim, ölü
hakkında konuşurlarken yakaladım onları: “İntihar etmiş bu besbelli.” dedi bir
tanesi, “İslami usullere göre intihar etseymiş bari.” dedi karşısındaki. Öbürü
şaşırdı, saçmalama dercesine dikti gözlerini karşısındakine, “İslami usullere
göre intihar etmiş olsa cesedi güzel olurdu, baksana, bu hınzır gibi duruyor.”
Hemen atıldım, ölünün arkasından konuşulmaz, dedim, hem ben kendim şahidim,
Müslüman’dır o, dedim, sustular sonra. Sonra getirip musalla taşına tekrar
yatırdık cesedi. Allah kabul etsin. “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sordu
hoca. Soru 1: Merhumu nasıl bilirdiniz? “Hangi merhum?” diye bağırdım, olduğum yerden.
Bütün cemaat bana döndü. Yani o ölmedi aslında içimizde yaşıyor demek
istiyorum, diye açıkladım cevabımı. Ama hoca bu cevabımı beğenmedi. “Ölünün
arkasından felsefe yapılmaz, otur, sıfır!” diyerek azarladı beni. Ama oturamam;
cenaze fiiliyatı ayakta ifa edilir, dedim. İlkini kabul etmemesiyle birlikte;
hocaya ikinci kez ters gitmiştim. Biraz huylandı, değişik baktı bana. Bir şey
demedi. Soru 2: Hakkınızı helal ediyor musunuz? Helal olsun! Helal olsun ya!
Bizi böyle bırakıp gitti, her şeyi böyle yüzüstü bırakıp gitti ya, helal olsun
aslanıma! Ne mırıldanıyorsun sen kendi kendine? Kim, ben mi? Sen tabii ya!
Çabuk çık dışarıya!
Böylece atıldım
arkadaşımın cenazesinden. Evime geldim, yatağıma uzanıp düşündüm, hikâyelerinin
sonunu merak ettim; keşke bitirebilseydiler, birinin mektubu kayboldu zaten. En
çok da Anlatıcı’ya yazık oldu, diye düşündüm. Aman, neyse, dedim, neyse ne.
Susadığımı fark ettim, kalkıp içmeye üşendim. Sadece içmek olsa ne âlâ; ayağa
kalk, sürahiye kadar yürü, yanında bardak varsa yine iyi, yoksa bir de bardak
almaya yürü, sürahiyi kaldır, bardağa suyu dök, daha önemlisi; bardağa suyu
taşırmadan dök, kaldır, iç… Hey gidi gençlik, diye yakındım, bizden geçti artık.
Ah ulan! Bana bir bardak su vereydin de öyle öleydin! Çok mu gördün bana bir
bardak suyu? Ben bir bardak su içmeyeyim diye canını mı verirdin?
Uyudum mu,
bilmiyorum, bir zaman sonra yataktan kalktım. Düşünme elbiselerimi çıkarıp
dışarı elbiselerimi giydim, ayakkabılarımı da ayağıma geçirip dışarıya çıktım. İstediğim
koltuğa oturabilmek için dolmuşların ilk hareket ettiği durağa doğru gidiyordum.
Birkaç adım önümde iki liseli genç -bir kız bir oğlan, aralarında benim
geçebileceğim kadar mesafe bırakmış- yürüyorlardı. Okuldan yeni çıkmışlardı,
sırtlarındaki çantalarının kitap ve defterle dolu olduğu çantaların
duruşlarından ve takılı durdukları omuzların eğikliğinden belli oluyordu. Bir
süre sonra sessizlik bozuldu: “Ne hakkında konuşmak istiyordun sen?” diye sordu
oğlan. “Ya bu konu hakkında işte,” dedi kız, “yani” diye başlayan bir cümleyle
devam etmek istedi; ama anlatmak istediğinin yanisini bulamadı. Susarak
ilerliyorduk, hakkında konuşulan konuyu merak etmeye başladım. “Çıkmak için
erken mi davrandık?” diye sordu kız. Hem soru hem muhatabı o kadar ciddiydiler
ki; üniversiteye seçilmek için yapılan, kısacık zamanda çok şey
değiştirebilmesiyle ünlü, türlü eleştirilere maruz kalan ama hiç birine kulak
asmayan, üç saat on beş dakikalık
bazıseçilmişöğrencilerbenibaşarıylageçipbirşeyolduklarınızannetsinlerhiçbirşeyolduklarınıgörmekiçinüçbeşyıldahaokusunlarsınavı’nın
ilk on beş dakikasında çıktıklarını düşündüm. Oğlan sustu, ben hâlâ nereden
çıktıklarını bilmiyordum ve bir yerden konuya girilmesini bekliyordum; hatta
yanımdan geçen arabaların üstüme sıçrattığı sular bile bu konu kadar önemli
değildi o an. Kız cevap alamayınca, cevap alabileceğini umduğu başka bir soru
sordu, “Beni gerçekten seviyor musun?” Oğlan, aceleyle karışık biraz da dilinin
ucuyla “Tabii ki.” dedi. İkisi de yere bakıyordu; bense, birbirinden çok uzak
görünen bu iki soru arasındaki alakayı havada arıyordum. “Sen benim ilk
çıktığımsın.” dedi oğlan. Yan yanayken anlamsız olan iki cümlenin yanında; üçüncü
bir cümle en fazla bu kadar açıklayıcı durabilirdi. Hakkında konuşulan konu;
İngiliz asıllı Türk vatandaşı olan Flört’ün üvey kardeşi, Çıkmak’tı. Birkaç
adım önümde yürüyen iki liseli, kendilerinin ve daha birçok benzerlerinin
tabiriyle, çıkıyordu. Şimdi de okuldan çıkmış, yolda bunu konuşuyorlardı. Biraz
dikkatli baktım onlara: Herhangi bir şehirde, kasabada ya da nüfusu iki binden
az yerleşik bir pazarda; yaşlarının toplamıyla aşkın bir bölü sekizini bile
alamayacak kadar gençtiler. Kendinin “ilk” olduğunu, defalardan sonra bir kez
daha duyan kız, gülümseyerek karşıya, uzaklara baktı. Bu sefer başını yere eğen
bendim, ne havada aradığım anlam kalmıştı şimdi, ne de bilerek anlatım
bozukluğu yaptığım ÖSS Sınavı. Yere bakıyordum, sulara basmamak için en
azından.
Ortaokul ve
lisedeyken çıkmak kelimesini, yoklama kâğıdındaki ismimden daha çok duyardım.
Matematikte kombinasyon konusuna gelince, aklıma ilk gelen örnek; okuldaki
sözüm ona çiftlerdi. Birbiriyle çıkan insanlar sadece dışarıda, sokakta sevgili
sayılıyorlar; ama ev gibi kafe gibi kapalı bir ortamda statüleri farklı oluyor
zannederim küçüklüğümden beri, bu çocuksu zannımı büyümüşüyle değiştirmek işime
gelmiyor; çünkü şu son moda çıkmak kelimesi, uğruna çıkılan -yalandan da olsa-
aşkı, sevgiyi ikinci plana atıyor. İngilizceden devşirme bu kelimeye son
zamanlarda herkesin dört elle sarılmasının sebebi; kalbin doluyken tamam ama
boşken de yanında birinin olması isteği, hiç kuşkusuz. Birbirini sevmediği hâlde
elini tutup sarılıp öpmek, kıskanmaya çalışmak, sevgilicilik oynamak; çoğu son
zaman insanının alışkanlığı oldu.
Başımı yerden
kaldırdım. “İlk çıkılan” olduğunu tekrar öğrenen kız, oğlana biraz daha yakın
yürüyordu; artık aralarından geçemezdim. O andan itibaren benim için tekrar
önemli olan üste sıçratılan su birikintileri, kız için önemsizleşivermişti. İlk
çıkan oğlan, ilk çıkılan kızın gülümsemesinden cesaretlenerek onun gözlerine
baktı. Tepki alamayınca, o da karşıya bakarak, yürümeye devam ettiler hafif
çamurlu yolda. Ben hikâyenin sonunu görmek için; dolmuşum gelmesin diye dua
ediyordum. Gelmesin diye dua ettiğim ilk dolmuştu bu, gelince, “Sen benim
ilkimsin.” diyerek çıkmayı teklif edebilirdim şoföre. Güldüm.
İki liseli
önde, ben birkaç adım arkalarında, üçümüz de farklı şeylere gülerek yürüyorduk.
Çıkmak için erken davrandıklarını konuşuyorlarsa, adı her ne olursa olsun, ama sevgi
yok demekti; çünkü seven, sevdiği kişiye geç kaldığını düşünür; erken vardığını
değil. Sevdikten sonra; bir gün bile olsa erken tanıyabilmiş olmak uğruna gözü
hiçbir şey görmez. Önümde yürüyen iki liseli tahminimce bunu bilmiyordu. Çok
basit bir tartışmanın ağır geçen iki saatinin ardından, telefonda söylenen
sevgi sözcüklerine ağlamayı da bilmiyorlardı. Ya da, kızın iyice yakınında
yürüyen oğlan mesela; yaz sıcağında farzımuhal on kilometre yolu -sırf kızı
uzaktan görmek için- yürüyüp, hiç aklına getirmediği görememe ihtimalinin galip
gelmesiyle, yol kenarında yatan köpeği biraz sevip okşadıktan sonra, geldiği
yolu geri yürümemişti.
Üçümüz de
gülerek yürüyorduk. Kız bir ara “Senden ayrılırsam ne yaparsın?” diye sordu, gülmeye devam ederek. Oğlan cevap
veremedi, “Sakın yapma, sensiz yapamam.” gibi bir cevap vermesini de
beklemiyordum zaten. Ben cevaplamak istedim, “Ayrılırsan hemen yeni birini
bulur çıkmak için,” diye, “hazır dışarıdayken.”
Uzaktan
dolmuşum geliyordu, hikâyenin sonunu öğrenemedim; ama sonunda gülüşüp el ele
kalabalığa karışacaklarından şüphem yoktu. Elimi kaldırdım, dolmuş durdu,
usulca gülerek çıktım hayatlarından.
Dolmuş yarı
doluydu. Yok, yarı boştu. Yarı yarıya doluydu. En arka sıranın cam kenarına
tünedim. Sonra oturuşumu düzelterek iyice gömüldüm koltuğa, iyice ufaldım
olduğum yerde. Hava bulutlu; bulutlar kurşunluydu. Büyük dönemece gelene kadar
birkaç kişi daha binen oldu. Büyük dönemeçten biraz sonra, müsait bir yerde,
biri indi. Ondan beş-altı adım sonrasında da biri daha indi. “Müsait bir yerde”
dedi, o da inmeden önce. Aslında az önceki yer çok müsaitti, tam size göreydi hatta
demek istedim, sustum. O indikten sonra şoför, olur olmaz bir küfür savurdu;
beş-altı adımı yürümekten erindiği için kızdı ona. Kulaklıkları takıp en yol
şarkısı hangisiyse aramaya başladım. Pencerelerden bakındım: Sağ tarafta yeşil
renk hâkimdi. Yamacın denizle örtüşen kısımları yol yapılırken kırpılmış,
düzleştirilmiş, ürkütücü görünen vahşi yamaç; üzerine yapılan asfalt yolda
gidenlerin sağa bakınca yeşili, sola bakınca denizi görebilecekleri şekilde
ehlileştirilmişti. Sol tarafta, asfaltın hemen altında deniz, sanki yeni tıraş
olmuş bir adamın suratı gibi duruyordu; pürüzsüz, parlak. Kıyıya vuran
dalgalar; bir bebeğin yeni bir oyuncağını keşfetmesi kadar yumuşak, bir
ihtiyarın kelimeleri kadar cılızdı. İlerilerde, kıyı boyunca çok ilerilerde, görüşteki
derinlik sebebiyle yarım bir kurşun kalem gibi görünen fabrika bacaları; sanki
çok lazımmış gibi, sanki hiç yokmuş gibi bulutlara bulut üflüyorlardı hep bir
elden çalışarak. Gökyüzündeki bulutların hepsi, hepsi değil; tek bir kalıp
bulut vardı gökyüzünde, tek bir kalıp ve görebildiğin her noktayı kaplamış, o
tek bir kalıp bulut yığını da şu fabrikaların bacalarında üretilmiş de havaya
yollanmış gibiydi. Bacalardan çıkan dumanlar, bulutlar, deniz, hepsi tek
renkti; kurşun rengi. Çok uzaklarda denizle gökyüzü birleşiyordu. “Olur mu öyle
şey, hava nasıl bulutlu, gökyüzünü görebiliyor musun sanki?” diye çıkıştı. Kim çıkıştı?
Ben. Sen kimsin? Ben, Anlatıcı’yım. Ah, ölmemişsin! Ölmedim tabii, ben ölürsem
dizi biter. Ne dizisi? Öyküler dizisi, bir dizi öykü. Neden bahsediyorsun? Sana
öyküler anlatacağım, yarım kalan ne varsa tamamlayacağım. Şuradaki tepeden
denize atla, orada konuşalım, bekliyorum. Böyle dedi ve sesi kayboldu ardından.
Zaten bir sesi vardı, o da kayboldu. Ne yapacağımı şaşırmakla birlikte, yarım
kalan öykülerin sonunu öğrenmek heyecanıyla, oturduğum koltukta elli takla
atıyordum. Şarkı daha bitmemişti ama öyküler de beni bekliyordu. Bu ikircikli
tavrımı uzatmamak için, kulağımdaki sesleri durdurup içimdeki sese kulak
verdim, şoföre seslendim, dolmuştan indim. Merak ediyordum, anlatacakları
vardı. Hemen gösterdiği tepeye koştum, çıktım, derin bir nefes alıp denize
atladım. Birkaç saniye sürdü aslında denize ulaşmam. Su buz gibiydi, çivi
gibiydi, buzdan bir çivi gibiydi. Deniz dümdüzdü, yeni tıraş olmuş adamın
parlak suratının ortasına dalmıştım. Suda bir o yana bir bu yana yüzerek
Anlatıcı’yı aramaya koyuldum. Anlatacaklarını bir kendime saklamıyordum tabii
ki, dolmuştan inmeden önce insanlara dönerek seslenmiştim: Ben köşe bucak
öyküler kovalayacağım, meraklısı peşimden gelsin!
Şubat - Mart, 2011