i
kiliseye seccade seren şehir
hamak kurdum yedi tepenin arasına
ve kül yığılı mazisiyle
kan ve gül kokulu özüyle
suyla ateş nasıl durursa hasta bir yüzde
tıpkı öyle
bir ayağı hep denizde diğeri birçok yerde
“ben buradayım dünya nerede” diye soran bilge
kulesinden asla çıkmayacak olan
yemyeşil çayırdır çünkü ona hapsolduğu alan
uğruna ölen aşıkların yoluna serdiği her damla kanla
daha da güzelleşen prenses
dört bir yandan gelen akınlarda kırılan oyuncağını
demirci çekiciyle dili koparılmış kılıçlara değişen
kılıçlar konuşmaz sadece kavga eder
yarası daima deşilen uysal bir çocuk
incecik boğazında geceleri
iki aykırı kıtanın yasak bir aşkı öpüştüğü
medeniyeti kundaktan alıp büyüten serin ana
dört mevsimi evlat edinmiş
hazanda bahara baharda hazana ermiş
konuştuğu dilin aksanına kendi adını vermiş bir baba
gökkuşağının renklerini gökten çalıp
beline dolayan güzel
bütün erkeklere göz kırpan
bütün bütün ahaliyi çıldırtan yosma
her taşında bağlamayla kemanın
nal seslerinde dans ettiği kayıp kaldırım
kızıllığıyla çıkacaksın keşfetmeye erkenden
zamanın en büyük parçası bir günüdür onun
acele dolaşacaksın sokaklarında
hep bir adım önünde koşturan kültürü kovalarcasına
ve acele etmeyeceksin ölmek için
bir adım peşinde oyalanan tarihe kapını aralarcasına
aradığın ne varsa yerde ve gökte
hoşgörüyü ayrı ve beraber tutan yerdesin
kökünde şehir gölgelerinde dağ
insanlarında hem şehir hem dağ olan kelimede
elime değen rüzgar kubbelerinde erimede
minareleri asker dikilen asırlık camilerin
sarıklar sarılır başa
selam edilir geçerken fötr şapkayla haça
kendinden bihaberleri sonsuz bir dolambaca
sardırıp sardırıp yutan yerdesin
dön de bir bak
bildiğin gibi değildir bu hava bu toprak
havasında dil değmemiş en eski kelimeleri
toprağında uğruna dövüşenleri
koyun koyuna uyutan yerdesin
ve kül yığılı mazisiyle
hem savaş sebebi hem barışın beşiği
her savaşın yeniği
tan
kırmızı güzelliğiyle
hem insan zengini hem bir parça ekmekten yoksul
bul
aştığı değerlerle ne geleceğinden ayrıdır
ne geçmişinden dul
istanbul
bir desen
bir desen
söz uçar yazık olur yaz
yaz ki sözlerin uçmayı öğrensin
doy iyice
iyi kötü güzel çirkin her şeye doy sonra yaz
yaz en aç zamanlarında yüreğine azık olur
bir aşk dört mevsim
ilkyaz yaz sonyaz yazma
yazma bırak o son mevsimi yazma
sonu hüzün olan aşkın güzünü yaz bırak
sonu hüzün elbet romantik olacak
aşk uçar yazı kalır
aşkın yazını yaz bırak uçsun gerisi
yaz romantik olur son demleri hep yazma
güzden kalma bir yaz
yani gündüzleri uzun geceleri sağanak
har ateşte fokurdayan gönüller
kalp beyin endeksinde soğrulan hisler
artık hissedilmeyen hisler
üstü başı is kokmuş bir çift göz
halbuki mercan bakardı olacak iş değil
bir çift avuç içi münasebeti
bir çift sarılı yumurta tekilinin ayrılıkçı iç savaşı
hiç uğruna hiçe öykünen yolcular
gözleri öykülü
elleri saçları başları öykülü
çantaları içi ağzına kadar öykülü bir çift yolcu
bir çift dış hat yolcusu
birbirinin göğsünden sanırsın ki zümrüdüanka ile
sanırsın ki ta kaf dağı’nın ardına
ta güzyazıya uçuyorlar
ta güzyazı
bitiyor böylece bir sevmek mesaisi daha
hareket memuru çalıyor düdüğünü
paydos
küfelerini sırtlayıp ayrılıyor aşk işçileri
ne isabet fakat olacak iş değil
hareket memuru ıslık çalıyor
var olsun
herkes neye memursa onu yapıyor
yolcular yolda
yol uzaklaştırıyor
rüzgar
bir rüzgar sesiyle kimse kimseye kalmıyor
hayalülke hayalistan bulvarı hayallere dalıyor
her ne varsa vardı hayalülkemizde
seni izmir’de sevmişim
seni iyi ki izmir’de sevmişim
başka şehirde sevmiş olsam vallahi üzülürdüm
Aralık, 2011
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder