Attila
İlhan’a
Bu bir otel odasıdır, bu da işte her
müşteri çekip gittikten sonra hiç vakit kaybetmeden yenisiyle değiştirdikleri
–çünkü bir müşteri en çok da odasında o olmadığı zaman şikâyet eder- tam da
ağzımıza layık o korkunç suskunluk olmalı. İnsan hemen hemen her şeyi
anlayabilir bir otel odasında; yalnız yine de en çok en iyi mevsimleri anlatır
otel odaları. Bunu nasıl yaparlar? Ben de bilmem. Bunu sen de bilmezsin ama bir
mevsim en iyi bir otel odasında anlaşılır, bunu bilirsin.
Aferin çocuklar, diyor. Çıkarken
resepsiyondan cebine doldurduğu küçük küçük şekerlerden veriyor çocuklara, aferin
çocuklar, teşekkür ederim. Küçük çocuklar küçük avuçlarında küçük küçük rengârenk
şekerlerle güle eğlene ayrılıyorlar yanından. Arkalarından bakıyor. Aferin
çocuklar.
Hava yine soğuk. Hele bu deniz kenarında
vapur düdükleriyle ve kuş çığlıklarıyla iyice bileniyor havanın soğukluğu.
Atkısının kollarını iyice doluyor boynuna, şehrin iyice içerilerine yürüyor. Adamın
aklında bir adam, bekliyor, gelecek, kafasına konan sineği elinin tersiyle
savurduktan sonra sineğin uçup dolaşıp tekrar kafasına konacağını bilmenin
hinliği ile bekliyor o adamı, tıpkı sinek gibi, o adam da geri gelecek.
Oturacak güzel bir masa buldu. Masaya önce
yorgunluğunu koydu, ardından montunu ve boynundaki atkıyı hiç ellemeden kendini
öylece bıraktı masaya. Bu masa nerede? Elbette ki yine deniz kenarında. Şehrin
bütün içlerini gezdikten sonra yine dönüp dolaşıp oturmaya en müsait yer olarak
deniz kenarını buldu.
Garson geliyor, ne alırsınız efendim?
─Birini bekliyorum. Garson gidiyor.
Şimdi senin de burada olman vardı! Ne
güzel susmak olurdu! Vapurlar bağırırdı, martılar haykırırdı, leş yiyici
bulutlar bir bir üstümüzde dönerdi, rezil insanlar kaldırımları eze eze
önümüzden geçerdi; her şeylere birer pay düşerdi de yalnız ikimize hayatın
susması kalırdı.
Tıp tıp, tıp tıp… Parmakları sahiden
masaya çarpıyor mu yoksa parmaklarını masaya vurduğunu hayal ettiği düşüncenin
gürültüsü mü bu? Hükmedici bir gürültü değil, daha çok sonu bilinmez bir
bekleyişin gürültüsü, tıp tıp da tıp tıp…
Garson geliyor, bir şey alır mısınız
efendim? ─Hayır, birini bekliyorum. Garson gidiyor. Garson giderken ayaklarını
yere sert sert vurarak gidiyor: rap rap da rap rap!
Şimdi seninle olmak vardı, ne burada ne başka
yerde; şimdi seninle ikimizden başkasının resmedilmediği, mesela dışımızdaki
her noktanın masmaviye boyandığı bir tabloda olmak! Boyutlarımızı iki
avuçlarımıza indirgeyip beni senin avuçlarına seni benim avuçlarıma bırakacak
masmavi bir tabloda olmak! Sonra sonra avuçlarımızı birer birer katlayıp dürüp
maviye karıştıran bir tabloda masmavileşmek seninle beraber! Sonra o tabloyu
ayağına taş bağlayıp denize mi atsınlar yoksa balon bağlayıp göğe mi salsınlar,
ne dersin?
Birkaç kadın her bir ucundan tutup bir
masayı hemen bir yanına koyuyorlar adamın, birkaç adam her bir ucundan tutup
bir başka masayı hemen diğer yanına koyuyorlar adamın; adamı böylece çepçevre
sarıyor adamlar ve kadınlar. Garson tekrar gelip türüyor, adama gelip hiçbir
şey sormadan türüyor, mantar mantar garson oluyor her taraf aman Yarabbi pıt
pıt da pıt pıt!
Adam korkmuş. Korkmuş adam pusuyor
masada, sindikçe siniyor, sandalyenin ikinci üçüncü kat derinlerine nakış gibi
işleniyor korkmuş adam. Yani artık adamın oturduğu masaya bakanlar yalnızca
sandalyenin şekilli şemalli iskeletinde adamın portresini üzerinde birkaç kat
cila ile bir işleme olarak görebilirler o kadar. Ne var ki bunu yalnızca en
ince bakışlara sahip kimseler görebilir; değilse adam hâlâ masada. Yani adam
böyle düşünüyor, şu etrafımı saran adamlar ve kadınlar ya çok incelikli
kimselerdir ki bir nakış gibi işlendiğim bu nadide sandalyenin sanatına hayran
hayran bakmaktadırlar ya da pek münasebetsiz kimselerdir ki bana böyle dimdik
bakışlarla bakmaktadırlar.
Hava koyu, bulutlar çok demli bugün.
Garson Efendi istemiyorum bir şey, şimdi değil, birini bekliyorum ben. Onu
görsen sen de beklersin. Onu görseniz sizler de beklersiniz ey adamlar ve
kadınlar! Onu bilip de onu beklememek kimse için mümkün değildir, onda onu
bilir bilmez bilene kendisini bekletecek muhteşem bir kudret vardır. Sen hiç
onu bekledin mi? Beklemenin en güzel çeşididir onu beklemek.
Mantar mantar çoğalan garson birden
üşüşüyor adamın tepesine yırtıcı leşçil bulutlar gibi üşüşüyor. Her yanını
kuşatan adamlar ve kadınlar üşüşüyor adamın tepesine. Adam git gide kayboluyor
bir nakış gibi işlendiği sandalyede, küçülüyor küçülüyor küçülüyor, ikiye dörde
ona katlanıp ufalıyor, avuç avuç küçülüyor adam, tepesinde yırtıcılar çığlık
çığlığa haykırıyor, adam küçülüyor, küçülüyor.
Seni bekliyordum. O gelecek dedim, bir
bir anlattım. Dinlemediler. Senin adın geçince utanmalıydı kelimeler
gereksizliklerinden, onlar da utanmadılar benim sensizlikten utanmadığım gibi. Çünkü
ben suç işledim mi kibirli bir suçlu olurum pişman olmam suçumdan, yani bu
kadar çok sensizlik. Bu kadar çok sensizlikle toplumun geri kalanını alenen
hiçe saymanın cezası Yalnızca Kendisi Kendini Hatırlattığında Hatırlananlar
Cumhuriyeti Anayasası’nda bellidir. Evet dedim, bellidir. Bu kadar çok
sensizliğin cezasını ödüyorum ben bu kadar çok sensiz insanların arasında. Sen,
nasıl da biliyorsun; acı ancak bir şiire tamamlandığı zaman güzeldir bunu nasıl
da biliyorsun! Sen acım, sen şiirim, sen benim en yalın halimsin, sensiz ben,
uykusunu yatağının altına düşürmüş korkak bir çocuk kadar çaresizim gecelerde,
günlerde.
Adam, taşların üstünde, tepesinde dönüp
duran leşçil bulutlar, boylu boyunca…
─Ah neredesiniz çocuklar? Ne olur yine gösterseniz
bana onu ne olur!
Kasım, 2013
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder