19 Ekim, 2015

Pia Sendromu

Attila İlhan’a

Bu bir otel odasıdır, bu da işte her müşteri çekip gittikten sonra hiç vakit kaybetmeden yenisiyle değiştirdikleri –çünkü bir müşteri en çok da odasında o olmadığı zaman şikâyet eder- tam da ağzımıza layık o korkunç suskunluk olmalı. İnsan hemen hemen her şeyi anlayabilir bir otel odasında; yalnız yine de en çok en iyi mevsimleri anlatır otel odaları. Bunu nasıl yaparlar? Ben de bilmem. Bunu sen de bilmezsin ama bir mevsim en iyi bir otel odasında anlaşılır, bunu bilirsin.
Aferin çocuklar, diyor. Çıkarken resepsiyondan cebine doldurduğu küçük küçük şekerlerden veriyor çocuklara, aferin çocuklar, teşekkür ederim. Küçük çocuklar küçük avuçlarında küçük küçük rengârenk şekerlerle güle eğlene ayrılıyorlar yanından. Arkalarından bakıyor. Aferin çocuklar.
Hava yine soğuk. Hele bu deniz kenarında vapur düdükleriyle ve kuş çığlıklarıyla iyice bileniyor havanın soğukluğu. Atkısının kollarını iyice doluyor boynuna, şehrin iyice içerilerine yürüyor. Adamın aklında bir adam, bekliyor, gelecek, kafasına konan sineği elinin tersiyle savurduktan sonra sineğin uçup dolaşıp tekrar kafasına konacağını bilmenin hinliği ile bekliyor o adamı, tıpkı sinek gibi, o adam da geri gelecek.
Oturacak güzel bir masa buldu. Masaya önce yorgunluğunu koydu, ardından montunu ve boynundaki atkıyı hiç ellemeden kendini öylece bıraktı masaya. Bu masa nerede? Elbette ki yine deniz kenarında. Şehrin bütün içlerini gezdikten sonra yine dönüp dolaşıp oturmaya en müsait yer olarak deniz kenarını buldu.
Garson geliyor, ne alırsınız efendim? ─Birini bekliyorum. Garson gidiyor.
Şimdi senin de burada olman vardı! Ne güzel susmak olurdu! Vapurlar bağırırdı, martılar haykırırdı, leş yiyici bulutlar bir bir üstümüzde dönerdi, rezil insanlar kaldırımları eze eze önümüzden geçerdi; her şeylere birer pay düşerdi de yalnız ikimize hayatın susması kalırdı.
Tıp tıp, tıp tıp… Parmakları sahiden masaya çarpıyor mu yoksa parmaklarını masaya vurduğunu hayal ettiği düşüncenin gürültüsü mü bu? Hükmedici bir gürültü değil, daha çok sonu bilinmez bir bekleyişin gürültüsü, tıp tıp da tıp tıp…
Garson geliyor, bir şey alır mısınız efendim? ─Hayır, birini bekliyorum. Garson gidiyor. Garson giderken ayaklarını yere sert sert vurarak gidiyor: rap rap da rap rap!
Şimdi seninle olmak vardı, ne burada ne başka yerde; şimdi seninle ikimizden başkasının resmedilmediği, mesela dışımızdaki her noktanın masmaviye boyandığı bir tabloda olmak! Boyutlarımızı iki avuçlarımıza indirgeyip beni senin avuçlarına seni benim avuçlarıma bırakacak masmavi bir tabloda olmak! Sonra sonra avuçlarımızı birer birer katlayıp dürüp maviye karıştıran bir tabloda masmavileşmek seninle beraber! Sonra o tabloyu ayağına taş bağlayıp denize mi atsınlar yoksa balon bağlayıp göğe mi salsınlar, ne dersin?
Birkaç kadın her bir ucundan tutup bir masayı hemen bir yanına koyuyorlar adamın, birkaç adam her bir ucundan tutup bir başka masayı hemen diğer yanına koyuyorlar adamın; adamı böylece çepçevre sarıyor adamlar ve kadınlar. Garson tekrar gelip türüyor, adama gelip hiçbir şey sormadan türüyor, mantar mantar garson oluyor her taraf aman Yarabbi pıt pıt da pıt pıt!
Adam korkmuş. Korkmuş adam pusuyor masada, sindikçe siniyor, sandalyenin ikinci üçüncü kat derinlerine nakış gibi işleniyor korkmuş adam. Yani artık adamın oturduğu masaya bakanlar yalnızca sandalyenin şekilli şemalli iskeletinde adamın portresini üzerinde birkaç kat cila ile bir işleme olarak görebilirler o kadar. Ne var ki bunu yalnızca en ince bakışlara sahip kimseler görebilir; değilse adam hâlâ masada. Yani adam böyle düşünüyor, şu etrafımı saran adamlar ve kadınlar ya çok incelikli kimselerdir ki bir nakış gibi işlendiğim bu nadide sandalyenin sanatına hayran hayran bakmaktadırlar ya da pek münasebetsiz kimselerdir ki bana böyle dimdik bakışlarla bakmaktadırlar.
Hava koyu, bulutlar çok demli bugün. Garson Efendi istemiyorum bir şey, şimdi değil, birini bekliyorum ben. Onu görsen sen de beklersin. Onu görseniz sizler de beklersiniz ey adamlar ve kadınlar! Onu bilip de onu beklememek kimse için mümkün değildir, onda onu bilir bilmez bilene kendisini bekletecek muhteşem bir kudret vardır. Sen hiç onu bekledin mi? Beklemenin en güzel çeşididir onu beklemek.
Mantar mantar çoğalan garson birden üşüşüyor adamın tepesine yırtıcı leşçil bulutlar gibi üşüşüyor. Her yanını kuşatan adamlar ve kadınlar üşüşüyor adamın tepesine. Adam git gide kayboluyor bir nakış gibi işlendiği sandalyede, küçülüyor küçülüyor küçülüyor, ikiye dörde ona katlanıp ufalıyor, avuç avuç küçülüyor adam, tepesinde yırtıcılar çığlık çığlığa haykırıyor, adam küçülüyor, küçülüyor.
Seni bekliyordum. O gelecek dedim, bir bir anlattım. Dinlemediler. Senin adın geçince utanmalıydı kelimeler gereksizliklerinden, onlar da utanmadılar benim sensizlikten utanmadığım gibi. Çünkü ben suç işledim mi kibirli bir suçlu olurum pişman olmam suçumdan, yani bu kadar çok sensizlik. Bu kadar çok sensizlikle toplumun geri kalanını alenen hiçe saymanın cezası Yalnızca Kendisi Kendini Hatırlattığında Hatırlananlar Cumhuriyeti Anayasası’nda bellidir. Evet dedim, bellidir. Bu kadar çok sensizliğin cezasını ödüyorum ben bu kadar çok sensiz insanların arasında. Sen, nasıl da biliyorsun; acı ancak bir şiire tamamlandığı zaman güzeldir bunu nasıl da biliyorsun! Sen acım, sen şiirim, sen benim en yalın halimsin, sensiz ben, uykusunu yatağının altına düşürmüş korkak bir çocuk kadar çaresizim gecelerde, günlerde.
Adam, taşların üstünde, tepesinde dönüp duran leşçil bulutlar, boylu boyunca…

─Ah neredesiniz çocuklar? Ne olur yine gösterseniz bana onu ne olur!


Kasım, 2013

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

İletişim

Ad

E-posta *

Mesaj *