dünyanın
bütün ölü doğmuş prenseslerine
I
Dışarıya çıktım. Dışarıya çıkmayı çok
seviyorum çünkü dışarıda dışarısı var, orada dolaşırım ben. İçeride de
dolaşırım ama içeride yokuş yok, içeride iki yanı sarı yeşil yabani otlarla
sarılmış yol yok, akşamüstü güneşinde uçuşan mini mini kara kara böcekler
sinekler yok, bir tekinin altı enlemesine yarılmış terliklerim yok, ciğerlerime
doldurduğum sıcak hava yok, uzaklardan gelen köpek havlamaları, insanın
omuzlarından bir karış yukarıda uçuşan yaz akşamüstleri kuşları yok, yok; bunların
hepsi dışarıda.
Bir yokuşu iniyorum yine. Bu öyle bir
yokuş ki insanı hep iyiye ve güzele götürüyor, hani gitmek isteyen için çocukluğunda
her şeyler aldığı bakkala kadar götürüyor insanı bu yokuş; ama ben oraya gitmiyorum,
ben bir yere gitmiyorum bu yokuşta öylece dolaşıyorum sadece. Bu yokuşun iki
yanı yabani otlarca kuşatılmış, boyum boyum yabani otlar iki taraftan bayıltıcı
bir koku salıyor bu yokuşa; bir an önce hızlı hızlı git nereye gideceksen bak
ta çocukluğunun bakkalına kadar bile gitmek istersen gidebilirsin bu yokuştan
ama bu yokuşta oyalanma dolaşma bu yokuşta diyen bayıltıcı bir koku salınıyor
yabani otlardan; ama ben bir yere gitmiyorum. Çünkü ben bir yere gitmemek üzere
geldim bu yokuşta durdum.
Sağ taraftan sağ taraftan güneş
alçalıyor, hani hatırlayan için insanın çocukluğunda iki gözlerini iyice iyice
kısarak bakmaya çalıştığı bir güneş bu; hani bir çocuğun en çocuk olduğu
zamanlardan bir zamandır bu iki gözlerini iyice kısarak güneşe bakmaya çalışmak,
işte böyle en çocuk zamanları hatırlatarak git diyen, nereye gideceksen bu
yokuştan bir an önce git diyen bir güneş bu.
Yabani otların üstlerinden kayıp gelerek
yokuşa yokuşa dökülen güneş ışınlarında bin bir çeşit, hayır, bir çeşit bin bir
adet kara kara böcekçikler gelip gelip çocukluğumun sarı penyesine konuyor.
Üstüm başım kara kara böceklerle doluyor. Ben bu yokuşta dolaştıkça dolaştıkça
ağızlarıma burunlarıma uçuşup doluşuyorlar.
Bu yokuşta dolaşıyorum bir vakit, bu
yokuşu seviyorum diyorum, ölene dek bu yokuşta dolaşmalıyım.
II
Senle bir yokuşta karşılaştık. Ben
birinin yanında oturuyordum, sonra sen gelip benim yanıma oturdun, sonra bir
başkası gelip senin yanına oturdu; böyle yan yana oturup bir yokuşta, bir
masanın başında yasyamuk bir halka olduk. Yokuşumuza yeni katılanlar
kendilerini tanıtıyordu, sen de kendini tanıttın. Söylediklerinin hiçbiri
aklımda kalmadı. İsmini ezberleyebildim sadece. Neyse ki yanımda oturduğun için
isminle seslenmek zorunda kalmıyordum sana. Birine ismiyle seslenmek zorunda
kalmayacak kadar yakın olmak! Çok eski çağlarda unutulmuş bir mutluluk
büyüsüydü bu.
Sen tabii ki çok güzeldin. Sen tabii ki
çok güzel olunca ben tabii ki sana karşı hayli çekingen, tutuktum. Neyse ki
yanımda oturuyordun, karşımda oturuyor olsan başımı yerden hiç kaldıramaz,
sonuna kadar dönüp dönüp yeniden parmaklarımla parmaklarımı sayardım sessizce.
Sanki yorucu bir işi henüz bitirmişim gibi durmaksızın bir o elimin bir bu
elimin bileklerini sıvazlardım. Belki o an için şanslıysam kazağımdan bir ip, bir
püskül sarkmış olurdu onla oynardım. Kafamı kaldırıp da sana bakamazdım çünkü
sen baştan ayağa bir başyapıttın. Bense acemilik dönemi eserlerine benziyordum.
Yani ben dergilerde bırakılmış, kitaplara alınmamış hatta bitirilmeye tenezzül
bile edilmemiş müsvedde kâğıtken sen sanatçının en bilinen eseriydin; üstelik
ününden bağımsız olarak en güzel de eseriydin ve üstelik yanımda oturuyordun.
İsminle seslenmeme gerek yoktu. Sanki sanatçı kendi gelişimini görmek
istercesine yan yana koymuştu da bizi, karşılara geçmiş bir sana bakıp
gururlanıyor, bir bana bakıp sevecen gülümsüyordu. Karşılara baktım, sarı yeşil
yabani otlar kendi saldıkları kokudan kendileri sarhoş olmuş gibi bir sağa bir sola
usul usul sallanıyorlardı. Ben de usul usul sallanmaya başladım çünkü sana
isminle seslenmek zorunda kalmayacak kadar yakındım.
Yine bir şeyler konuşulmaya başlandı.
Zaten hiç durmadan yeni bir şeyler konuşulmaya başlanıyordu. Seviyordum bunu, eğer
tek başıma değilsem; eğer yanımda senli başka birileri varsa yeni bir şeyler
konuşulmaya başlansındı. Sessizlik olsa sen bana dönüp bana bakıp beni
görebilirdin, kendini yanıma layık görmeyerek kalkıp birkaç kimse öteye geçebilirdin.
Daha kötüsü masanın etrafından dolanıp karşımda bir yere geçerdin belki. O
zaman dua edeydim de kazağımdan bir ip bir püskül sarkmış olsundu. Ama en
kötüsü de bana dönüp bana bakıp beni gördüğün hâlde hiç yerinden kımıldamayıp,
beni şöyle tepeden tırnağa süzerek hâline şükreder hareketler yapman olurdu.
Tutup, sanatçıyla bir olup, bir şuna bak bir de sana bak, bak nereden nereye
geldi işte benim sanatkârlığım demesini onaylar kahkahalar atman olurdu. Ama
çok şükür yeni bir şeyler hiç bitmiyordu, herkes anlatıyor, anlatıyordu. Sen
sürekli anlatan kişiye bakıyordun ve anlatan kişi diğer uçtaydı. Ben böylece
başımı kaldırıp karşılara bakabilirdim. Başımı kaldırıp karşılara bakıyordum,
karşılarda iki pencere, bir kocaman yeşil yapraklı kocaman saksı bitkisi ve
birkaç mobilya vardı. Gözlerimi biraz sağa çevirince üçüncü pencerenin hemen
önünde kocaman bir saksıda kocaman bir çiçek ve yine çiçekler duruyordu.
Gözlerimi biraz daha sağa çevirince birkaç daha mobilya görüyordum ve iyice
sağa bakınca sen vardın. İyice sağa bakamıyordum.
Karşılarda karşılarda güneş vardı,
güneşin altında deniz duruyordu. Belki zorlasan bu sarı yeşil akşamüstü yokuşu
sahile denize filan çıkabilirdi. Ben bir yerlere çıkmak derdinde değildim, ben
bu yokuşu seviyordum. Karşılara karşılara bakıyordum, ben böylece soldan sağa
sağdan sola bir deniz feneri gibi karşıları denetlerken bana seslendiler. Kim
ne diye seslenmişti şimdi? Onlar bana seslenince onların hepsi bana baktı tabii,
sen de bana baktın. Herkes bana bakıyordu. Ne vardı beni bir yeni yetmelik
ürünü deyip buruşturup atsaydı! Şimdi herkes bana bakıyordu. Bir cevap,
söylediklerine karşılık yeni bir şeyler… Dizimi yavaşça kaldırarak masanın
yüksekliğini hesapladım. Konuşmaya başlamadan önce her ihtimale karşı çıkışları
kontrol etmeliydim. Konuşmaya başlamadan önce kısaca herkesin yüzünde gezdirdim
fenerimin ışığını. Sana bakınca iyice parladım, yıldız kesildim. Dünyanın ta
arkasındaki bir denizci bile ışığımla hiç kaybolmadan dünyanın öbür tarafındaki
evine varabilirdi. Çünkü gülüyordun, ben ömrümde böyle gülmek görmedim. Öylece
durup sana bakmak istedim hemen tutup çevirdiler ışığımı, cevap istediler,
üstelediler. Onlar tutup ışığımı çevirince birdenbire karardı her yer. Kör
oldum sandım. Işık kör olur mu? Gözlerim kör oldu. Çocukluğum geldi aklıma.
Sokakta durup güneşi seyrederdim, tekrar oyuna döndüğümde bir süre topun kimde
olduğunu anlayamadan sağa sola koşardım. Yine öyle oldu. Masada oturduğum
yerden sağa sola koştum. Onlar sürekli bağırıyordu: “Buraya! Buraya!” Yokuşta olduğum
yerde kaldım. Birkaç saniye sonra gözlerim tekrar görür oldu. Baktım herkes
karşımdaydı. Bir sen, isminle seslenmek zorunda olmadığım kadar yanımdaydın.
Onlar bağırıyordu. Anladım ki az önce baktığım güneş gözlerimi kör etmişti.
Deniz feneri de kör olur mu hiç? Kapattım gözlerimi. Masanın altını elimle
yokladım. Çıkışları göremiyordum artık. Yarı kör yarı baygın, evet, dedim,
benim tarafımdan bakarsak (göremeyiz çünkü ben kör oldum) her şey çok güzel
(çünkü ben ömrümde böyle gülmek görmedim), ağır ağır ilerliyoruz ve aynı yolda
devam etmeliyiz (çünkü ben kör oldum çıkışları göremiyorum), dedim, bu uzun bir
yolculuk olacak, ne kadar güzel bir yere gittiğimizi göremeyenler (ne oldu siz
de mi kör oldunuz yoksa) başlangıç noktamızı ve şimdi geldiğimiz noktayı
karşılaştırsın (çünkü bir sanatçı böyle yapar yani ilk eserini eğer yırtıp
atmamışsa ve bir de son eserini yan yana koyup karşılarına geçer işte der
başlangıç noktam ve şimdi geldiğim nokta işte der şu kadar zamanda bu kadar yol
almışım aferin bana der), ben derim ki yeni katılan arkadaşlar da bu yokuşu
sevmişlerse hep birlikte yokuşun dibine doğru ilerlemeye devam etmeliyiz (çünkü
onlarda insan baktığı zaman insanın gözünü kör edecekten daha güçlü bir ışık
yanıyor, onlara ışık baksa onlar ışığı bile kör eder), dedim. Sen yine güldün.
Ben hâlâ yarı kördüm, hurdaya çıkmış otomobilin bozuk farları gibi bir parlayıp
bir sönüyordu gözlerim.
Masadan kalkıp yokuşu yürümeye devam
ettik.
III
Yokuşta bu sefer karşılıklı oturuyorduk.
Diğer herkes de yine vardı. Böyle aynı otların aynı kokusunda karşılıklı
oturuyorduk senle ve ben arada başımı kaldırıp yüzüne bakabiliyordum. Güneş hep
aynı yerindeydi ne zaman gelsem bu yokuşa bu yokuştaki her şey yerli
yerindeydi. Karşılıklı oturuyorduk. Kulaklarında gülkurusu küpeler vardı. İki
kulaklarında iki küpeler vardı. Bu toplamda iki ederdi. Ama kulaklarını da
sayarsak dört. Bir de burnun: beş. Burnun küçücüktü. Saçlarını da saysak
diyelim, sayamayız. Çok saçın vardı, dağıtsan dünyanın bütün kadınlarına
yetecek kadar çok saçın vardı. Kazağın gülkurusu rengindeydi, kazağının bittiği
yerlerde bembeyaz ellerin vardı. Kazağının bittiği yerde öylesine kendi hâlinde
ve öylesine güzel duruyordu ki ellerin; acaba dedim ellerin ellerin olmadan
önce bir müddet sokak çocukluğu da yapmışlar mıdır? Sonra, ağzın vardı, bu
ağızla neler neler yapılmazdı? Bu ağız gülmeye yarardı, acaba nelere en çok
gülüyordun? Bu ağız konuşmaya yarardı, kimlere neler söyledin bugüne kadar?
Şarkılar mırıldanır mıydın tek başına yürürken, sinirlenince küfreder miydin?
Bu ağız öpmeye de yarardı elbet. Gözlerin vardı koyu koyu bakarlardı. Gözlerin
vardı ve koyu koyu bana bakıyorlardı. Diğer herkes bir şeyler söyleşiyordu. Sen
de bir şeyler söylüyordun bana. Ben de sana bir şeyler söylüyordum. Sen bir
şeyler söyledikçe ve ben bir şeyler söyledikçe sen gülüyordun. Sen güldük sıra
yanakların gamze gamze gamzeleniyordu. Ah diyordum sen gülerken, şimdi
ölüversem de beni yanaklarındaki bir çukura gömseler.
Bir gülüşün vardı ben ömrümde böyle
gülmek görmedim. Bir burnun vardı ki ufacık, güldüğün zaman burnunu kucaklayıp
bebek diye beşiğine yatırmak geçiyordu içimden. Kim sana hangi sebeple ne
diyordu bilmiyordum; ama ben sana bu sebeple gül diyordum içimden. Gül. Çünkü
gülmek sana gülün toprağa yakıştığı gibi yakışıyordu. Çünkü iki kulaklarında
iki küpeler vardı. Üstelik kazağın vardı ve gülkurusuydu.
IV
Bugün de dışarıya çıktım. Bu dışarıya
çıkmaklar iyice iyice alışkanlık oldu artık. Çünkü ne zaman dışarıya çıksam
sarı yeşil otların kuşattığı yokuşu yerli yerinde buluyorum. Üzerinde güneşin
hep aynı durduğu bu günkurusu yokuşta dolaşıyorum da dolaşıyorum. Uzaktaki
denizin çağlayan uğultusu, tüm yokuşa yayılan bayıltıcı koku, kara kara
böcekler, sarı çocukluk penyem, seni aramak, seni aramak… Seni aradım bütün
yokuş boyunca.
V
Ellerim cebimde, sallana sallana bir
yokuşu iniyorum. Bu yokuşun her yanını kuru kuru otlardan fışkıran baygın
kokular sarmış. Yan taraflardaki denizin tepesinde bir akşamüstü güneşi ha
babam bulandırıyor bu yokuşu, ışınlarını kara kara böceklerin üzerlerine dal
budak gibi uzatıyor. Sıcaktan sarı penyeleri sararıyor çocukların, ellerim
cebimde yürüyorum, ha düştüm, ha düşeceğim.
Bir yokuşu yürüyerek anlayamazsın elbet;
ama bir yokuş anlatır bütün hikâyesini üzerinde yürüyenlere: Önce ellerini
cebine sok der, sen yorgunluktan yahut sallanmasınlar dengeni bozmasınlar diye
cebine soktun zannedersin, sonra başlar kuru kuru otlar sallanmaya, güneş kara
kara böcekleri başlar bulandırmaya, kara kara böcekler sarı penyelere üşüşmeye
başlar, baygın bir koku denizle karışır, bunların hepsi bir hikâyedir; ama
yokuş der ki çabuk defol buradan!
Ellerim cebimde, bir yokuşu iniyorum. Bazı
çocukluk hatıralarıma götürüyor beni bu yokuş. İnsan dokuz yaşında neler görür?
Ben dokuz yaşımdayken bir martı görmüştüm, yerde, kanıyordu. Yarasını kuru
yapraklarla sarmaya çalışırken parmağımı ısırdı jilet kesiği gibi değil
testereyle parçalanmış gibi parçalandı parmağım ben parmağımı tutarken bir kedi
martıyı kaptı sokağın arkasındaki mandalina bahçesine kaçırdı. İşte ben
böylece, ellerim cebimde, yaralı bir martıyı düşünüyorum; çünkü hikâyede bir de
kedi var. Bütün kedilerin öncül görevi çocukların kuşlarını çalmaktır,
arkasından miyavlamak gelir. Bütün yokuşların derdi günü hatıraları
yaşatmaktır, eğimli olmak sonra gelir.
VI
Bugün kutlu yokuşumuzun doğumunu
kutladık. İyi ki doğmuş benim güzel yokuşçuğum, daha da çok yaşasın! Fakat sen
neden bana arkanı döndün? Neden yanlarımdan kalkıp karşılarıma karşılarıma
geçtin? Karşılarda daha mı baygın baygın kokuyordu sarı yeşil otlar? Bu yokuşun
her yanı baygın, her yanında güneşin şeffaf ışığında kara kara böcekler uçuşur,
sen bilmiyor musun?
Sana o kadar küskünüm ki; yani bu kadar
küskünlükle bir martıyı sınamaya kalksan dayanamaz, kanadı kırılır düşüverir
oracıkta. Neden yanımdan kalkıp karşılarıma geçtin? Üstelik yakmayacağını defalarca anlatmıştım,
tentürdiyot gibi acıtmaz bu demiştim yarasına elimdeki meyve suyunu dökerken.
Yalan da değildi; yakmazdı! Tuttu parmağımı ısırdı. Bir jilet gibi değil bir
testere gibi ısırdı parmağımı. Sana o kadar küskünüm ki; bütün çocukluk
hüsranlarım bir bir hatrıma geliyor şimdi. Bütün çocukluk hüsranlarıma seni
katıp karıştırmak için geliyorum kutlu yokuşa, böylece seni de asla unutmam
bütün çocukluk hüsranlarım gibi.
VII
Bugün üç defa burnum kanadı. Sabah öğle
akşam ya da birer saat arayla ya da diğer başka belli aralıklarla kanamadı,
belirsiz düzensiz aralıklarla üç defa kanadı. Nicedir kanamıyordu, bugün üç
defa kanadı. Dün hiç kanamamıştı mesela. Demek bugün dünden üç fazla kanadı.
Hiç üç daha üç ediyor. Ama bugün dünün üç katı kanadı diyemeyiz. Hiçin üç katı
olmaz çünkü. Hiçin hiç katı olur sadece. Nasıl olur da var olan yok olanın
fazlası olurken katı olamaz? Olamaz işte, böyle söylüyor matematikçiler.
Onların her söylediğine de kulak asılmaz o ayrı. Matematiğe kalsa benim seni
bulmam altı milyarda bir ihtimal ama buldum işte. Sorsan bir de üstüne senin
beni bulman için neredeyse imkânsızdır diyecekler, desinler bakalım, şimdilik
onlar ne isterlerse desinler. Şimdilik sen de yanlarımdan yanlarımdan kalkıp
karşılarıma geçebilirsin, geç bakalım. Şimdilik herkes her şeyi yapabilir.
Şimdilik kurtarıyor bizi şimdilik. Şimdilik kutlu yokuşumuzda dört yana salınmaya
izinliyiz nasılsa.
VIII
Haziran akşamüstlerinde, kuru otların
kokusunda bir yokuşu inmek gibiydi seni düşünmek. Hayalinden bir kadın yontmak
kendime; o kadından birkaç vazo kap kacak oymak şöyle işlemeli bir sandık bir
sevgili dolunay; salyangozun düşü bir kabuk, uykudaki çocukları kabuğunda
saklayan bir düş gibi düşünmek seni, saçlarını; saçlarını yatak yapıp uyumak
senli rüyalara; bütün bunlara bütün bunlara bir yokuşu inerken sahip olurum,
bir yokuşun bittiği yere bırakırım bütün bunları. Bir yokuşun dibindeyim gel
beni topla bir yokuşun dibinden.
Ne zaman bir yokuşu insem seni
düşünürüm, bir yokuşun seni anlatmaktan başka mahareti yoktur çünkü; sırf seni
düşünmek için yaratılmıştır bir yokuş.
Eşyalarımı toplayıp kutlu yokuşa taşınıyorum.
Mayıs, 2013
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder