İşte yine aynı
şeyi yaptım. Çalışmam gereken kâğıtları bırakıp, bir boş kâğıdın tepesine
tünedim. Nasıl etmeli de başa çıkmalı bilmem, yemek yemesine bile müsaade
etmiyor insanın; o kadar ki bencil bir meret. Tümden yemeden kesilmiyorum da
saatini erteliyorum bazen, yoksa o laf mübalağa. Hem, yemeğin ne işi var şimdi
burada, sanki sofradan kalkmış gelmiş gibi? Kâğıtlardan kalktım, sonra yine
başka bir kâğıdın başına. İlk kısım pek önemli değildir bu kâğıt mevzusunda ama
ikinci bahsettiğim kâğıt parçası, yani bir parça kâğıt önemlidir.
Temmuz ağustos
sıcaklarında kazakla sokağa çıkmak gibi tıpkı yazmak isteği de. Kazağın
kolları, koltukaltları, boğazı her bir yeri vücuduna dalarken bir an önce
çıkarayım üzerimden diyorsun; bir acele alıyor, koşmaya başladığında daha da
fena batıyor yün kazak vücuduna, terliyorsun. Yün kazağın içine atlet fanila
giymeni tembihleyen annen tabii bu durumda biraz gururlanıyor içten içe. Bacakların
titreyerek evleri, dükkânları, ağaçları geçiyorsun da bir türlü kendi evini
bulamıyorsun. Etrafında sucular, şerbetçiler, dondurmacılar seyyar arabalarıyla
ve çıngıraklarıyla ve düdükleriyle, bakıp gülüşüyorlar. Verin bir bardak içeyim,
bir külah verin de serinleyeyim diyorsun; ama yok. Önce sırtındaki şu kazağı bir
çıkar hele, diyorlar, kazağını çıkarmadan serinleyemezsin diyorlar, ağır
gelmiyor mu bu sıcakta? Ağır geliyor.
Yazmak
istiyorum. Kazağımdan kurtulmak istiyorum, ağır geliyor. Herkes kısa kollu
penyelerle dolaşırken benim yün giymem ağırıma gidiyor. Kısa kollu penyelerle
dolaşanları, benim gibi yün yumak içinde kalanları, iyice kabanlara sarınanları
ve çırılçıplak yaşayanları, hepsini yazmak istiyorum. Mahallede haylazlık yapan
çocuğu ense kökünden yakalayıp:
–Yaramazlık
yapma bakayım, anneni babanı üzme, diyesim geliyor.
Sokakta
yürürken beğendiğim kadının havai tavırlarına:
–Seni öyle
severim ki bir daha kendine gelemezsin, demek istiyorum.
Tentenin
altında oturan esnafı, bulvardaki çiçekleri sulayan işçiyi, yeri gelirse
masamın üstünde tura duran madenî parayı bile yazacağım. Benim işim değil, ben
tesisatçı mıyım, demeyeceğim; iki parça plastik borunun birbirine nasıl
geçtiğini yazacağım. O iki parça plastik boruyu umursamazsak ne anlamı kalır
birbirlerine böyle güzel geçmelerinin? Tek parçaymış gibi duruyorlar, üstelik
aralarından su bile geçirmeyerek. Yani asıl görevlerini yaparken içine bir de
nizam katıyorlar, ne güzel! Gece uyanınca ışığı yakıp saatin nasıl işlediğini
seyrederim bir zaman, aha burada anlatıyorum, siz de dinleyiniz; anlatılıp
dinlenmezse ne önemi kalır o saatin herkes uykudayken işlemesinin? Kimin ne
yaptığını, neyin ne olduğunu herkes fark edecek, ne mutlu eder insanı; ne üzer
herkes bilecek. Aman bana ne, adam sen de, hadi oradan canım denmeyecek; bundan
sonra kanundur! Ancak böyle çekebilirim sizi de aşağıya.
Bundan sonra
herkes Yalnızca Kendisi Kendini Hatırlattığında Hatırlananlar Cumhuriyeti
Anayasası’na uyacak! Size konuştuğuma göre elbet siz de mesulsünüz. İşte
burada, uymazsanız karışmam. Yapabileceğim bir şey yok, ben de emir kuluyum
sonuçta. Evet, ben kalem, kendi adıma konuşuyorum. Emir kuluyum diyorum size;
ne kadar tanıdık ne kadar ahbabım da olsanız elimden bir şey gelmez. Yaz derler
ben yazarım. Yasalara uymayanlar için ağır cezalar var deniyor: Her kim ihlâl
ederse; derhâl bir hikâye oluşturulacak, hikâyede inşa edilecek dipsiz bir
zindana kişinin ismi yazılarak ilelebet burada kalması sağlanacak. Ben kalem,
uyarması benden!
Hayır, hikâyecilik
değil mesele. Öykülemek, hikâye etmek… Hikâyeyi bir şekilde yazarız, ben birkaç
kişi toplarım, siz de iki ucundan tuttunuz muydu, tamamdır. Hikâyecilik
beklesin, şimdi derdim başka. Diyorum ki; bu da benim çırpınışımdır. Siz nasıl
ki fark edilmek için hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi yapıyorsanız ben de
inadına tersini yapıyorum; fakat ne beter bir bataklıkmış ki bu çırpındıkça
dibe çöküyorum. Fakat bu bataklığı ne kadar aç bırakmışsınız ki dibe çöktükçe
kimseye rastlamıyorum, hepiniz mi kurtardınız kendinizi?
Yazmak
istiyorum, yazmam da gerek. Bazıları, diğerlerinin var olma çırpınışlarına
kahkaha atarken, aslında bu kahkahaların da kendi çırpınışları olduğunu fark
etmiyorlar. Bazıları, insanların kendini gösterme çabalarını yere çalan laflar
söylerken; kendilerinin de kendilerini ancak bu laflarla gösterebildiğini
unutuyorlar.
Bazıları,
yazmazsam ölürüm gibi laflar ediyor; tuhaf. Aynı temmuz ağustos sıcağında,
dudaklarından yanaklarına boynuna taşırırcasına su içip sonra da “İçmeseydim
çatlayacaktım.” demek gibi bir şey. İçmişsin suyunu, şükret, daha ne ters
olasılıklar üzerine konuşuyorsun? İçmeseydin madem, çatlasaydın, biz de
görseydik. Yazmasaydım ölürdüm. Yazmasaydın madem, ölseydin. Biz de görseydik. O
zaman kimse arkandan “Ah zavallı, yazmadı, nasıl da eridi soldu, üç güne
gitti.” demez, değil mi? Öyle tabii. Bunu ancak kendin söylersin, söylemen için
de hayatta kalman gerek. Seni anlıyorum. Ölecek kadar depreşiyorsan yazmak için
zaten böyle bir laf etmezsin; bu çırpınış ölümden öte bir şeydir, bilirsin.
─Hadi oradan!
Kaç kere öldün?
Ah ölüm! Senin
de içini boşalttılar. Sevmek gibi, özlemek gibi, vefa gibi, alçaklık gibi,
efendilik gibi; yani eskiye ait ne varsa eskide kaldığı gibi ölümün ağırlığı da
sindirildi, ölüm öldürüldü. Anlam öldürüldü. Artık herkes alçak, herkes efendi,
herkes insan! Çaylara batırılan bisküviler gibi artık sevmeler, çayda
beklettiğin sevda; muhabbet arasında unutulup gidiyor. Çay bisküvide tırmanıp
eline kadar ulaşıp ve sen fark edince, sadece ufalanan parçası kalıyor geriye.
İnce belli bardağı kavrayıp şöyle bir bakıyorsun dibine; keşke sohbete biraz
ara verip bisküvimi yeseydim, hay komşunun yeni koltuklarına da, hay dün akşam
kaybedilen maça da, diyorsun. Nafile. Herkes her gün başkaları için ölüyor
artık, yüzlerce kez.
Hepimizin,
sevmediklerimize gösterdiğimiz başka yüzlerimiz var fakat hiçbirimiz ikiyüzlü
değiliz. Hepimizin, kimseye göstermediğimiz bir yüzümüz var, o yüzü takınıp
aynanın karşısına dahi geçemiyoruz. Kimi tutsan yalandan nefret ediyor; ama
herkes yalancı: Yalandan nefret ettikleri hâlde yalandan seviyorlar. Kime
sorsan kuş seslerini seviyor, kime sorsan insanları sevmek için çok insanî
sebepleri var. Sevgilerimiz bu denli büyük ve geniş olunca acılarımız da
nasibini alıyor bu evreni kaplayan aşkın yüzölçümünden. Güneş her gün bizim için doğuyor, yıldızlar
her gece bizim için parlıyor, ne için? Kendimizi özel hissedelim diye, onlara
anlamlar yükleyelim diye, bir bakıma çıkar ilişkisi. Yıldızlara anlamlar
yüklediğimizi görenler durur mu? Çiçekler koşarak geliyor yanımıza, en güzel
şarkılar, en vurucu filmler de birer anlam talep ediyorlar, hemen veriyoruz
istediklerini ki karanlık zamanlardaki acımız işte o kadar büyük olsun. Her
lafta sevmenin kurallarını koyuyoruz, her lafta biz öyle değil işte şöyle
seviyoruz fakat her sevişmede aşk öğretiyor bize büyük lokma yiyip büyük laf
etmemeyi, bunu da aşk çekip gittikten sonra masaya bıraktığı nottan okuyoruz.
Ah şu güz rüzgârları!
Ah şu bulutlar, derin uğultu, kış geceleri! Sanki anlatmak babından en
beceriksizimiz bile sızısını atlatsın diye mi yaratılmışlar bilmem?
Yazmazsan
ölmezsin; ama yazarsan hayatta kalırsın. Ne ölüm ne doğum, hem ikisi birden hem
apayrı… Yazmak, daha farklı doğabilmek için kendini öldürmek gibi; yazmak benim
reenkarnasyonum. Benim hikâyem, Simurg’a ulaşabilmek için yolda ölmesi gereken
kuşların öldükten sonra son otuza kalan bencil yol arkadaşları tarafından
hatırlanmamaları kadar komik. Efsanelerde kahramanları kahraman yapanların illa
ki yenilmeleri gerektiği yetmiyormuş gibi bir de yerilmeleri ne büyük ayıp!
Prensesi bekleyen ejderhayla derdiniz ne? O, aşklarını yüceltmek için orada,
prensle savaşması da naylon bir kavga; prens hazretlerinin erkek gururunu
okşamak için. Yoksa koskoca canavar alt olur mu hiç?
Ben bir yemek
yiyeyim, daha yenileceğim, ne de olsa kahraman sizsiniz. Ne de olsa kral
sizsiniz; fakat üstünüzü giyininiz. Halkı kandıracağım derken
hastalanmayasınız, malum, yöremizde kışlar soğuk ve yağışlıdır.
Temmuz, 2011
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder