02 Ağustos, 2015

Baklava Desenli El Örgüsü

İşte yine aynı şeyi yaptım. Çalışmam gereken kâğıtları bırakıp, bir boş kâğıdın tepesine tünedim. Nasıl etmeli de başa çıkmalı bilmem, yemek yemesine bile müsaade etmiyor insanın; o kadar ki bencil bir meret. Tümden yemeden kesilmiyorum da saatini erteliyorum bazen, yoksa o laf mübalağa. Hem, yemeğin ne işi var şimdi burada, sanki sofradan kalkmış gelmiş gibi? Kâğıtlardan kalktım, sonra yine başka bir kâğıdın başına. İlk kısım pek önemli değildir bu kâğıt mevzusunda ama ikinci bahsettiğim kâğıt parçası, yani bir parça kâğıt önemlidir.
Temmuz ağustos sıcaklarında kazakla sokağa çıkmak gibi tıpkı yazmak isteği de. Kazağın kolları, koltukaltları, boğazı her bir yeri vücuduna dalarken bir an önce çıkarayım üzerimden diyorsun; bir acele alıyor, koşmaya başladığında daha da fena batıyor yün kazak vücuduna, terliyorsun. Yün kazağın içine atlet fanila giymeni tembihleyen annen tabii bu durumda biraz gururlanıyor içten içe. Bacakların titreyerek evleri, dükkânları, ağaçları geçiyorsun da bir türlü kendi evini bulamıyorsun. Etrafında sucular, şerbetçiler, dondurmacılar seyyar arabalarıyla ve çıngıraklarıyla ve düdükleriyle, bakıp gülüşüyorlar. Verin bir bardak içeyim, bir külah verin de serinleyeyim diyorsun; ama yok. Önce sırtındaki şu kazağı bir çıkar hele, diyorlar, kazağını çıkarmadan serinleyemezsin diyorlar, ağır gelmiyor mu bu sıcakta? Ağır geliyor.
Yazmak istiyorum. Kazağımdan kurtulmak istiyorum, ağır geliyor. Herkes kısa kollu penyelerle dolaşırken benim yün giymem ağırıma gidiyor. Kısa kollu penyelerle dolaşanları, benim gibi yün yumak içinde kalanları, iyice kabanlara sarınanları ve çırılçıplak yaşayanları, hepsini yazmak istiyorum. Mahallede haylazlık yapan çocuğu ense kökünden yakalayıp:
–Yaramazlık yapma bakayım, anneni babanı üzme, diyesim geliyor.
Sokakta yürürken beğendiğim kadının havai tavırlarına:
–Seni öyle severim ki bir daha kendine gelemezsin, demek istiyorum.
Tentenin altında oturan esnafı, bulvardaki çiçekleri sulayan işçiyi, yeri gelirse masamın üstünde tura duran madenî parayı bile yazacağım. Benim işim değil, ben tesisatçı mıyım, demeyeceğim; iki parça plastik borunun birbirine nasıl geçtiğini yazacağım. O iki parça plastik boruyu umursamazsak ne anlamı kalır birbirlerine böyle güzel geçmelerinin? Tek parçaymış gibi duruyorlar, üstelik aralarından su bile geçirmeyerek. Yani asıl görevlerini yaparken içine bir de nizam katıyorlar, ne güzel! Gece uyanınca ışığı yakıp saatin nasıl işlediğini seyrederim bir zaman, aha burada anlatıyorum, siz de dinleyiniz; anlatılıp dinlenmezse ne önemi kalır o saatin herkes uykudayken işlemesinin? Kimin ne yaptığını, neyin ne olduğunu herkes fark edecek, ne mutlu eder insanı; ne üzer herkes bilecek. Aman bana ne, adam sen de, hadi oradan canım denmeyecek; bundan sonra kanundur! Ancak böyle çekebilirim sizi de aşağıya.
Bundan sonra herkes Yalnızca Kendisi Kendini Hatırlattığında Hatırlananlar Cumhuriyeti Anayasası’na uyacak! Size konuştuğuma göre elbet siz de mesulsünüz. İşte burada, uymazsanız karışmam. Yapabileceğim bir şey yok, ben de emir kuluyum sonuçta. Evet, ben kalem, kendi adıma konuşuyorum. Emir kuluyum diyorum size; ne kadar tanıdık ne kadar ahbabım da olsanız elimden bir şey gelmez. Yaz derler ben yazarım. Yasalara uymayanlar için ağır cezalar var deniyor: Her kim ihlâl ederse; derhâl bir hikâye oluşturulacak, hikâyede inşa edilecek dipsiz bir zindana kişinin ismi yazılarak ilelebet burada kalması sağlanacak. Ben kalem, uyarması benden!
Hayır, hikâyecilik değil mesele. Öykülemek, hikâye etmek… Hikâyeyi bir şekilde yazarız, ben birkaç kişi toplarım, siz de iki ucundan tuttunuz muydu, tamamdır. Hikâyecilik beklesin, şimdi derdim başka. Diyorum ki; bu da benim çırpınışımdır. Siz nasıl ki fark edilmek için hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi yapıyorsanız ben de inadına tersini yapıyorum; fakat ne beter bir bataklıkmış ki bu çırpındıkça dibe çöküyorum. Fakat bu bataklığı ne kadar aç bırakmışsınız ki dibe çöktükçe kimseye rastlamıyorum, hepiniz mi kurtardınız kendinizi?
Yazmak istiyorum, yazmam da gerek. Bazıları, diğerlerinin var olma çırpınışlarına kahkaha atarken, aslında bu kahkahaların da kendi çırpınışları olduğunu fark etmiyorlar. Bazıları, insanların kendini gösterme çabalarını yere çalan laflar söylerken; kendilerinin de kendilerini ancak bu laflarla gösterebildiğini unutuyorlar.
Bazıları, yazmazsam ölürüm gibi laflar ediyor; tuhaf. Aynı temmuz ağustos sıcağında, dudaklarından yanaklarına boynuna taşırırcasına su içip sonra da “İçmeseydim çatlayacaktım.” demek gibi bir şey. İçmişsin suyunu, şükret, daha ne ters olasılıklar üzerine konuşuyorsun? İçmeseydin madem, çatlasaydın, biz de görseydik. Yazmasaydım ölürdüm. Yazmasaydın madem, ölseydin. Biz de görseydik. O zaman kimse arkandan “Ah zavallı, yazmadı, nasıl da eridi soldu, üç güne gitti.” demez, değil mi? Öyle tabii. Bunu ancak kendin söylersin, söylemen için de hayatta kalman gerek. Seni anlıyorum. Ölecek kadar depreşiyorsan yazmak için zaten böyle bir laf etmezsin; bu çırpınış ölümden öte bir şeydir, bilirsin.
─Hadi oradan! Kaç kere öldün?
Ah ölüm! Senin de içini boşalttılar. Sevmek gibi, özlemek gibi, vefa gibi, alçaklık gibi, efendilik gibi; yani eskiye ait ne varsa eskide kaldığı gibi ölümün ağırlığı da sindirildi, ölüm öldürüldü. Anlam öldürüldü. Artık herkes alçak, herkes efendi, herkes insan! Çaylara batırılan bisküviler gibi artık sevmeler, çayda beklettiğin sevda; muhabbet arasında unutulup gidiyor. Çay bisküvide tırmanıp eline kadar ulaşıp ve sen fark edince, sadece ufalanan parçası kalıyor geriye. İnce belli bardağı kavrayıp şöyle bir bakıyorsun dibine; keşke sohbete biraz ara verip bisküvimi yeseydim, hay komşunun yeni koltuklarına da, hay dün akşam kaybedilen maça da, diyorsun. Nafile. Herkes her gün başkaları için ölüyor artık, yüzlerce kez.
Hepimizin, sevmediklerimize gösterdiğimiz başka yüzlerimiz var fakat hiçbirimiz ikiyüzlü değiliz. Hepimizin, kimseye göstermediğimiz bir yüzümüz var, o yüzü takınıp aynanın karşısına dahi geçemiyoruz. Kimi tutsan yalandan nefret ediyor; ama herkes yalancı: Yalandan nefret ettikleri hâlde yalandan seviyorlar. Kime sorsan kuş seslerini seviyor, kime sorsan insanları sevmek için çok insanî sebepleri var. Sevgilerimiz bu denli büyük ve geniş olunca acılarımız da nasibini alıyor bu evreni kaplayan aşkın yüzölçümünden.  Güneş her gün bizim için doğuyor, yıldızlar her gece bizim için parlıyor, ne için? Kendimizi özel hissedelim diye, onlara anlamlar yükleyelim diye, bir bakıma çıkar ilişkisi. Yıldızlara anlamlar yüklediğimizi görenler durur mu? Çiçekler koşarak geliyor yanımıza, en güzel şarkılar, en vurucu filmler de birer anlam talep ediyorlar, hemen veriyoruz istediklerini ki karanlık zamanlardaki acımız işte o kadar büyük olsun. Her lafta sevmenin kurallarını koyuyoruz, her lafta biz öyle değil işte şöyle seviyoruz fakat her sevişmede aşk öğretiyor bize büyük lokma yiyip büyük laf etmemeyi, bunu da aşk çekip gittikten sonra masaya bıraktığı nottan okuyoruz.
Ah şu güz rüzgârları! Ah şu bulutlar, derin uğultu, kış geceleri! Sanki anlatmak babından en beceriksizimiz bile sızısını atlatsın diye mi yaratılmışlar bilmem?
Yazmazsan ölmezsin; ama yazarsan hayatta kalırsın. Ne ölüm ne doğum, hem ikisi birden hem apayrı… Yazmak, daha farklı doğabilmek için kendini öldürmek gibi; yazmak benim reenkarnasyonum. Benim hikâyem, Simurg’a ulaşabilmek için yolda ölmesi gereken kuşların öldükten sonra son otuza kalan bencil yol arkadaşları tarafından hatırlanmamaları kadar komik. Efsanelerde kahramanları kahraman yapanların illa ki yenilmeleri gerektiği yetmiyormuş gibi bir de yerilmeleri ne büyük ayıp! Prensesi bekleyen ejderhayla derdiniz ne? O, aşklarını yüceltmek için orada, prensle savaşması da naylon bir kavga; prens hazretlerinin erkek gururunu okşamak için. Yoksa koskoca canavar alt olur mu hiç?
Ben bir yemek yiyeyim, daha yenileceğim, ne de olsa kahraman sizsiniz. Ne de olsa kral sizsiniz; fakat üstünüzü giyininiz. Halkı kandıracağım derken hastalanmayasınız, malum, yöremizde kışlar soğuk ve yağışlıdır.


Temmuz, 2011

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

İletişim

Ad

E-posta *

Mesaj *